Aşk

1907919494_4e773ddc1a_b

Kur’an, sevginin ileri ve taşkın boyutu olan ‘aşk’ kelimesini kullanmamıştır. Aşk kavramı Kur’an’da hiç kullanılmaz. Araştırdığımız kadarıyla sahih hadis kaynaklarında da bu kavramla hiç karşılaşmadık. Sadece Hakim’in Müstedrek’inde Hz. Peygamber’in, Hz. Hatice’ye sevgisiyle ilgili; ‘Hatice ile aramızda büyük bir aşk vardı.’ şeklinde bir tek rivayet geçmektedir. Din dilinde sevgi kavramı, velayet, meveddet, ülfet ve muhabbetle ifade edilmiştir. Özellikle muhabbet konusunu daha geniş ele alacağız ki bu kavramın, aşk kavramından farklılığı yeterince anlaşılsın. Aşk, sevgide ifrattır. Bu anlama göre ne Allah Teala bu kavramla vasıflandırılır ne de Rabbine olan muhabbetinden dolayı kulu. Bazılarına göre ise aşk, sevgide ‘fena’ olmaktan dolayı ortaya çıkan bir sarhoşluk halidir. Kelimenin etimolojik tahlilini yaparsak, sözcük anlamıyla kavramsal anlamı arasındaki ilgiyi daha iyi anlamış oluruz. Arapça’da ‘şekatün’ sözcüğü, ağacın etrafına dolanan sarı renkli bitkinin adıdır. Sarmaşık da denilebilir. Ağaca sarılarak varlığını devam ettiren bu bitki/aşekatün daha sonra sap sarı kesildiği için, ‘âşık’ kavramı teşbih yollu bu sözcükten türetilmiştir. Çünkü aşık da, aşırı sevginin sonunda bu bitki gibi sapsarı kesimektedir. Birçok arif, ‘Ey Rabbimiz! Bize tahammül edemeyeceğimiz yük yükleme.’ Ayetini ‘aşk illeti’ şeklinde yorumlamışlardır. Hatta, Abdullah b. Abbas’a genç bir adamı getirmişler. Adamı zayıflamış ve sararmış bir vaziyette görünce bu durumun nedenini sormuştur. ‘Aşk’tan dolayı böyle olduğu cevabını alınca, dualarının çoğunda, ‘Aşk’tan Allah’a sığınmıştır. Kısacası aşkta sarhoşluk,ölçüsüzlük, bilinç kaybı, körükörünelik ve kara sevda vardır. Bütün bunlardan dolayı ‘aşk’ kavramı, sağlam rivayetleri önceleyen ana kaynaklarda yer almamıştır. Hal böyleyken, dini teklifleri anlamaktan, öğrenmekten, öğretmekten, hayatın kötü gidişatına müdahale etmekten, zalimlerin zulmüne tepki vermekten, İslam’ın hayata hakimiyetini sağlamaktan ve dünyadaki aktif heva merkezli şirk düzeniyle hesaplaşmaktan aciz; şer’i teklifleri taşımaya gücü yetmeyen pasif ruhlu kişiler bu kelimeye sığınmışlar ve ilahi aşk içersinde olduklarını iddia etmişlerdir. Sığınmakla da kalmamış; her türlü yararlı çalışmaları yapan, ilim öğrenen ve öğreten, gece gündüz Allah yolunda cihad eden, ümmetin zihinsel sapmalara düşmesini ve ideolojik yapılanmalara kaymasını engelleyen, malıyla ve canıyla Allah yolunda feda olan Müslümanları küçük görmeye başlamışlardır. Günümüzde bu kimselerin tamamına yakınının ilahi aşkla bir ilgileri de yoktur. Aşkın bile sadece adını duymuşlardır. Bunların çoğu rahatsız, hasta ve kendilerini isbat etme çabasında olan kimselerdir. İlim adamı olamadıkları ve cihad yapmak da bedel istediği için, işe ulemayı ve mücahidleri yermekle başlamışlardır. Kendileri ise teklif almaktan her zaman kaçınmışlardır. Bunlar ne aşıktır ne de meczubtur. Sadece aşkın ve cazibenin adını duyup kendilerine sufilik geleneğinde yer edinmek isteyen derviş taklitçileridir. Gerçek derviş; her aradığını Kur’an ve sünnette bulan, iradesini sadece Allah’a teslim eden, yaptığı her hayırlı işi ihsan bilinciyle yapan marifet ehli kimsedir. İlmihal bile okumayan, Kur’an’ın bilgi dünyasından, sünnetin uygulama alanından nasibi olmayanın aşkla ne ilgisi olabilir?

