İslâmî İlimler Eğitim Araştırma Merkezi

2afis

Daru’l-Ulum Karaçi Müfredatı

2126909872_7bf3b6397d_o

Daru’l-Ulum Karaçi’nin altı aşamadan oluşan medrese müfredatı şu şekildedir;

1) İptidai Mektebi (5 Yıl): Daru’l-Ulum Karaçi’nin ilk basamağı olarak kabul edilen İptidai Mektebi’nde aynı düzeydeki devlet okullarının mevcut müfredatına ek olarak şu önemli dersler verilmektedir: Kuran-ı Kerim, Tecvid, Hafızlık, Urduca, Matematik, Sosyal Bilimler, Genel Bilimler, Zanaat, Beden Eğitimi, Sindçe

2) Devre-i Mutavassıta (4 Yıl): Bu safhada Sosyal Bilimler, Urduca, Matematik, Fen Bilgisi, İngilizce, Tecvid-i Kuran, Hadr, Farsça, Kaligrafi, Akâid, İlmihâl, Muamelat ve Adab-ı Muaşeret dersleri verilir.

3) Ortaokul (2 Yıl): Orta Öğretimde ‘Ders-i Nizamî’ olarak bilinen müfredat başlar. Bu programda yer alan dersler şunlardır: Kuran Kıraati, Tefsir, Hadis, Sarf, Nahiv, Arapça, İslâm Hukuku ve Mantık…

4) Lise (2 Yıl): Daru’l-Ulum Karaçi’de öğrenciler lise düzeyine geldiklerinde şu dersleri alırlar; Tefsir, Hadis, İslâm Hukuku, Usul-i Fıkıh, Sarf, Nahiv, Mantık, Arapça

5) Üniversite (2 Yıl): Lisans düzeyinde talebelere şu dersler verilir: Tefsir, Hadis, İslâm Hukuku, İlm-î Feraiz, Usul-i Fıkıh, İlm-i Belagat, Arapça, Mantık, Felsefe, Kompozisyon, Münazara Usulü, İlm-î Kelâm, Aruz

6) Mastır (2 Yıl): Mastır programı düzeyinde verilen dersler şunlardır: Tefsir, Usul-ü Tefsir, Hadis, Hadis Usulü, İslâm Hukuku, Fetva Usulü, İlm-i Kelâm, İlm-î Hayat, Astronomi, İslâm ve Modern Ekonomi…

Yukarıda Daru’l-Ulum Karaçi’deki 17 yıllık eğitim müfredatının hülasası verilmiştir.

[Mevlana Azizu’r-Rahman, çev. Muhammed Zâhid]

Daru’l-Ulum Karaçi

2126906782_23f8e0ed6b_o

Daru’l-Ulum Karaçi, görevini hakkıyla ifa etmiş bir grup âlimin çabalarıyla İngiliz sömürgesinin sebep olduğu karanlık gecelere meydan okumak ve İslâm meşalesinin yanmasını sağlamak amacıyla İslâmî ilim tahsili için Hint Alt Kıtası’nda kurulan kutlu medrese zincirinin bir halkasıdır. Daru’l-Ulum Diyobend’in kurucuları Hazreti Mevlana Muhammed Kasım Nanutevi, Hazreti Mevlana Raşid Ahmed Gangohi ve arkadaşları İngiliz işgal güçlerine karşı harp ilan edildiği 1857 yılındaki cihad hareketinde aktif rol oynadılar; ancak İngiliz siyasî iktidarı kurulduğunda, cephanenin değiştiğini fark ettiler. İngilizler stratejik planlarını karman çorman etmişlerdi. Hazırlıklar yapılmış, Müslümanları siyasî boyunduruk altına almanın da ötesine geçmek ve Müslümanları entelektüel manada istila etmek için uğraşıyorlardı. Bu kölelik projesini uygulamak için İngiliz kolonisi, Batı tarzı yaşam ve düşünceyi Müslümanların kalplerine ve zihinlerine empoze ederek üsler inşa etmek için tasarlanmış bir sistemin getirilmesini öngörüyordu. Bu tehlikeye dikkat çekmek isteyen ulvî ruhlar kılıçlarını bir kenara bıraktılar ve medresenin savunma siperlerine götürdüler. Asil ve ulvî ruhlar, bütün hayatlarını İslâmî ilimlerin gelecek nesillere aktarılmasına adadılar. Üstlenilen görev öylesine zor, şartlar öylesine çetindi ki; İslâmî ilimlere hizmet etmek isteyenlere helâl kazanç elde etmenin imkân dâhilindeki bütün yolları kapanmıştı. Ulvî ruhlar gerektiğinde ot yiyerek ve üzerlerine paçavra giyerek bu tehdide kahramanca cevap verdiler. Daru’l-Ulum Diyobend’in temelleri böyle atıldı. Ulvî ruhlar öylesine cesur ve korkusuz bir Ulema’nın neşv-ü nema bulmasına vesile oldu ki, yetişen bu âlimler dünya süsüne ‘Hayır’ deyip çamurdan yapılmış evlerinde huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşadılar, ilmî çalışmalarını işte bu evlerde sürdürdüler. Mütevazı bir çevrenin sınırları içinde, İslâmî şerî ilimler ışığını zamanın hasmane rüzgârlarından muhafaza ettiler. Onların amacı, bu siyasî bağımlılık sürecinde, Müslümanların günlük hayatlarında, davranışlarında, Allah’ın farz kılmış olduğu şeyler ve muamelata dair konularda İslâmî emir ve değerlerden vazgeçmemelerini sağlamak, istekleri de Müslümanların Allah Rasulü (sas) zamanında olduğu gibi siyasî gücü tekrar elde etmeleriydi. Ulvî ruhların çabalarının sonucu olarak, Şah Veliyullah Muhaddis Dehlevî’nin gerçekleştirmiş olduğu müthiş entelektüel çığır şimdi tam anlamıyla çiçek açtı.

