Saçında Göz İzi Var!

maxresdefault

Aziz Nesin sanıldığı gibi katı maddeci bir hayat yaşayan adam değildi. Onun öfkesinde de, ihtiras ve kaprislerinde de geleneksel Anadolu izleri bulmak her zaman mümkündür. Nesin’in eski karısı Meral Çelen’in anlattıkları oldukça dikkat çekici: ‘Aziz Bey şaşırtıcı biçimde kıskançtı. Bunu hiç anlayamadım. Türkiye’nin önemli entellektüellerinden birinin bunları düşünmesini açıklayamıyordum. Klasik bir adamla evlenmemiştim ki! Dünyaya ve insanlara bakışı daha farklı olacak sanıyordum. Ama bazı konularda fark olmadığını gördüm. Evlenmeden çiftlerin birbirini tanıması güçtür. Birlikte aynı evde yaşasalar dahi nikah defterine imza attıktan sonra çok şey değişiyor. Biz Aziz ile boşanıp yeniden evlenmeden önce beraberdik. Her şey öyle güzeldi ki, yeniden nikah yaptık ve eski Aziz geri geldi. İlk büyük olay saçlarımdan çıktı. Saçımı kendim keserdim. Bir gün saçlarımı çok kötü buldum. Aynı sokaktaki kuaföre gittim. Adam; ‘Hangi kuaför saçlarınızı bu hale getirdi?’ diye sordu. Kesti, düzeltti. Eve geldim. Aziz’in hoşuna gidecek sandım ama geldiğinde o kadar kızdı ki şaşırdım. Kaç lira verdiğimi sordu. ‘2,5 lira’ dedim. Bir saç kesimine bu kadar verilir mi diye benimle kavga etti. Haftalarca konuşmadı. Bir gün; ‘Yazıklar olsun, 2,5 lira için bize bunları yaşattın’ dedim. Verdiği cevap beni dondurdu: ‘Sorun para değildi ki, mesele senin saçına bir erkek eli değmesi!’

[Hüseyin Akın, Ateistler İçin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 153]

Büyük Devrim Balonu Menemen

untitled4

Menemen vak’asından az bir süre önce, Türkiye’deki rejim ve idare sistemindeki tek partili yönetimden dolayı dış ülkelerdeki ‘Diktatörlük’ yakıştırmalarını bertaraf etmek için Atatürk’ün emriyle yakın arkadaşı Fethi Bey’e kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, girdiği tüm belediye başkanlıkları seçimlerinde CHP’yi ezici bir üstünlükle yendi. Bu durum parti teşkilâtında şok etkisi yarattı. Bu sonuçlar en çok Atatürk’ü etkiledi. Çünkü bu senaryonun yazarı oydu ve sonuç tam da ‘kurduğu tuzağa düşmek’ deyimini hatırlatıyordu. Atatürk’ün isteği ile partinin başına geçen Fethi Bey, yine O’nun isteği üzerine liderliği bıraktı ve partiyi kapattı. Sıra en büyük cürüm sahibi olan halkı cezalandırmaya gelmiştir. Zaten Serbest Fırkanın kuruluş gerekçesi de halkın nabzını yoklamak, Kazım Karabekir’in kurduğu ve halkın müthiş iltifâtı ile CHP’yi derinden sarsan ve en nihayet İzmir Suikastı bahane edilerek kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan sonra ‘adam olup olmadığını’ kontrol etmek değil midir? Amaç gerçekleşmiş, halkın hâlâ adam olmadığı ortaya çıkmıştır. Ancak bir bahane lazımdır. Halkı uslandırmak ve ‘adam etmek’ için bir bahane. Aradığı bahaneyi iktidara verecek olan bir oyun tezgâhlanır. Oyunun sahnelendiği yer yediden yetmişe CHP’ye inat Serbest Fırka’yı destekleyen, belediye seçimlerinde Serbest Fırka adayını kazandıran ve Mustafa Kemal Paşa’nın adamlarını ‘yuhalayan’ Menemen’dir. Fakat bu oyunda kullanılacak bir piyona, bir figürana ihtiyaç vardır. O da bulunmuştur. Kendisini ‘MEHDİ’ olarak ilân eden Giritli Mehmet. İşte bu sözüm ona derviş piyon Mehmet, Manisa’nın Arpalan semtinden, çevrede ‘serseri’ ve ‘esrarkeş’ olarak bilinen biri. Onun esrarkeş olduğunu onu yargılayan Sıkı Yönetim Mahkemesi belgeliyor: ‘Giritli Mehmet’in emriyle köy civarındaki çamlıkta bir kulübe inşa ediliyor. Bu kulübede tam bir hafta esrar içilmek suretiyle zikre(!) devam eden sanıklar 1930 yılının Aralık ayının 23. Salı günü Menemen’e gitmek üzere yola çıkmayı kararlaştırıyorlar.’ ‘Sanıklar Menemen kenarına geldiklerinde zeytinlikte biraz durup dinlendikten ve burada Giritli Mehmet, avenesinin hepsine çifter çifter esrarlı sigara dağıtıp verdikten sonra hepsi dumanlı ve sarhoş kafalarla Menemen’e giriyorlar.’ O günkü mahkeme raporları ile de esrarkeş bir yarı kaçık olduğu sabit olan Giritli Mehmet’in cebinde kalan bir miktar esrar, olay günü makineli tüfekle taranıp öldürüldükten sonra üzerinde bulunup Sıkıyönetim Mahkemesinde suç delilleri arasındaki yerini alacaktır. Buna rağmen sâhibinin sesi Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin Giritli Mehmet’in ‘esrarkeş ve meczup’ olmadığını söylemesi, üstelik bir de ayyaş Mehmet’e ‘Derviş’ sıfatını uydurması yazılan senaryoda hangi kesimlere çamur atılacağını göstermesi açısından manidardır.