[Dr. Mehmet Sürmeli]

‘Dinler Savaş ve Kargaşaya Sebep Olmuşlardır’

6420798145_4111f86a60_z

Dinlerin yeryüzünde fesat ve kargaşanın sebebi olduğu iddialarının tam anlamıyla olaya tek taraflı bakılmasından kaynaklandığını söylemek mümkündür. Üç büyük din açısından insanların ortak atadan yani Allah tarafından yaratılan ilk insandan geldiği inancının en temel kabullerden biri olduğu söylenebilir. Yani tüm dinlerin özünde insanlar kardeştir. Bu yüzden vahiy kaynaklı dinlerin haksız yere öldürmeyi, çalıp çırpmayı, adaletsizliği, hak ve hukuktan uzaklaşmayı tavsiye etmesi mümkün değildir. Dinler, insanların ortak noktalarda buluşup barış içinde yaşamaları ve her iki dünyaları için de gerekli olan şeyleri öğrenmeleri için çeşitli bildirimlerde bulunmuşlardır. Ancak insanoğlunun bozguncu yönünün bu gerçeği unuttuğu ve dinleri kendi istek ve tutkuları doğrultusunda kullanarak özünden uzaklaşmasına sebep olduğu da bir gerçektir. Bu sebeple herhangi bir kişi ya da toplumun yapmış olduğu bir hata, haksızlık yahut zulmün mensubu olduğu dine mâledilmesi söz konusu edilemez. İnsanlık tarihi boyunca işlenen suçların, zulüm ve baskıların dinsel temelli olduğunun iddia edilmesi de gerçeği yansıtmamaktadır. Zira bu durum dinlerin özünden değil, o dine mensubiyeti bulunan insanların bozukluklarından ve dini yanlış yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Hiçbir dinsel metnin; ‘Yıkın, yağmalayın, bozgunculuk yapın, haksız yere cana kıyın ya da fitne fesat çıkartın’ şeklinde emirlerde bulunduğu iddia edilemez. Tarih boyunca bazı insanların dini, nefsi arzularına alet etmeleri her din mensubunun zalim ve bozguncu olduğu anlamına gelmez. Aksine dünya tarihi boyunca dinlerin insanlığı medeni bir şekilde birliktelik içinde yaşamaya sevk ettiği görülür. Bununla birlikte dinlerin savaş ve kargaşa sebebi olduğunu iddia eden kimi çevrelerin örneğin Stalin’in yaptıklarına bakarak komünizmi suçlamadıklarını görürsünüz. Bu ise söz konusu kişi ve çevrelerin meselelere yönelik olarak çifte standart uyguladıklarını göstermektedir.