Daru’l-Ulum Diyobend büyük ilim adamlarının, entelektüel derinliğin ve birikimin, sünnete bağlılığın, zühd ve takvanın merkezi haline geldi. İffet ile donanmış karakter ve vizyon sahibi ulvî ruhların sahneye çıkması, insanlara Sahabe ve Tabi’in neslini hatırlattı. Diyobend Uleması’ndan eğitim ve öğretim noktasında Hint Alt Kıtası’nda istifade etmeyen kalmadı. Gerçekleştirdikleri entelektüel gelişme gerçekten harikaydı! Onlar şeriat ile tarikat arasındaki karmaşık ikilemi, uzun süre Müslümanları kahreden çöküş çağının kalıntılarını ortadan kaldırdı. Şeyhü’l-Hind Hazreti Mevlana Mahmud Hasan Diyobendî önderliğinde başlatılan Ulvî ve Asîl ruhlar hareketi Hindistan’ın İngiliz esaretinden kurtarılmasında önemli rol oynadı. Pakistan’ın kurulması için Şeyhü’l-İslâm Allâme Şebbir Ahmed Osmanî, Şeyhü’l-Hadis Mevlana Ahmed Zafer Osmanî ve Pakistan Büyük Müftüsü Şeyh Şafi Osmanî’nin şüpheleri ortadan kaldıran mücadelesi tarihe geçmiş bir mücadeleydi. Hakimü’l-Ümme Mevlana Eşref Ali Tehanevî’nin onayı ve bereketi ile başlayan hareket aynı Daru’l-Ulum Diyobend’in meyvesiydi. Pakistan’a hicret eden Hazreti Mevlana Muftî Muhammed Şafî hayatı boyunca sadece iki amaç edindi. Birincisi İslâm şeriatının Pakistan’da uygulanması için mücadele etmek, ikincisi de Karaçi’de yüksek İslâmî öğrenim kurumu olan Daru’l-Ulum kurulmasıdır. Pakistan egemen devlet olarak kurulduğu zaman iki özelliği vardı. Karaçi, Pakistan’ın başkentiydi ve milyonlarca Müslüman yaşıyordu; fakat bu devasa nüfusun dini ihtiyaç ve taleplerini karşılayacak herhangi bir kurum yoktu. Dolayısıyla böyle bir kurumun açılması şarttı. Bu sebepten dolayı, Pakistan Büyük Müftüsü Hazreti Mevlana Muhammed Şafî Allah’a dayanarak ve proje ile alakalı eksiklikleri önemsemeyerek yoluna devam etti ve Nanakvarah’ta eski bir okul binasında medreseyi kurdu. İki öğretmen ve birkaç da talebe vardı. Projeye de ‘Daru’l-Ulum Karaçi’ adı verildi. Tarihler 1370 Şevval-i Şerif’i (1951 Haziran) gösteriyordu.

Daru’l-Ulum Karaçi kurulduğunda, Pakistan’ın dört bir yanından talebeler akın etmeye başladı. Bunun yanı sıra Hindistan’dan, Burma’dan, Endonezya’dan, Malezya’dan, Afganistan’dan, İran’dan ve Türkiye’den talebeler Daru’l-Ulum Karaçi’ye gelmeye başladılar. Elhamdülillah, bu mütevazı başlangıcın ardından Daru’l-Ulum Karaçi çok kısa bir süre zarfında müstahkem bir kale, Hz Peygamber’den miras kalan ilmin taliplileri için ise merkez haline geldi. Talebeler akın etmeye başlayınca, mevcut bina çok küçük gelmeye başladı. İşte böyle bir zamanda, Allah’ın yardımı yetişti. Hazreti Mevlana Muftî Muhammed Şafî’nin duaları kabul oldu. Cenab Hacı İbrahim tarafından Daru’l-Ulum Karaçi’ye 56-akre arazi ile birlikte çimento ile kaplanmış iki katlı bir bina bağışlandı. Allah Teâlâ, dünyada ve ahrette Hacı İbrahim’i en güzel şekilde mükâfatlandırsın. Hassasiyet sahibi diğer bir Müslüman Hacı Abdullâtif merhum ise kendi adına tam 100.000 rupi, ailesi adına da 58.000 rupi bağış yaptı. Sonuç olarak, tarihler 15 Şaban 1376’yı gösterdiğinde (17 Mart 1957) Daru’l-Ulum Karaçi, Korangi’deki bugünkü mevcut halini aldı. Daru’l-Ulum Karaçi müthiş bir İslâmî eğitim ve öğretim merkezidir. İşte bu Daru’l-Ulum, İslâm’ın mesajını gelecek nesillere taşıyan nice âlim, hadis üstâdı, Kuran müfessiri, fakih, yazar, hâkim, fetva otoritesi, Allah dostu ve mücahid yetiştirdi. İslâm’ın muhafazası hususunda Daru’l-Ulum Karaçi’nin yaptığı katkılar çok önemli. Maddî kaygıların öncelendiği bir dünyada, bilgi ve hikmet evi olan Daru’l-Ulum Karaçi ilim sevdalıları için deniz feneri vazifesi görmektedir.