[Ahmet Anapalı, Yeni Dünya Dergisi, Mart 2014]

Oryantalistlerin Kıraatlara Duydukları İlgi

kabe-kapisi1

Batılı Oryantalistlerin, ilk dönem İslam Âlimleri’nin özellikle Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân ilimleriyle ilgili olan, tabakat kitapları, şaz kıraatlar, kıraat ve yazıyla ilgili eserlerini yayınlama noktasında, büyük bir gayret harcadıklarını görüyoruz. Hatta sadece bununla da yetinmeyerek, bu çalışmalarını ilk dönem dil, fıkıh, hadis ve doğu bilimlerinin değişik alanlarıyla ilgili olarak ara vermeden sürdürüyorlar. Bunların pek çoğunun bu gayretlerinde, büyük bir cehalet ve kinle, aydınlık bir Nûr olan ve ışığını Kurân’dan alarak bütün bir yer küredeki karanlık gözleri aydınlatan İslam’a karşı, eski dönemlerdeki Haçlı ruhunun, yeni bir yöntemle diriltilmesi hamlesinin ruhu sezilmektedir. Bu İslam ki, insanlar akın akın ona koşmuşlardır. Yeryüzü, onun sayesinde yepyeni bir düzene kavuşmuştur. Bunun karşısında günümüzde, her ne kadar aldatma, yalan ve iftiradan uzak oldukları görüntüsüyle, objektif bir ilmilik adı altında bu çalışmalar yapılsa da, oryantalistlerin asıl gayeleri apaçık bir şekilde ortadadır. Oryantalistlerin bu konularla ilgili yapmış oldukları bütün gayretleri, neticesiz ve beyhudedir. Şayet bu kimseler, yerin diplerine ya da semaların ötesine bir yol bulup da çıkacak olsalar bile, Cenab-ı Hakk’ın sevgili kulu ve peygamberine indirmiş olduğu Kurân-ı Kerîm’e, yakından uzaktan en küçük bir zarar veremeyeceklerdir. Şayet Ezher Üniversitesi, bu anlamdaki gayretlerinin bir kısmını bu konularla ilgili kitapların gerek aynen gerekse yeniden bir takım açıklayıcı ilaveler de yapmak suretiyle yayınlanması işine ayırsa, bütün bu aldatmaya çalışanların yollarını tamamen kesmiş olur. Bu da hiçbir zaman Allah’a göre zor olan bir iş değildir.

[Muhammed Zâhid el-Kevserî, Makâlât s. 101-114]