Tarihte dinsel ve mezhepsel bazı savaş ve anlaşmazlıkların yaşanmış olduğu bir gerçek olmakla birlikte esasen insanlık tarihindeki pek çok savaşın dinsel içerikli ya da mezhepsel anlaşmazlıklardan kaynaklandığının iddia edilmesi gerçeği yansıtmamaktadır. Makedonyalı İskender’in ordularıyla Hindistan’a kadar gitmesi de, Roma İmparatorluğu’nun geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurması da, Cengiz Han ve oğullarının Avrupa’ya kadar dayanarak karşısına çıkan her yeri yağmalaması da, dinsel nedenlerden kaynaklanmamıştır. Hatta Haçlı Seferleri olarak bilinen ve Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında gerçekleşen çeşitli savaşların da dinsel nedenlerden çok, siyasi ve ekonomik nedenlere dayandığı bilinmektedir. Dünya tarihinde en kanlı olayların yaşandığı I. ve II. Dünya Savaşlarıyla ilgili bazı verileri incelediğinizde, örneğin 1914’te Britanya ordusunda görevli olan 25 yaşın altındaki Oxford ve Cambridge öğrencilerinin dörtte birinin öldüğünü görebilirsiniz. Yine sadece Batı Cephesi’nde Fransızlar 1.6 milyon, İngilizler 800 bin, Almanlar 1.8 milyon, Amerikalılar 116 bin kayıp vermişlerdi. Bununla birlikte savaş yöntemleri de son derece acımasızdı. İki savaşta da zehirli gazlar kullanıldı. I. Dünya Savaşı’nda Almanlar bu yönteme başvurmuşlardı. İtalyanlar da II. Dünya Savaşı’nda sömürgelerine karşı bu barbar silahı kullandılar. İkinci dünya savaşında birincisinin aksine üniformalı askerler kadar siviller de öldürüldü. Almanya’daki 5.7 milyon Rus savaş tutsağının 3.3 milyonu öldü. 1959’a gelindiğinde bile Rusya’da her 4 erkeğe karşılık 35 ile 50 yaş arasında 7 kadın vardı. Charles Philips ve Alan Axelrod tarafından hazırlanan Encylopedia of Wars isimli kapsamlı çalışmada 1763 savaş listelenmiştir. Söz konusu 1763 savaştan sadece 123 tanesinin dini sebeplerle ilgili olarak sınıflandırılabileceği ortaya çıkmıştır. Dini sebeplere dayandırılabilecek 123 savaşın, listelenen 1763 savaşın yüzde 7’den azına, söz konusu savaşlarda öldürülen insan sayısının yüzde 2’sinden azına karşılık geldiği görülmüştür. Örneğin Haçlı Savaşları’nda 1 ila 3 milyon civarı insanın trajik bir şekilde can verdiği, yaklaşık 3 bin kişinin Engizisyon Mahkemelerince ölüm cezasına çarptırıldıkları yerde sadece I. Dünya Savaşı’nda yaklaşık 35 milyon asker ve sivilin anlamsız ve din dışı sebeplerle can verdiği görülmüştür.

[Emre Dorman, Dini Konularda Kendini Kandırmanın 40 Yolu, s. 175]

Gençlere Tavsiye

2003

Gençlere en başta tavsiyem şu: Bu dini kendi başınıza kitap okuyarak öğrenmeye kalkmayın. Kitap okumak insan olmanın sanki vazgeçilmez bir unsuru gibi. Oysa biz niye kitap okuyoruz? Bilgilenmenin bir vasıtası olarak kitap okuyoruz. Peki bilgilenmenin başka vasıtası yok mu? Var. Bizim geçmişimizde, kültürümüzde biz kitap okuyarak bilgilenmedik. Dinleyerek, bizatihi ağızdan ağza, kulaktan kulağa şifahi bilgi ve kültür nakli vasıtasıyla bilgilendik. İhtiyacımız kadar öğrendik, ihtiyacımızdan fazlasına itibar etmedik, ilgi duymadık. Çünkü ihtiyaçtan fazlasını öğrendiğiniz zaman o size bir yük olur, siz onun gereğini yapmak zorunda kalırsınız. Bizim geçmişimize bakın; insanlar iki gruba ayrılır. Âvam ve havas. Âvam kendi sınırını bilir. Fazla bilginin, fazla malumatfuruşluğun peşinde olmaz. Bir yanlış yaparım diye hep endişe eder. Yanlış bir şey söylerim, bilmeden bir pot kırarım, bir günah işlerim diye endişe eder. Onun için ihtiyaç duyduğu zaman gider, havas diye bildiği âlime sorar, velîye sorar, hocaefendiye sorar. İhtiyacı ne ise onu sorar, öğrenir ve döner gelir. Artık o insanın bilgilenme süreci burada bitmiştir. O amel etme sürecine bakar. Makbul insan çok bilen insan değildir. Makbul insan Allah katında az da olsa ihlasla, takvayla amel eden insandır. Tabii dengeler yerinden oynayınca, modern toplumda makbul insan kim oldu? Çok bilen insan, çok etiketli insan, çok maaş alan, çok tüketen insan oldu… Oturduğu zaman carcar konuşan, ahkam kesen, entelektüel kapasitesi yüksek insan makbul oldu. Bu yüzden okuma faaliyetinden önce diriltmemiz gereken bir metodun üzerine eğilmek lazım. Nedir o? Bir bilenden, Allah korkusuna sahip bir bilenden öğrenme usulünü, tarzını, metodunu ihya etmemiz lazım. Buna önem vermemiz lazım.