[Muhammed Rafi Usmanî (Daru’l-Ulum Karaçi Rektörü), çev. Muhammed Zâhid]

Bir Portre

5660273845_fd554dffea_b

Bu köşede çeşitli vesilelerle Pakistan ulemasından ve onların eserlerinden söz etmeye çalışıyorum. ‘Âlim’ sıfatının/unvanının ağırlığını ve ‘ilim’ meşgalesinin ciddiyetini, özellikle de şu dönemde muhtaç bulunduğumuz ‘ilim adamı’ portresini ortaya koyabilmek adına Pakistan’a kadar uzanmamın en öncelikli anlamı, oradaki ilim yuvalarının köklü ve kesintisiz bir gelenekten besleniyor oluşu. Bugün Pakistan’ın yetiştirdiği ciddî ilim adamlarından birisinden, Pakistan müftüsü muhterem Muhammed Takî el-Osmânî’den bahsedeceğim bir nebze. Halen Pakistan Yüksek Mahkemesi’nde kadılık, Karaçi Dâru’l-Ulûm Üniversitesi rektörlüğü, Cidde Mecmau’l-Fıkhi’l-İslâmî (İslam Fıkıh Akademisi) üyeliği ve birçok mali kuruluşun denetim kurulu başkanlığı veya üyeliği görevlerini yürütmekte olan el-Osmânî, akademik ünvanlıların pek çoğunun maruz bulunduğu ‘masa başı teorisyenliği’ handikapını, uygulamanın içinde bulunmanın sağladığı paha biçilmez tecrübe ile aşmış, çok yönlü bir kişilik ve dünya çapında bir ilim adamı olarak temayüz etmiştir. Onu ‘farklı’ kılan en önemli hususun ne olduğu sorusuna, geçmişi bugünle güçlü biçimde irtibatlayan, bugünün problemlerine geçmişi ‘zedeleyerek’ veya ‘yok sayarak’ değil, ‘işleterek’ ve ‘üreterek’ dirayetle çözüm getirmesi tarzında cevap verirsem, onu tanımayanlara kısa yoldan tanıtmış olurum herhalde.

Telif eserlerinin başında, ‘Sahîh-i Müslim’e Şebbîr Ahmed el-Osmânî tarafından ‘Fethu’l-Mülhim’ adıyla yazılan şerhe yazdığı ‘tekmile’ zikredilmelidir. Altı hacimli ciltten oluşan bu çalışma, hocası merhum Ebû Gudde’nin de vurguladığı gibi pek çok meziyeti yanında, çağdaş problemlere yetkinlikle eğilmesi dolayısıyla ayrı bir önemi haizdir. ‘Buhûs fî Kadâyâ Fıkhiyye Mu’âsıra’ (Çağdaş Fıkhî Meseleler Hakkında Araştırmalar), ‘The Authority of Sunnah’ (Sünnet’in Otoritesi), ‘An Introduction to Islamic Finance’ (İslam Finans Sistemine Giriş) ‘Judgement on Riba’ (Faizin Hükmü) ve burada isimlerini tek tek sayamayacağım 100 civarında çalışma, idarî görevlerinden arta kalan zamanlarda kaleme alınmış olmasına rağmen, her bakımdan gerçek birer ‘ilmî eser’ hüviyetini hakkıyla taşımaktadır. İfta (fetva verme) usulü hakkındaki ‘el-Misbâh’ta fetva veren kişi konumunda bulunanların dikkat ve riayet etmesi gereken hususları, fetvanın ehemmiyetini ve konuyla ilgili diğer meseleleri tabir yerindeyse ‘nazarî’ olarak işlemiş, yukarıda adını andığım Fıkhî araştırmalarında ve daha başka eserlerinde de bu nazariyatın fiilî uygulamasını oldukça güzel örneklendirmiştir. el-Leknevî’nin, Eşref Ali et-Tehânevî’nin bir kısım eserlerinin/ risalelerinin neşrine önayak olması, İ’lâu’s-Sünenin ilk ciltlerinin tahkiki gibi hizmetlerini de sayarsak, telif, tahkik ve tercüme suretiyle neşrettiği ilmî eserlerin sayısı büyük bir yekûna ulaşır. Şahsında ilim ile istikameti bir arada görebileceğimiz nadir isimlerden biri olan muhterem Osmânî, ülkemizde mutlak surette tanıtılması ve istifade edilmesi gereken bir müstesna değerdir ve istisnaların kaideyi bozması için mutlaka yaygınlaşması gerekir.

[Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil, Milli Gazete, 18 Eylül 2005]

İnternet Fıkhı Farzdır

network cables connected to switch

‘İnternet fıkhı’nın farz olacağını söylememiz bir iddia değildir. İleri derecede fıkıh bilgisine sahip olanların bilebileceği derin bir ilmi mesele de değildir konumuz. Dinin hayatı kuşatan geniş yelpazesine vakıf olan ve farzın ne anlam ifade ettiğini bilen herkesin bilgi alanında kalabilecek bir başlıktır bu. Böyle bir kural için bilinmesi zorunlu bir bilgi de belki internetin ne olduğu ve hayatın neresinde durduğu başlığı olabilir. Şüphesiz interneti bir cin oyunu zanneden için ne farz ne d edep sınırları içinde konabilecek bir konu değildir internet. İnternet konusunun temel dini kitaplarda bulunmayışını, onunla ilgili fıkhın farz olması veya olmaması açısından önemseyecek de değiliz. Bir hususun kitaplarda değil hayatta bulunup bulunmadığına bakarız. Hayatımızı çepeçevre kuşatıp da dinimiz açısından farz, vacip, sünnet, mübah, mekruh veya haram olarak nitelendirilmeyen ne vardır? Dinimizin zaman ve mekanı kuşatan kapsamlılığının en tabii sonuçlarından biri, bugün insanı olmazsa olmaz denecek çapta etkisi altına almış olan internet ve bağlantıları hakkında hüküm vermiş olmayı gerektirmektedir. Bu nedenle de internet fıkhı farz bilgiler arasındadır. Kim internet ile ne kadar ilgili ise, onu ne kadar kullanmak durumunda ise o kadar ‘internet fıkhı’ diyeceğimiz bir bilgiye sahip olmaya mecburdur. Tam anlamı ile böyle bir bilgi ‘ilmihal’ bilgisidir.