Muavvizeteyn’in İbn Mesûd Mushafında Olmaması

quran-teacher

İbn Mesûd’dan (ra) mütevatir olarak rivayet edilen kıraatlar, onun Kûfede’ki öğrencileri tarafından nakledilmiştir. Âsım bunları, Zir b. Hubeyş’ten naklen almıştır. Ebûbekir b. Ayyâş da Âsım’dan almıştır ki, bu rivayetlerin tevatür dereceleri tartışma getirmeyecek şekilde oldukça güçlüdür. Ve bu rivayetler de asla şaz kıraatlar yoktur. Her kim İbn Mesûd’un (ra) Mushafında Fatiha ve Muavvizetan sûrelerinin olmadığını veya onun Muavvizetân surelerini sildiğini bilerek iddia ederse, bu kimse yalancının tâ kendisidir. Şayet bilmeden böyle bir iddiada bulunursa, o zaman da şüphecinin tekidir. İbn Mesûd’dan talebelerinin mütevatir olarak rivayet ettikleri kıraata göre, Muavvizetân sûreleri onun kıratında mevcuttur. Aynı şekilde Fâtiha sûresi de mevcuttur. Zaten dünyanın doğusunda ve batısında, Müslümanların öteden beri okudukları her zamanki ve her tabakadaki kıraatları, Âsım’ın mütevatir olarak İbn Mesûd’dan aldığı kıraattır. O zaman âhad olan bir rivayet, mütevatir olan bir rivayeti nasıl ortadan kaldırabilir ki! Bir de İbn Mesûd’un zamanında büyük küçük herkes, gerek Fâtiha’yı, gerekse Muevvizeteyn’i, hem namazlarında hem de dua niyetiyle zaten ezbere rahatça okuyorlardı. İşte herkes tarafından rahatça ezbere bilinen bu surelerin, unutulma endişesi olmadığından, Mushaf’ına almamasına da bir engel yoktu. Ya da indirilen Kurân’ın bizzat kendisinden olmayan aşr işaretleri, sûre isimleri ve âyet sayıları gibi işaretleri, tamamen Kurân’dan uzaklaştırmak maksadıyla, bilindiği şekliyle surelerin kendilerini değil de surelerin isimlerini silmesinde aynı şekilde hiçbir engel yoktu. Zaten İbn Hazm, bu konuyla ilgili ileri geri konuşanlara, değişik eserlerinde oldukça doyurucu cevaplar sunmuştur.

[Muhammed Zâhid el-Kevserî, Makâlât s. 101-114]

Bilmediğinin Düşmanı: İlhan Arsel

1333286019-59d9edcedf4d40aae18f8c44bbf845b5

İlhan Arsel Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktorasını yaptıktan sonra 30 yıldan fazla bir süre boyunca üniversite öğretim üyeliklerinde bulunmuş, Ankara Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku dersleri vermiştir. İlhan Arsel 1976 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde ‘Fakülteden Ayrılırken’ başlıklı yazısında Şeyhü’l-İslam Ebussuud Efendi’nin bir fetvasından bahsedip alay eder. Hülle ile ilgili bir fetvadır bu. Malum, talak-i selase ile boşanan kadının kocasına dönmesi için başından nikah geçmesi elzemdir. Bu gibi durumlarda hülle için cimaa kadir olmayan bir pire nikahlanarak kazasız belasız atlatılması yönünde bir yorum yapılır. İşte bu yorum için İlhan Arsel ‘Pireyle böcekle nikah olur mu, cahil bunlar işte’ çıkarımı yapar ve Ebussuud için ‘Onu hiçbir vech ile büyük insan ya da ilim adamı saymak olanağı yoktur’ der. Orhan Şaik Gökyay, Hisar Dergisi’nde yazdığı ‘Bir Fetva da Bizden’ adlı makalede burada kastedilenin ‘yaşlı başlı, erkeklik vasfını kaybetmiş bir adam’ manasına gelen ‘pir’in ‘-e’ hali olduğunu izah eder. İlhan Arsel’in tamamını yazdığı hüküm okununca durum aşikâr olur zaten; meğerse ‘Cimâa kadir olmayan pir’e, yahut on yaşlarında olan oğlancığa hülle etse’ şeklindeki ifadenin önyargıların da etkisiyle Arsel tarafından yanlış okuma ve anlama kurbanı olduğu anlaşılmıştır.

[Hüseyin Akın, Ateistler İçin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 148]

Ulemanın Nesebi ve Oryantalizm

orientalism

Okurken metin kitaplarını ezberleyen, belli aralıklarla da onları tekrar eden ulema, her soruya metinden hareketle cevap verir, ibareleri ezbere okur, delilleri serdeder, kaynaklarını verirdi. Allâmelerin ders takriri gibi, şifahi cevapları da tam bir ilim ziyafeti şeklinde olurdu. İrili ufaklı on iki bin eser ezberlediğini söyleyen İmam Serahsi ‘Mebsut’ adlı otuz ciltlik eserini en ağır suçlardaan mahkum olan tutukluların atıldığı kuyuda mahkumken, yukarıda bekleyen talebelerine imla yoluyla yazdırmıştı. Serahsi, Hakîmuşşehid’in el-Kafi adlı eserinin şerhi olan Mebsut’u telif ederken yanında tek bir eser yoktu fakat yine de ayet ve hadisleri doğru yerde kullandı. Pek çok mevzuda Şafî mezhebinin görüşleri ile Hanefi fıkhını mukarene yaptı. Serahsi, Mebsut’la her biri ‘yürüyen kütüphane’ hükmünde olan ulemanın ne kadar derin ve zengin bir müktesebata sahip olduğunu da müşahhas bir örnekle göstermiştir.