[Dr. Ebubekir Sifil, Genç Dergisi, Temmuz 2010]

Müslümanlığın Yegâne Zemini İslâmî İlimler

2868288357_d30bea71eb_b

‘Ümmet-î Muhammed’in modern zamanlarda kaybettiği en önemli şey nedir?’ sorusuna birçok açıdan farklı cevaplar verilebilir. Kanaatimize göre, ‘İslâmî ilimlerdir’ cümlesi, bu soruya verilebilecek cevapların tamamını ihata ve ihtiva eder. Kimileri bakımından sadece Kuran’a, kimileri bakımından da Kuran’a ve Sünnete doğrudan giderek ‘yeni’ ve ‘farklı’ bir Müslümanlık elde etmemiz gerektiği şeklindeki modern teklif ve telkine itiraz eder pozisyondaki kesimlerin önemlice bir kısmının fark edemeden düştükleri tuzak, söz konusu teklif ve telkinin ‘Kuran ve Sünnete doğrudan gitme’ kısmına itiraz etmeksizin, tehlikenin ‘yeni ve farklı bir Müslümanlık elde etme’ tavrından geldiği şeklindeki yanılsama kendini gösterecekti. Oysa geniş kitleler bakımından ‘Kuran ve Sünnete doğrudan gitme tavrının ‘yeni ve farklı bir Müslümanlık’ anlayışından başka doğurabileceği bir netice yoktu. İslâmî ilimler, Allah Teala’yı razı edecek sahih ve müstakim Müslümanlığın tek mümkün zeminidir. Bu, modern zamanlara kadar böyle olduğu gibi, modern zamanlarda ve sonrasında da böyle olacaktır. Zira Kuran ve Sünnet’in bize ‘ne’ dediğini ve ‘niçin’ dediğini ancak İslâmî ilimler zemininde tam anlamıyla kavrayabiliriz.

Modernite öncesinde Müslümanlar her türlü faaliyetlerinde olduğu gibi ilmi çalışmalarında da münhasıran Allah Teala’nın rızasını tahsili amaçlarken, modern zamanlarda bu durum keskin bir dönüşüme uğradı. Modern dönemde Müslüman – İslâm ilişkisinde dünyevî beklentiler – endişeler belirleyici olunca ve dünya algısı da hemen tamamen Batı patentli değer yargılarının ve düşünce kodlarının eksenine oturunca ‘Allah rızası’ kavramı yerini ‘saadet beklentisine’, ‘çağdaşlaşmaya’, ‘küreselleşmeye’ bıraktı. Modern zamanlarda ‘bilgi’ akla hemen tamamen insan aklının ürettiği, fizik alemin kuralları üzerinde deveran eden bilgi geldiği için, hakikatin bilgisinin tekabül ettiği alan; hurafe, şüphe, tarihsellik, eskimişlik, telkinsizlik… çağrışımları eşliğinde karşılanır hale gelmiş bulunmaktadır. İşin düşündürücü yanı, bu algı durumunun sadece Din’e mesafeli duran kesimlere ya da Oryantalistlere değil, aynı zamanda uğraşı alanı olarak İslâmî ilimleri seçmiş kimse ve kesimlere de hakim olmasıdır. ‘Adem’e bütün isimleri öğretti’ ayetinin, varlıkların ‘kendilerinin’ mi, ‘isimlerinin’ mi, bunlarla birlikte, onlarla muamelenin ne şekilde olması gerektiğinin mi öğretildiğini anlattığı hususunda ehl-î tefsirin ihtilâfı malumdur. Bu ihtilafta tarafların hangisinin haklı olduğunu söylersek söyleyelim sonuç değişmeyecektir. İnsanlığın atasındaki ilk bilgi ‘elde edilmiş’ bir bilgi değil, ‘verilmiş’ bir bilgidir; yani ‘kesbî’ değil ‘vehbî’dir.