Şehirlerden köylere kadar ‘internetin kapsama alanında olmayan’ bir yer var mıdır? Hayatımızın internete mahkum olmayan bir alanı kalmış mıdır? Camilerin yönetimi ile ilgilenen Diyanet teşkilatı camilerde internet hattını mecburi hale getirmiş bulunmaktadır. Bunun itiraz edilebilecek bir yanı da yoktur. Camilerin içine sokulan bir şeyin fıkhının olmaması mümkün olmayacağı gibi o bilginin ihmal edilmiş olması da kabul edilebilir olamaz. İnternet camiden hastaneye, evden iş yerine, sokaktan yatak odasına kadar her yerde vardır ve hayatın neredeyse ekmeği kadar vazgeçilmezlerdendir. Fıkıh da hayata dair bulunan şeylerin bilgisinin adıdır. Hayat ile bağı ne oranda ise mümin için de bilgisi o oranda olacaktır. Hastanede, ekmek fırınında, sokakta, toplu ulaşımda, camide, eğitimde, hayat olan her yerde kablolu veya kablosuz karşısımıza çıkan ve gözle göremediğimiz bir ağın ‘farz bilgi’ kapsamında bilinmesi gerekiyor. İnternete dair fıkhın bilinmesi farz ise o bilginin bilinmemesinin doğuracağı sonuçlar da haram dairesinde kalacaktır. Ticaret başta olmak üzere internet, hayatımızın her yerindedir. Sadece örnek olarak zikredecek olursak, internet üzerinden kuyumcudan bir bilezik satın almanın hükmünü öğrenirken bile bu fıkıh bilgisi bir farz olarak karşımıza çıkar. Nerede kaldı ki, çocuklarınızın ilk günlerinden itibaren gözlerini istila altına alan bir ağdan söz ediyoruz. İnternet, Allah Teala’nın ‘gözleri koruma emrinin neredeyse en yaygın pratik alanı gibi durmaktadır.

[Nureddin Yıldız, Hüküm Dergisi, Ağustos 2014]

Mazlumları Oyalama Müessesesi: BM

124303

Batı tarafından durdurulan insanlığın ‘kulluk yürüyüşü’ tekrar nereden başlayacak; Roma, Yunan, Kilise ya da Özgürlük Anıtı umut olabilir mi? Bosna’daki katliamın baş müsebbibi olan BM Gazze için güven verebilir mi? Batı tarihi aynı zamanda ihanetin ve cinayetin de tarihidir. 19. Yüzyılda Kilisenin bizzat organize ettiği olaylarda Balkanlar ve Kafkasya’da tam 6,5 milyon Müslüman öldürüldü, 5 milyon Müslüman da Anadolu’ya sürüldü. BM, Batı tarafından işlenen cinayetler karşısında Müslümanlar toplu bir kıyama teşebbüs etmesin diye onları ‘Oyalama Müessesesi’ olarak kuruldu. ‘Kurtardım, kurtarıyorum’ vaadiyle bir taraftan katilleri cinayete teşvik etti, diğer taraftan ise katillere lojistik sağladı. Balkan savaşlarında tamamını öldüremedikleri Müslümanları Bosna savaşında yok etmek için BM Barış gücü, kuruluş amacına uygun olarak sırf katliamlarına koruyucu kalkan oldu. Bosna, Sancak ve Kosova’yı Müslümanlardan arındırıp (!) AB’ye almak için yapılan bu katliamlar esnasında Almanya çöp kamyonları içerisinde Sırplara silah taşıdı. Batılı haydıtlar hafta sonu tatillerinde Bosna’ya Müslüman öldürmeye gitti. Yapılan kutlamalarla BM’ye ait işbirlikçiler ‘Avrupa’nın Müslümanlardan kurtuluşu şerefine’ diyerek kadeh tokuşturdu. Müslümanların topladıkları paralarla satın alınan silahların Aliya İzzetbegoviç’e teslim edilmesine karşı çıkan, silahlara el koyan BM, Sırplara silah sevkiyatını bizzat üstlendi. Bosna Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hakkı Turayliç’in bindiği BM’ye ait zırhlı bir araç havaalanından Bosna’ya dönerken durduruldu ve BM’ye ait muhafızların gözü önünde Turayliç şehit edildi. Binlerce Müslüman kadına tecavüz edildi. Tarihi kan ve gözyaşıyla yazılan böyle bir uygarlığın müesseselerine itimat edilebilir mi? Yeryüzünü mezbahaneye çeviren, arenalarda köleleri arslanlara parçalatan bir zihniyetin kurduğu BM, Gazze için güvence olabilir mi? Mazumların zaviyesinden bakıldığında Batı kalması umulan değil, belki inkırazından sonra gelmesi korkulan bir deccaldır.

[Ahmet Açıkgöz, Hüküm Dergisi, Ağustos 2014]

Kadınların Evi Ne Olacak?