Serahsi’nin bu kadar yüksek sayıda kitap okuduğunu söylemesi, bir metni bir defa okuyarak ezberlediğini gösterir. Nitekim bu hususta farklı âlimlerle alakalı pek çok nakiller yapılmaktadır. Enver Şah Keşmiri, Buharî şerhi Feyzu’l-Bari’yi kaleme alırken İbn Hacer el-Askalani’nin Fethu’l-Bari’si ile Aynî’nin Umdetü’l-Kari’si sanki gözü önünde açıkmış gibi onlardan nakiller yapardı. Talebeleri hocalarının ders takririni anlatırken ‘Sanki şerhler gözünün önüne serilmiş dilediğini alıyor, dilediğini bırakıyor gibiydi’ demektedir. Kevserî de Mısır’da bir makale telif ederken yıllar önce İstanbul’da okuduğu bir el yazma eseri kaynak olarak gösterir, ondan nakil yapardı. Bediüzzaman Said Nursi, üç yüz mucizeden oluşan Mucizat-ı Ahmediyye’yi yazarken yanında tek bir kitap yoktu. Revnakoğlu İstanbul ulemasının ‘hacet kapısı’ olarak gördüğü Ali Haydar Efendi’ye dair şöyle der: ‘Birisi geldiğinde mevzuya sanki kitaplar önünde açık gibi cevaplar, ibareleri kitaptan okur gibi naklederdi. Kim soru sorsa ezberden ibareyi söyler, izah ederdi.’ Bütün bunlar ulemanın makulat yanında menkulatta da ne kadar fevkalade olduklarını göstermektedir.

Yazdıkları eserler ve okuttukları derslerle İslam’ın eşya ve hadiseye hükmetmesinde en büyük paya sahip olan ulemanın muvaffakiyetinin arkasında erken yaşlarda Kuran-ı Kerim’in yanında bazı hadis mecmuaları ve belli metin kitaplarını ezberlemelerinin tesiri büyüktür. Neredeyse tek isnad noktası ‘Flaşbellek’ olan akademyadan bazı şahısların, Suyuti’nin dokuz yüz elli kitap yazdığını anlama zorluğu çekmelerinin arka planında onu var eden bu İslamî geleneğe yabancı olmaları vardır. Bir hadis hafızı menkulatla alakalı eser telif ederken sadece kitap açmadan kafa arşivindeki rivayetleri tertip etse her meselede çok rahat bir şekilde risale tedvin edebilir. Metin ezberleme geleneği, makulat alanında da telif çalışmalarını kolaylaştırmıştır. Allâme Fenari, 63 sayfadan oluşan ‘İsagoci Şerhi’nin başında ‘Bir kış günü sabah erken saatlerde başlayıp akşam ezanıyla birlikte bitirdim’ diyor. Fenari örneğinde de görüldüğü gibi ulema tek bir esere bakmadan ‘kurucu metin’ler yazabildi.