Bir noktayı açıkça ortaya koyaylım: İslâmî ilimleri tedvin eden ulemanın ne Ümmeti kalkındırmak ve ileriye götürmek gibi bir derdi vardı, ne de ‘çağa ayak uydurmak’ tarzında bir hedefi. Onların münhasıran ‘Allah rızasını tahsil’in peşindeydiler. İnsan bu temel hedeften saptığı takdirde elde edeceği şey her ne olursa olsun netice ‘hüsran’ olur! Ve bu temel hedefe vusul müyesser olduğunda izzet de onu takip eder, riyaset de diğer garizî beklentiler de… İlahi bilgi ile Nebevî bilgi arasında inkarı mümkün olmayacak bir bağ vardır ki, bu bağ, vahyin insanlık alemine bihakkın tebliğinin hem biricik yolu, hem de biricik garantisidir. Peygamberlerin görevi sadece aldıkları vahyi insanlar sözel olarak bire bir aktarmak değil, aynı zamanda vahyin murad-ı ilahi doğrultusunda nasıl anlaşılacağını ve hayata aktarılacağını bizzat göstermektedir. Peygamberlerin ‘itaat’ mercii kılınmasındaki hikmet bundan başkası değildir. Peygamberlerin ve Efendimizin (sav) vahyi insanlara sadece tebliğ etmekle muvazzaf olduğunu, onun dışında vahyin hayata intikali noktasında herhangi bir sorumluluklarının bulunmadığını söyleyenler bu noktada önemli bir açmazla karşı karşıyadırlar. Zira Kuran, gerek Efendimizin gerekse diğer peygamberlerin, insanlara kendilerine ‘itaat’ ve ‘ittiba’ etmelerini söylediklerini haber vermektedir. Burada tebliğ edilen metin yanında, tebliğ eden peygambere ittibanın ayrıca ve bilhassa vurgulanmış olduğuna dikkat etmek gerekir.

İmam el-Gazali İslâmî ilimlerin tahsilindeki niyet ve maksada değinirken son derece önemli bir noktanın altını çizer: ‘Eğer dersen ki, Allah Teala’nın rızasından başka bir amaçla öğrenilmesi haram olan ilimler belli ilimler midir, yoksa herhangi bir ilim de bu kapsama girer mi?’ Derim ki; Bu, münhasıran ibadetler cümlesinden olan dini ilimlere mahsus bir hükümdür. Tıp, Matematik gibi dini ilimler cümlesinden olmayan ilimlerle şöhret ve servet kazanmayı amaçlamak haram değildir. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Usul, Kelâm gibi ilimlere gelince, Allah Teala’nın rızası dışında başka bir maksada ulaşmak için öğrenilmesi caiz değildir.’ Bid’at ehlinin Akâid / Kelâm konusunda ürettiği bilginin, Efendimizden ve Sahabe-î Kiram’dan gelenlerle örtüşmemesi, ‘meşruiyet’ probleminin temelini oluşturmaktadır. Gerek Kuran’ın ilgili ayetlerinin delaletinde, gerekse Sünnet’te sabit hususların kabulünde problem arz eden bid’at duruşlar, bid’at ehlinin ürettiği bilginin temelde ‘bidattan kaynaklanan bilgi’ olduğu gerçeğinin altını çizer. Bid’at ehlinin ürettiği bilginin karakteristik vasfını dikkate aldığımızda önümüze çıkan gerçek şudur: Bid’at ehli bakımından bid’at bilginin neticesi değil, bilgi bid’atin neticesidir. Bir diğer deyişle bid’at ehli söz konusu olduğunda bilgi üzerine kurgulanan bid’atten değil, bid’at üzerine kurgulanan bilgiden bahsetmek doğrunun ifadesi olacaktır.