Erciyes_universitesi_Resimleri

Genel kanaat, kadınların evlerine pek düşkün olduklarıdır. Evlerinin en ince ayrıntılarına kadar ilgilenir, temizler, bakar hatta koklar diye bilinirler. Ellerinde bir bez parçası ile sabahtan akşama kadar bir köşeden diğerine koşuşturdukları söylenir. Böyle olup olmadığı ya da her kadının böyle yapıp yapmadığı şüphesiz bilinemez. Sadece genel görüntünün bu olduğunu söyleyebiliriz. Veya kadınlar ve ev kelimesi birleştiğinde akla gelen bu olagelmiştir. Kadınların bu ev düşkünlüğü, yakın bir gelecekte özlenecektir herhâlde. Artık kadınlar, mü’min olanları da evlerine vakit ayıramamaktadırlar. Erkekler gibi onlar da evlerine akşam yatmak için dönen bir kadın nesli önümüzdedir. Bu varsayıma itiraz edenler olabilir. Kadınların genel gidişatından anlaşılan budur. Genç kızlarımız, gerekli gereksiz bir okuma havasına kapılmış gitmişlerdir. Neredeyse genç bir kızın üniversite okuması, onun hayat şartlarından biri gibi algılanacaktır. Bu üniversitelerde okuyan kızlarımızın, ahlâk ve din açısından verdikleri tavizleri bir anlığına yok sayalım. Kendisini çok iyi korumuştur, melekler onu himaye etmiştir diyelim. Yıllarca emek verildikten sonra elde edilmiş diplomalar ne yapılacaktır, cevaplanması gereken soru budur. Büyük bir oranda bu diplomalı kızlar, akşam evlerine yatmaya gelen iş güç sahibi hanımlar olarak hayatlarını sürdüreceklerdir.

Önümüzdeki hayat tarzının böyle olması artık kaçınılmazdır. Meseleye kızların okuması ve okumaması açısından bakmamız yeterli değildir. Diyelim ki, kızlarımız için mükemmel bir koruma alanı oluşturuldu ve Şeriat’ımız açısından sakıncasız ortamlar oluşturuldu, kızlarımız da oralarda şu veya bu branşta eğitim gördüler. Neticede bir, okumuş kızlar nesli yetişti. Bu kızlarımızın karşılaşacağı sorunlar neden düşünülmüyor: Kızlarımızın okumalarına karşı olmak gibi peşin bir fikir sahibi değiliz elbette. Ne okuduklarını, okumalarının ne getirip götüreceğini tartışmak isteriz. Bir kere, ortada bir ilim merakı iddiası gülünç kalır. Merak vardır ama bu ilme değil çevreye ve özentiye meraktır. Bir kadının altından kalkamayacağı meslek dallarında okuyan kızlarımızın durumunu başka türlü izah etmekte zorlanıyoruz.

Kızlarımızın ilim merakının iki türlü faturası olacaktır. Birincisi, kızların kendilerinin ödeyeceği faturadır. Bu din ahkâmından verilen tavizler şeklinde gerçekleşecektir. İkinci fatura da mü’min toplumun ödeyeceği faturadır. Bu fatura, evinde anne olacak, eş olacak kadın bulma zorluğu şeklinde önümüze çıkacaktır. Okumuş, diplomalı ama kadın olmayı beceremeyen kaprisli, kompleksli kadınlardan oluşan bir aile dünyamız olacaktır yakın zamanda. Çok şey bilen, bildikleri arasında eşlik olmayan, eşini dışarıdaki dünyaya iten kadın tipleridir bunlar. Mevcut Avrupa kültürünün iki asırdan beri içinde bocaladığı ve şimdi kurtulmak için arayışlar içine girdiği maceradır bu. Onlar kurtulmak için çırpınırken biz dalmak için çırpınıyor olduk. Şu dünyada anne kadar değerli bir şey var mıdır ki, onu kaybetmemize değecek bir süreci benimseyelim.

Ailelerin bu husustaki genel siyaseti şudur: ‘Bizim kız’ aslında iyi niyetle okuyacak, sonra da mükemmel bir hanımefendi olacak. O ailenin kızı zaten meleklerin gözetiminde üniversite anfilerinde bulunacağı için her adımına bir umre sevabı yazılacağından sonucu garantilidir de. Şeytan ne ilginç tuzaklarla bizi kuşatıyor? Bir de anne, kendisi ‘okuyamadığı için’ evinde veya yakın çevresinde itilmiş biri ise o annenin kızına bakışı zaten bir kurtarıcı, onu düzeltici mantığı taşıdığı için zemin çok daha kolay oluşmaktadır.

Kızlarımızın okuma arzularının yeniden ele alınması gerekmektedir. Aksi takdirde yakın gelecekte, anne arayışı olan, eş bulmanın mucize olarak görüldüğü bir topluma dönüşebiliriz. Bunun mesulü de, bu nesli okuma adı altında evinden çıkaran nesil olur. Tartışmaya mahal yoktur; biz evcil bir ümmetiz. Evlerini mescitleştirmek gibi bir maksat güden ümmetimizin temel karakteri budur. Bu karakterin bozulmasının bedeli ağır olacaktır. Kadınları evlerinden çıkaran nedenlerden biri de ticarettir. Zengin olmanın ötesinde bir hırs kadınları ticarete sevk etmektedir. Bunu alışveriş merkezlerinde izlememiz mümkündür. Kadın ve ticaret birleşimi için iki hakikati teslim etmemizde bir sakınca yoktur:

Hayatın ortaya çıkaracağı zorunlu şartlar nedeniyle kadın da ticarete, iş hayatına atılabilir. Temel ihtiyaçlar, aile için olağanüstü zorunlu şartlar buna mecbur edebilir. Bizim ele aldığımız durum bu değildir. Biz kadının, ticareti ve evi dışındaki iş anlayışını tabileştirmesini ele alıyoruz. Sabah mesaisine eşi ile beraber çıkan, işi olduğu için doğumunu yıllarca erteleyen ya da kazara doğurduğunu birilerine emanet eden kadındaki garipliği tescil etmek istiyoruz. Dinimiz, kadının ticaret yapmasını, iş kadını olmasını yasaklamamıştır. Ticaret ve iş, en az erkek kadar kadın için de mubahtır. Kadın da fabrika işletebilir. Çiftlikler kurabilir. Belli bir yerde yöneticilik de yapabilir. Bunların yasak olduğunu belirten tek bir nas yoktur. Kadının fakir olması, eşinin elindekine mahkûm olması emredilmemiştir. Eşinden çok daha zengin kadın görüntüsü her şeyden önce Peygamber aleyhisselamın ailesinde vardır. Burada bir sakınca yok zaten. Sakıncalı durum, kadının kadınlığından, anneliğinden taviz vererek elde edeceği zenginliğin ve iş hayatının bize uyup uymamasındadır. Kadının çalışması Şeriat kuralları açısından MUBAHTIR. Mubah ise bildiğimiz gibi günah olmayan, sevap da olmayan şeylere denmektedir. Bunun adı serbestliktir. Yani kadın çalışmada, kazanmada ve zenginlikte bir serbestlik içindedir. Dinin kuralı budur.