Ne var ki ‘besmelesiz’ kitaplar, abdestsiz Kuran’ı tutma fetbaları, hiçbir ilmi esasa dayanmadan hadis inkarcılığı, kitaplardaki bereketi yok etti. Fıkhî bir meseleyi yazarken rahatsızlığından dolayı on küsür defa abdest almak zorunda kalan, bunun için dışarıya çıkıp abdest alan âlimlerin yerini Kuran’a da abdestsiz dokunulabileceğini savunan şahıslar aldı. Bazıları ilgilendiği alanla alakalı sınırlı derecede bilgiye sahip olmayı kemâlât olarak gördü. Kelâmcıya ayet sorunca tefsirciye, tefsirciye hadis sorunca da hadisçiye git dedi. Sonra da bir tefsirci olarak anlamadığını söylediği alanda hükümler verdi, hadisleri inkâr etti. Adeta Peygamber (sas) 23 yılda dört yüz cümle kurdu dedi. Ağaç olmadan nasıl meyve olmuyorsa, Kuran ve Sünnet olmadan da, ne kelam ne fıkıh ne de tefsir olur. Allah Teala kitabında ‘Eğer beni seviyorsanız peygambere itaat ediniz’ buyuruyor. Kuran-ı Kerim’i anladığını zanneden her mealci, bu ayetin bir gereği olarak, hadis de fıkıh da okuması gerektiğini aksi halde Peygambere asi olanlar kadrosuna dahil olacağını anlar. İşte bu itaat davetinin lazımî anlamı ‘hadis okuyun’ demektir. Zira hadis okunmadan peygamber talimatları öğrenilmez. ‘Biz hadis inkâr etmiyoruz’ diyen meâlcilerin hangisi, nerede, kimden ne kadar hadis okudu da hadisin sahihini zayıfından ayırdıklarını iddia ediyor. Asgari düzeyde metin ve şerh kitaplarını okumayanlar her bir fıkhî meselenin ayet ve hadisle irtibatının olduğu gibi ilimlerin de birbiriyle irtibatı olduğunu göremedi. Bundan mahrum olanlar bütüncül okumalardan uzaklaşmış, fıkıh bilmeyen fakihler, tefsir bilmeyen tefsirciler ortaya çıkmıştır. Bu durum, akademyayı büyük hataların içine savurduğu gibi, İslam ilim geleneğinden de koparmıştır.

İslam ilim geleneğiyle olan irtibatı zayıflayan akademya oryantalist usullerle âlim değil; ancak ‘bilim adamı’ yetiştirebilmiştir. Müslüman âlimlerle, oryantalistlerin katılımıyla akdedilen bir sempozyumu izleyen bir başka oryantalist, merhum Ferit Kam Hoca ile oryantalistlerin tebliğlerini izledikten sonra şöyle bir mukayese yapar: ‘Âlim bir mevzuyu bütün yönleriyle ve kavramlarıyla bilerek konuşur. Oryantalist ise, sadece önündeki notları bilen, onları esas alarak konuşan, ufku notlarının ufkunda mahbus olan adamdır. Bu durumu onlara soru sorduğunuzda daha canlı bir şekilde fark edebilirsiniz. Âlim, sanki önündeki kitaplardan nakiller yapan kişi gibi, ifadeyi ibaresi ve nükteleriyle de muhafaza ederek olduğu gibi nakleder. Bu, ona sürekli yeni telifler yapma imkânı sunar. Âlim karşılaştığı her soruna karşı kafa kütüphanesinden hareketle risale çapında cevaplar üretir. İslam ilim geleneğinde bazı âlimlerin onlarca cilt eser telif etmesi, bu husus dikkate alınarak anlaşılmalıdır. Ulemanın her ilmi belli bir düzeyde bilmesi, onları bir hususta eser telif ederken diğer hususlarda da istikameti korumaları, haddi aşmamaları noktasında muhafaza etmiştir. Ne var ki akademisyen tek bir konuda belli mevzular bildiğinden bir oryantalist iddiaya pekala teslim olabiliyor ya da değerlendirme sürecinde onun fikirlerini kabullenebiliyor. Eşref Ali Tanevi, bir oryantalistin İmam Gazzâlî ile alakalı şöyle bir ifadesini nakleder: ‘İslâm ümmeti içerisinde Gazzalî gibi bir âlimin olması bana göre İslâm’ın semavi bir din oluşunun delilidir. (Keşmirî, Feyzu’l-Bari, I, 14)

[Recep Yıldız, Hüküm Dergisi, Nisan 2014]

Ateistlerin İslâm Bilgisi

20140417-ateizm

Bir süredir kurulması için girişimlerin sürdüğü Türkiye’nin ilk Ateizm Derneği geçtiğimiz günlerde resmen kuruldu. Amaçları arasında; ateist ve dinsiz kişilerin bir araya gelip dayanışma kurmasını sağlamak, ateizm fikrinin tanıtılmasını toplumda doğru bilinmesini sağlamak, bu konuda çalışmalar yapan kişi ve kuruluşlara destek vermek, dinin felsefi ya da ideolojik görüşlerin ateistlere ve/veya dinsizlere bir baskı aracı olarak kullanılmasıyla kurumsal olarak mücadele etmek, Türkiye ateistlerinin ve dinsizlerinin kendi görüşlerini yasal zeminde özgürce ifade edebilmesini teşvik etmek olan Ateizm Derneği’nin kurulmasıyla birlikte bir takım sebeplerden dolayı ara vermek zorunda kaldığım ‘ateizm’ konulu araştırmalarıma bu vesile ile tekrar başlamış oldum. Allah nasip ederse bu konuyla alakalı ilerleyen günlerde birkaç yazı daha yazmayı düşünüyorum. Bu yazının detaylı bilgi ihtiva etmediğini, sadece bir girizgâh olabileceğini belirteyim.