Müslüman kadının, erkeklerle bir arada olmaması, kadınlığını hakkıyla icra etmesi, annelik misyonunun altında ezilmemesi ise Allah’ın emridir. Bu emre FARZ dendiğini biliyoruz. Bir mubahla bir farzın karşı karşıya getirilmesi durumunda farzın önünde mubahın olmayacağını yani mubaha dayanarak farzı yok sayamayacağımızı anlamamız gerekmektedir. Meselenin can alıcı noktası budur. Kadını, doğurmaktan ve eşini başkalarına bakmaktan alıkoyacak asıl görevden alıkoyan hiçbir şeyin değeri yoktur! Vurgulama yaparak bu ilkeyi teheccüt namazı ile Perşembe Orucu ile örneklendirebiliriz. Kadının, kadınlığına yavaşlama getirebilecek bir teheccüt, bir Perşembe Orucu bile yoktur. Hâlbuki teheccüt muazzam bir nafile ibadettir. Perşembe/Pazartesi Oruçları muazzam bir nafiledir. Bu muazzam ibadetler, eşlik görevi -ki, o farzdır- ile çeliştiğinde devreden çıkmaktadırlar. Demek ki mesele, kadının çalışması veya çalışmaması meselesi değildir. Ne alıyor ne veriyor meselesidir. Evdeki kimliğinden taviz vererek zengin olan kadının, kazandığından ya da oluşturduğu yeni kimliğinden dinine hizmet etme, sadakalar verme, kuyular açtırma iddiası boşaltılan yeri dolduracak nitelikte asla olamaz. Kişisel kazancın ötesine geçmeyen bu görüntü, ümmet adına ortaya çıkan boşluğu hiçbir zaman dolduramayacaktır. Kadından boşalan yeri melekler bile dolduramazlar. Bunu anlamayanlar, İslam’ı farklı kılan temel değerleri anlamamış sayabilirler kendilerini.

Bu ümmetten olmayanların yıllarca bize püskürttükleri, ‘siz kadınlarınızı şöyle ettiniz böyle ettiniz’ töhmetlerine inanarak, güya kendilerince İslam’a daha uygun şekiller çizmeleri kendilerini avutabilir. Yarın bu ümmetin insanları olarak yaşayacak nesiller, bugünkü nesli muhakeme ederken, kadınlarını iş ortamına sürükleyen ve böylece bir neslin değer kaybına sebep olanlar olarak bizi yorumlayacaklardır. Tıpkı bizim, bir önceki neslin sadabat eğlenceleri ile uçurumu başlatanlarını kınadığımız gibi olacaktır bu. Çarşılarda gördüğümüz, elinde cep telefonu ile dolaşan ve manken gibi görkemli görüntüsü olan kızlarımız hatta hanımlarımızın hesabını bu anlayış üzerinden yapmaya çalışalım. Bir de ‘nereye gidiyoruz?’ sorusu sormaya çalışalım kendimize. Kadınla alakalı temel kanun maddesi şudur: ‘Gereksiz yere ve olur olmaz şekilde evlerinizden dışarı çıkmayınız ve önceki cahiliye döneminde olduğu gibi (çekiciliğinizi göstermek için) açılıp saçılmayınız.’ (Ahzab suresi, 33) Bu ayete muhatap olanlar Peygamber aleyhisselamın hanımlarıdır elbette. Ama onların muhatap olduğu şey bizim neyimiz olur diye bir soru sorulur mu acaba? Bu ümmetin ana karakteri olan hususlarda vereceği tavizler, insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet olma özelliğini yitirmesine neden olacağına göre bizi biz yapan şeyleri nasıl ihmal edebiliriz? Evinin sultanı kadınlarla, evine de uğrayabilen kadınlar farklı kimlikleri temsil etmektedirler. Bizim ümmetimizin kadınları evlerinde Rablerine kulluk için uğraşan kadınlardır. Onlar, bütün ihtişamlı sevap vaatlerine rağmen mescitlere bile davet edilmemişlerdir. Cuma’dan bile muaf tutulmuşlardır. Evlerindeki sultanlıkları zedelenmesin diye. Eşlerinin sultanları, ümmetinin umutları olarak kalsınlar diye.

[Nureddin Yıldız, Milli Gazete, 23 Ağustos 2012]

Tuğranın Kaynağı

Osmanlı-Tuğrası

1952 yılında üniversite profesörlerinden biri bir kitap yayınlamıştı. Kitapta tuğranın kaynağını açıklayan bir Avrupalı yazardan alınmış bir öykü yer alıyordu. Bu öyküye göre I. Murad, düşmanlarından biriyle bir barış antlaşması yapmıştı. Antlaşma metni yazıldı, kendisine okundu ve imzalaması için önüne getirildi. Ancak padişah okuma yazma bilmediğinden, sol elini mürekkebe batırdı, başparmağını katlayarak ve serçe parmağını da diğerlerinden biraz ayrık tutarak diğer üç parmağını kaldırıp metnin üzerine bastırdı. Parmakları, metin üzerinde şimdiki tuğranın şekline benzer bir şekil oluşturmuştu. Yazıcısı bu sayfayı aldı ve üzerinde oluşan şeklin içine sultanın ve babasının ismiyle ‘Han’ lakabını ve ‘Yüce Yardımıyla’ ibaresini yazdı.