Ateizm Derneği üyeleri de dahil olmak üzere ateistlerin büyük bir bölümünde şöyle bir söylem veya hava hâkim: ‘Bizler bütün dinleri, kutsal kitapları araştırdık; ancak hiçbirini beğenmediğimiz için ateizmde karar kıldık.’ Ateizm Derneği üyelerinden birisi de çok küçük yaşlarda iken Kuran-ı Kerim’i Arapça olarak hatmettiğini dile getiriyor. Dikkat buyurun, ateist hanımefendi Kuran-ı Kerim’i ‘Arapça’ olarak hatmetmiş. Kuran-ı Kerim’in zaten Arapça olduğunu ve Arapça olmayan bir kitaba Kuran-ı Kerim denilemeyeceğini, dolayısıyla da Kuran’ın ancak Arapça olarak hatmedilebileceği gibi basit bir bilgiden dahi yoksun bir şahıs ve kitle ile karşı karşıyayız. Buna rağmen ateistlerin büyük bir kısmı kendilerini dinler tarihi uzmanı gibi görüyor, Kuran-ı Kerim’i meâlinden okumakla İslâm dinini öğrendiğini zannetme yanılgısına düşüyor. Gerçekten de iddia edildiği gibi ateistlerin bütün dinleri, bilhassa da İslâm’ı adam akıllı araştırdıklarını düşünmüyorum. Ateistler araştırma yapmayı sevmeyen, en büyük silahları ‘kuru sıkı’ olan bir zevattır.

‘Ateistler İçin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi’ isimli kitaptan evlere şenlik, gülmekten karnınızı ağrıtacak birkaç alıntıyla durumun vehametini gözler önüne sermek istiyorum. ‘Ben gösteriş olmasın diye Cuma namazlarımı evimde kılıyorum.’ Cuma Namazı’nın cemaatle birlikte kılınması gereken namazlardan olduğu bilgisinden haberdar olmayan bir vatandaşın ne kadar komik bir duruma düştüğünü görebiliyor musunuz? ‘Eğreti Gelin âdeti Müslümanlıkta, Kuran’daki ayet ve hadislerde zaten vardır’ diyen zat-ı şahane ise hadislerin de Kuran’da yer aldığını zannediyor. Kuran’daki ayetleri anladık da Kuran’da hadisler ne arıyor? ‘Bu sene hacc bir sene öne alındı ve Kurban Bayramı ile birleştirildi.’ Hacc ile Kurban Bayramı’nın 1400 seneden beri aynı zamana denk geldiğinden haberi olmayan ‘aydın’larımız bizi ne de güzel bilgilendiriyorlar değil mi? Beni en çok güldüren örnek ise şu: ‘Bir pir-i fani ile piri faniye izdivaç eylediklerinde… İslâm hukukçuları başka mesele yokmuş gibi dişi bir pireyle erkek bir pirenin evlenmesini hükme bağlamaya kalkmışlar.’ Gerçekten de güler misin ağlar mısın? İşin ilginç olan kısmına ise henüz değinmedim. ‘Yaşlı erkek’ ve ‘Yaşlı kadın’ anlamına gelen kelimeleri hayvan olan pire ile karıştıracak kadar kafası karışık kişi profesör olduğunu iddia eden bir yazar. Konu İslâm olunca pir ile pireyi birbirine karıştıracak kadar önyargıdan gözünün önünü göremez hale gelen ateistlere ve İslâm düşmanlarına, karşıtlarına cidden acıyorum.

Üç Aylar Takvimi

takvim

Kalb-î Selim Sohbetleri

10007407_777577718927012_394813059_n

Hadis Okumalarına Nereden Başlamalı?