Üniversiteli profesöre, konunun kaynağını yayımlamış olmasından ötürü teşekkür edilmeli ve batılıları tasdik edişi de mazur görülmelidir. Çünkü bizim son zamanlarda aldığımız kültür bizi neredeyse batılılardan aman dileyecek noktaya getirmiştir. Ancak Sayın Profesör, Avrupalıların gözüne toprak dolduran Sultan Murad’a, babalarına ve kendisinden sonra başa geçen bazı padişahlara karşı gazap ve şiddetle dolu bir kalpten çıkan bu yalanı cevaplamayıp aynen aktardığı için de kınanmalıdır. Bu iddia dört bakımdan reddedilir: Metni imzalaması için sultanın bir tek parmağını kullanması yeterlidir. Zira kimlik belirten mühürlerin kullanılması o günlerde gelenek değildi. Sultan Müslümandı ve Müslümanlar sol elleriyle değil, sağ elleriyle ahitleşirler! Sultan için, kendisine vekâleten emrindekilerden birisine anlaşma metnini imzalamasını emretmek mümkünken, sıbyan mektebindeki çocuklar gibi mürekkebi eline bulaştırması düşünülemez. Tuğra, Osmanlılardan yaklaşık iki yüz yıl önce biliniyordu. Tuğraî adıyla şiir yazan ve Osmanlılardan iki yüz yıl önce yaşamış ünlü bir şairin varlığını biliyoruz. Osmanlı hükümdarlarının ilki olan Osman Bey 699’da ve I. Murad 761’de başa geçtiğine göre, tuğranın Osmanlılardan çok önceleri bilindiği gerçeği gibi bu olayın vuku bulmuş olmasının aklen ve naklen mümkün olmadığı da ortaya çıkmaktadır.

[Makâlâtu’l-Kevserî Tercümesi, Cild I, s. 112]

el-Kevserî’nin İttihatçılara Cevabı

800px-Learning_Arabic_calligraphy

Muhammed Zâhid el-Kevserî, 1907 yılında ilmî icazetini aldıktan sonra 1913 yılının başlarında patlak veren I. Dünya Savaşı’na kadar Fatih Camii’nde tedrisle uğraştı. Bu dönemde Osmanlı idaresini elinde bulunduran ittihatçıların reform adı altında dinî ilimler aleyhine yürüttükleri ‘değiştirme’ politikasına karşı çıkanların safında yer alınca, baskı ve zulümlerin hedefi oldu. Hadise şuydu: Eski sisteme göre öğrenciler bir hoca seçer ve 15 yıl süreyle bütün ilimleri baştan sona ondan öğrenirlerdi. Yeni yönetim ise, eğitim sistemine Batı kaynaklı modern bilimleri sokmak ve her öğretmenin, sadece kendisine tahsis edilen derslere girmesini sağlamak amacındaydı. Dönem usulünün benimsendiği bu sistemde eğitimin toplam süresi de 8 yıl olarak öngörülüyordu. Bu amaçla bir toplantı düzenlenmiş ve Hocamız da orada üye sıfatıyla bulunmuştu. Görüşü şuydu: ‘Özellikle Türk öğrenciler ve dini ilimler, Arap dilini öğrenmeye ihtiyaç göstermektedir. Bu yüzden de sürenin kısaltılıp ilim dallarının çoğaltılması İslam’ın aleyhine olacaktır.’ Toplantıya katılan diğer sağduyu sahibi birkaç üyenin de yardımıyla ve türlü yollara başvurularak eğitim sistemini; iki yıl hazırlık dönemi, 12 yıl normal süre ve 3 yıl da ihtisas süresi olmak üzere toplam 17 yıla çıkarmayı başarmıştı.

[Makâlâtu’l-Kevserî Tercümesi, Cild I, s. 65]

Cinsel İlişki İle Oruç Açmakla Alakalı Bir Tavzih

Library-Books1

‘Cinsel ilişki ile oruç açılabilir mi?’ şeklindeki bir soru ilk başta kimilerine itici, kimilerine göre de son derece gayr-î ahlâkî ve gayr-î İslâmî gelebilir. Bahsi geçen soruyu soran spikere Yaşar Nuri Öztürk’ün verdiği cevap sözlerimizi teyit eder niteliktedir: ‘Böyle bir soru eğer bir hastalıklı insandan gelmiyorsa ya dini aşağılamak, ya da inançla alay etmek için soruluyordur. Dinin alay ve oyun konusu edilmesi ise büyük bir suçtur. O yüzden bu tür soruların hiç gündeme getirilmemesi gerekir.’ Ya da ‘İslâm’da Cinsel Hayat’ isimli kitabın yazarı Ali Rıza Demircan gibi böyle bir soruyu yürekleri iman etmemiş kimselerin dinimizle alay etmek için sorduklarını düşünebilirsiniz. Veyahut cinsel ilişki ile iftar etmeye sadece Zekeriya Beyaz gibi şaklabanların cevaz verebileceği düşüncesine kapılabilirsiniz. Konuyla alakalı yeterince malumat sahibi olmayanların bu şekilde düşünmesinde şaşılacak bir şey yoktur; ancak mesele biraz araştırıldığında aslında ‘Cinsel ilişki ile oruç açılabilir mi?’ sorusunun hiç de öyle birilerinin zannettiği gibi sırf muziplik olsun diye sorulmuş bir soru olmadığı anlaşılacaktır. Cinsel ilişki ile oruç açma meselesine dair Ümmet’in yüz akı Diyobend Uleması’ndan Muftî Muhammed b. Âdem el-Kevserî Hocaefendi’nin tavzih yazısını özet tercüme ile istifadenize sunarak bu meseleyi Allah Teâlâ’nın izni ve keremi ile açığa kavuşturmaya çalışacağım.