hadis

Hadis-i şerifler, Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed’in (sas) ‘üsve-i hasene’ (en güzel örnek) olması hasebiyle Yüce Allah’ın (cc) kendisine bahşettiği nübüvvetin, risaletin ve fetanetin ifadelere aksetmiş hali. O’nun ifadelerinin bize kadar ulaşması demek olan hadis-i şerifler, başlı başına bir maneviyat hazinesi, nebevî inci taneleri. Efendimiz’in ifadeleriyle söyleyecek olursak, ‘Sözlerin en güzeli Allah’ın kelamı (Kur’an), yolların (yaşantının) en güzeli de Muhammed’in (sas) izlediği yoldur.’ Allah’ın kelamına uymak, ona göre bir yaşantı sürmek, Efendimiz’in yolunu izlemekle mümkün. Allah (cc) da rızasının bu istikamette olduğuna Al-i İmrân Suresi’ndeki, ‘De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, benim yoluma uyun ki, Allah da sizi sevsin.’ beyanıyla da dikkat çekilmiş. Öyle anlaşılıyor ki; muhabbetullaha ulaşmak, Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde ifade buyurduğu sünnet-i seniyyesini hayata hayat kılmakla mümkün. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Güner, bu manevi iklimden istifade etmek için öncelikle Efendimiz’e ait nurlu beyanlara ve menhelü’l-azbi’l-mevrûd (tatlı su kaynağı) hüviyetindeki bu nasihatlere Peygamber beyanı olarak bakıp saygı ve hürmette kusur etmemenin esas olduğunu söylüyor. Nitekim günümüzde kimi çevreler, hadis-i şeriflere çoğu zaman kıt bir anlayışla yaklaşıyor. Hadislerden istifade etmek için öncelikle bu bakış açısını düzeltmek gerekiyor. Akabinde hadislerin bize kadar ulaşmasını sağlayan devasa hadis külliyatımızdan yararlanma yollarını araştırmalı, bu konudaki usulün nasıl olacağını öğrenmek gerekli. Peki, hadis kaynaklarını nasıl incelemeli?

İhtisas sahibi insanların olduğu gibi, ortalama bir okuyucunun istifade edebileceği hadis kaynaklarımız mevcut. Ancak ‘Usulsüz vusul olmaz’ kaidesiyle, başlangıçta hadise ve hadisin kavramlarına dair bir usûl eseri okunmasında fayda var. Hadis ilminin bazı temel özelliklerine değinen İsmail Lütfü Çakan’ın ‘Ana Hatlarıyla Hadis’ kitabı, başlangıç kitabı mahiyetinde. Kitapta, başlangıçtan zamanımıza kadar hadis tarihi önce edebiyat, sonra da öğretim ve müessese olarak tanıtılıyor. Ahmet Yücel’in ‘Hadis Istılahlarının Doğuşu ve Gelişi’ kitabı ise hadis ıstılahlarının doğuş ve gelişimini etkileyen âmilleri tetkik ederek hadis öğrenim ve öğretimiyle ilgili ıstılahları inceliyor. Ayrıca hadis rivayetinde bulunan ravi, rivayet olunan mervi gibi birçok hadis terimi ele alınıyor. Bu hususta müstakil usûl eserleri bulunduğu gibi bazı hadis eserlerinin baş kısmında mukaddime tarzında oluşturulmuş hadis usûlü bilgilerine ulaşmak da mümkün. Mesela ülkemizde Cumhuriyet döneminin ilk eserlerinden biri olması hasebiyle önemli sayılan Sahih-i Buhari Şerhi (Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından muhtasar olarak basıldı) bu yönüyle faydalanılabilecek eserlerin başında geliyor. Eserin baş kısmında hadis usulüne dair çok kıymetli bir mukaddime cildi bulunuyor.

Hadis Profesörü Osman Güner, ‘Ayet-i kerimeleri nasıl tefsirsiz ve izahsız okumak eksikliktir, okuyucuyu yanlış anlamalara götürebilecektir; aynen bunun gibi hadisleri de şerhsiz, izahsız, daha doğrusu bir âlimin ilminden istifade etmeksizin okumak, bazı hatalara ve yanlış anlamalara sebebiyet verecektir. Dolayısıyla hadisler, mutlaka izahlı bir şekilde olunmalı.’ ikazında bulunuyor. Bugüne kadar telif edilmiş birçok şerhli hadis eserleri arasında Ahmet Naim ve Kamil Miras tarafından hazırlanan ‘Sahih-i Buhari Şerhi’ ve Ahmed Davudoğlu’nun hazırladığı büyük hadis âlimi İmam Müslim’in Câmiu’s-Sahih adlı eserinin şerhi ‘Sahih-i Müslim Şerhi’ bulunuyor. Ayrıca İbrahim Canan’ın yazmış olduğu ‘Kütübü Sitte Şerhi’ de bu alanda istifade edilecek eserler arasında. Büyük İslam âlimlerinden İmam Nevevi’nin ‘Riyazü’s-Sâlihin’i bir Müslüman’ın gündelik hayatında hadislerden istifade adına oldukça önemli bir eser. Çalışmanın şerhli baskıları yapıldığı gibi tek ciltlik muhtasar baskısı da kısa olması itibarıyla faydalı. Ancak bu eserin şerh ve izahsız olması dikkate alınması gereken bir husus. Son dönemde telif edilen eserlerden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bastırdığı ‘Hadislerle İslam’ da sistematik olarak konuları ihtiva eden faydalanılabilecek eser. Arapça bilenler de özellikle İmam Buhari ve İmam Müslim’in sahihleri üzerine yazılmış onlarca şerh çalışması içinde İbn Hacer’in Fethu’l-Bârî, Aynî’nin Umdetü’l-Kârî ve İmam Nevevî’nin el-Minhâc adlı şerhlerini baş ucu kitapları olarak değerlendiriyor.

Prof. Dr. Osman Güner’e göre hadis-i şeriflerle meşgul olan kimselerin dikkate almaları gereken en önemli husus, samimi bir niyet taşımaları. Sahabe-i kiramın anlayışına uygun bir şekilde Efendimiz’in (sas) sünnet-i seniyyesini öğrenip onunla amel etmeyi, aynı zamanda başkalarına da ulaştırmayı gaye edinmek gerekiyor: ‘Ashab-ı kiram bu hususta o kadar samimi davranıyordu ki, Efendimiz’in huzurunda iken sanki başlarında bir kuş varmış da onu kaçırmamak için itina gösteriyormuş gibi dikkat kesilirlerdi. Onlar hem ayet hem hadisleri hayatlarına hayat kılmak için öğrenirlerdi.’ Hadis okumaları için doğru metot ve kaynakları seçmenin önemine dikkat çeken Osman Güner şunları söylüyor: ‘Hadisleri bilen tecrübeli insanlarla müzakereli bir şekilde okuma yapılmalı. İlmi sadece kitap ve satırlarda görmemeli; esas ilmin, Allah’ın sinelerde var ettiği vehbî ilim olduğunu bilmeli ve buna talip olmalı. Âlimlerin rahle-i tedrisinde akdedilen ilim meclisleri hadis okumak için en uygun mekânlar. Bunu gerçekleştirmek için bilen insanlarla birlikte haftanın belli günlerini kollayarak hususi bir zaman ayırmak en ideal olanı. Ayrıca seçilecek kaynak da önemli. Mesela ilk başlayanlar için yazılmış Kırk Hadis kitapları, İmam Nevevî’nin Kırk Hadisi vb. eserlerden faydalanmak mümkün. Daha sonra Riyâzü’s-Salihîn gibi eserlerden takip edilebilir. Sonra da Buhari ve Müslim şerhlerinden okumalar yapılabilir. Ancak her halükârda hadisler şerhleriyle birlikte okunmalı.’ Hadis yazarken de hürmet gerekir İmam Nevevi, genelde dini bir kitap özelde hadisle ilgili bir kitap yazar ve okurken dikkat edilmesi gerekli noktaları şöyle özetliyor: ‘Allah’ın adı anılınca hadis yazan kişinin hemen o kelimeden sonra ‘azza ve celle’, ‘teala’, ‘sübhanehu ve teala, ‘tebareke ve teala’, ‘celle zikruhu’, ‘tebareke ismuhu’, ‘cellet azametuhu’ gibi veya benzeri ta’zim cümlelerinden birini yazıvermesi hoş görülmüş ‘müstehab’dır. Aynı şekilde Nebi’nin (sas) zikri geçince de ‘Sallallahu aleyhi ve sellem’ dua cümlesini kısaltarak veya sembolle değil, açıkça yazılması hoş görülmüştür. Keza bir sahabinin adı geçince hemen yanına ‘radıyallahu anh’, eğer sahabinin babası da sahabi ise bu takdirde, ‘radıyalluhu anhuma’ yazılması; diğer ulema için de Allah’tan rahmet ve rıza dilenmesi uygun. Hatta bunlar, nakil yapılan kaynakta yazılı olmasa bile rivayet değil, dua oldukları için yazmak uygun olur. Aynı şekilde hadis okuyan için de okuduğu kitapta yazılı değilse yazılıymış gibi okunması, tekrardan bıkılmaması gerekir. Bu noktayı ihmal eden kişi, büyük bir hayrdan mahrum kalır ve üstün bir fazileti kaçırmış olur.’

[Kevser Kulaksız, Zaman Gazetesi, 11 Nisan 2014]