Muhaddis İmam Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr adlı eserinde Muhammed İbn Sirin’den şöyle bir rivayet nakleder: ‘Abdullah b. Ömer (ra) zaman zaman [hanımıyla] ilişkiye girerek orucunu açardı.’ el-Heytemî Mecme-üz Zevâid’de ve diğer muhaddisler de eserlerinde söz konusu rivayetin ‘hasen’ olduğunu belirtmişlerdir. ‘Bazı’ insanlar, Abdullah b. Ömer’in hanımı ile ilişkiye girerek orucunu açtığını haber veren rivayeti ulu orta dile getirmenin hoş olmadığını ve bunun yanlış bir tutum olduğunu düşünüyorlar. Ben ise sorunun şurada olduğunu düşünüyorum: Bazılarımız nedense bir insanın kendisine helâl olan hanımı ile olan ‘cinsel ilişki’si ve ‘mahremiyet’i mevzu bahis olduğunda bile birdenbire rahatsız oluyor; ancak helâl suretteki ‘mahremiyet’ten söz edince rahatsız olan kişilerin zina, hafifmeşreplik ve haram ilişkiler söz konusu olduğunda buna göz yumduklarına ve bu tür davranışlar bu devirde sanki normalmiş gibi davrandıklarına şahit oluyoruz! Hâlbuki kişinin kendi eşiyle olan helâl temeller üzerine kurulu ilişkisine sadece cevaz verilmekle kalınmamış; bu ilişkinin aynı zamanda ibadet hükmünde olduğu bildirilmiştir. O halde bir Müslüman’ın orucunu açmak için bu ‘salih amel’i işlemesinde ne sakınca olabilir ki?!!!

Sünnet olan, orucu suyla ve/ya hurma ile açmaktır; fakat evli bir kişinin kendi hanımı ile cinsel ilişkiye girmek suretiyle orucunu açması kesinlikle caizdir. Hâl böyle olunca; cinsel ilişki ile oruç açmanın caiz olduğunu ispatlamak ve açıklama yapmak için daha fazla uğraşmaya gerek yok; lâkin muasır ulema İbn-î Ömer’in cinsel ilişki ile orucunu açmasının altında yatan muhtemel bazı sebeplerden bahsetmektedir. Unutmadan şunu da belirtmemiz gerekir ki Abdullah b. Ömer’e izafe edilen cinsel ilişki ile oruç açmak onun sıklıkla yapmış olduğu bir şey olmayıp arada sırada başvurduğu bir uygulamadır. İmam Suyutî El-Visâh fî fevâyid-in-nikâh adlı eserinde şöyle der: ‘Muhtemeldir ki Abdullah İbn-i Ömer cinsel manada nefsini tatmin ederek ve akşam namazına tam anlamıyla konsantre olmak amacıyla böyle yapmıştır. Bu tıpkı, İmam Buhari’nin rivayet ettiği Mü’minler namaza tam anlamıyla kendilerini versinler, başka düşünceler zihinlerini meşgul etmesin diye Cuma namazından önce insanları cinsel ilişkiye teşvik eden meşhur hadis-i şerife benzer. İmam el-Aynî’nin İbn-î Ömer’in uygulaması ile alakalı açıklamaları şu minvaldedir: Abdullah İbn-î Ömer ya cinsel anlamda aşırı derecede istekli idi ya da orucunu açacağı sırada sofrasındaki yemeğinin helâl ve tayyip olması hususunda şüphesi vardı. Bundan dolayı İbn-î Ömer kendisine helâl olduğu konusunda zerre şüphe bulunmayan eşi ile cinsel ilişkiye girmek suretiyle orucunu açtı. Çünkü o sırada yegâne helâl ve tayyip olan şey hanımı idi. SübhanAllah! Bu durum İbn-î Ömer’in şüpheli taam ile –gerek içindeki malzemeler gerekse satın alınırken kullanılan para yönünden- oruç açmama konusunda ne kadar hassasiyet sahibi olduğunu gösterir. Kaçımız iftarda yediklerimizin ya da yediklerimizi aldığımız gelirimizin tamamen helâl ve tayyip olduğunu iddia edebiliriz ki? [Muftî Muhammed Hoca’dan nakil burada sona erdi.]

Hülasa olarak şunu söyleyebiliriz: Hadis otoriteleri tarafından makbul kabul edilen rivayete göre Abdullah İbn-î Ömer genellikle değil; ancak arada sırada veya istisnai olarak orucunu kendisine helâl olan eşiyle ilişkiye girerek açmıştır. Dolayısıyla ‘Cinsel ilişki ile oruç açılır mı?’ diye soran bir kişi eğer kötü niyetle bu soruyor sormuyorsa, soruyu soranı azarlamak yerine yukarıdaki gibi açıklama yapılabilir. Meseleyle alakalı bilgisi olmayan Ali Rıza Demircan ve Yaşar Nuri Öztürk’ün tepki göstermesine şaşırmamak gerekir. ‘Kişi bilmediğinin düşmanıdır’ derler ya tam da öyle! Unutmadan şunu da söyleyelim: Cinsel ilişkiye girmek suretiyle oruç açmak İslâm’ın bir şartı veya emri değildir. Bu yazıdan böyle bir şey çıkarmaya kimse çalışmasın. Eşiyle cinsel ilişkiye girmek suretiyle orucunu açan kimseye kaza veya kefaret gerekmeyeceği gibi Allah Rasulü’ne müthiş ittibası ile bilinen Abdullah İbn-î Ömer’in bu uygulamasını edebe muğayir görmek de yanlıştır. Allah Teala bildiklerimizle amel etmeyi nasip etsin…