[Dr. Ebubekir Sifil, Rıhle Dergisi 13. Sayı]

Kadınlarımızı Kim Açtı?

tumblr_mmesk5rCVv1sq8j1mo1_1280

Yüz açıp kapamak meselesi aleyhinde galeyana gelen Müslüman kamuoyunu şaşırtmak için Cemal Hoca’nın kaçamak noktasıdır. Başı sıkıştığından kendisine itiraz eden saf ulemayı yüz açmak meselesine doğru çekip götürüyor ve kavga yeri orası imiş gibi sözü idare ediyor. Bu hâl Müslüman memleketlerinde eskiden de var idi diyor ve itiraz edenleri haksız çıkarmaya kalkıyor. Halbuki meselenin münakaşası Mustafa Kemal inkılabı üzerine çıkmıştır. Ve o inkılabın mucip olduğu kadınların açılması bambaşka bir şekilde olduğu gibi bu inkılabı tasvip edenlerce matlup olan da, kadınların o şekilde inkişaf etmeleridir. Türkiye inkılabı lehinde propaganda yapan Cemal Hoca memleketine böyle bir teceddüd aşılamak istiyor.

Ankara hükümetinin Türk kadınlarını sosyal durumları itibariyle tamamen Avrupa kadınlarına benzetmek ve erkeklerin arasına kapıp salıvermek istediğini, haremlik selamlık engellerini bertaraf ettiğini, İslam hanelerinde pencere kafeslerine varıncaya kadar cebren kaldırdığını Cemal Hoca biliyor. Avrupa kadınlarının açıklıkta erkeklerden farklı olmamaları şöyle dursun; kol, bacak, göğüs, omuz gibi erkeklerde açılması mutad olmayan ve belki hatır-u hayale gelmeyen birçok âzânın Avrupa kadınlarında erkek bakışlarına açık olduğunu da biliyor. Ankara hükümetinin arzusuna ve her vasıta ile çalıştığına nazaran Türk kadını da işte böyle olacak. Bir kısmı olmuş. Olmayan ve ekseriyeti haiz olan mütebakisi de zahirde kendilerine hürriyet veriliyor, hürmet ediliyor davası altında ister istemez bu yola sevk edilecektir.

Alem-i İslam’a Türkiye yoluyla ithal edilmek istenen yeni fitnelerin en mühimlerinden biri de eski Müslümanların ev bark yıkımı tabir ettikleri bu açık aile hayatıdır. Bosna’nın İslam aileleri de aynı yenilik yoluna süluk ederek aynı derecede açılsınlar mı, açılmasınlar mı? Balolarda ve dans salonlarında Müslüman haremleri namahrem erkeklerle sarmaş dolaş olsunlar mı, olmasınlar mı? Yeni Türkiye’yi mehd eden Cemaleddin Efendi’nin Bosna Müslümanları ile yapmak istediği gizli pazarlığın manası budur. Din-i İslam’da tesettür var mıdır yok mudur tarzındaki meseleyi, kadın yüzü mahrem midir değil midir şekline sokarak hastalığını bazen uzvî bir tabir altında gizleyen, bir taraftan da ‘Evlerinizde oturun; eski cahiliyet kadınları gibi güzelliklerinizi hariçte teşhir etmeyin’ ayetinin ezvac-ı tahirat hakkında nazil olduğunu söyleyerek diğer İslam kadınlarının örtünmeden azade olduklarını belli belirsiz vurgulamak suretiyle bazen de dilinin altındaki maksadını açığa vurduran Reisü’l-Münafıkînin ulema ile tesettür kavgasına girişmesinin manası budur.

Yukarıda da ima ettiğimiz vechile kadına erkeklerden farklı bir hususiyet vermedikten başka kadını erkeklerden çok fazla açarak ona sıfırın altında bir hususiyet verdiği malum olan Avrupa medeniyetinin mizac-ı İslam’a en ziyade uymayan ve kendi ukala ve hükemasını bile çoktan nedamete sevk eden bu kadın hayatı meselesinin Avrupa medeniyetinin en fena tarafı olduğu da malum olmak lazım gelir. Halbuki Müslümanlar arasında Garp medeniyetinin çığırtkanlığını yaparak bizim ile kanlı bıçaklı mücadelelere girişen içimizdeki müceddidlerin ve inkılapçıların en birinci maksadı da Garp medeniyetinin kadın vaziyetine ve aile hayatına taalluk eden yıkıcılık tarafıdır. Onlar şimdiye kadar umumi hayatta ayrı duran kadınlarımızla erkeklerimizi karma bezm-i sefa alemlerinde birbirlerine yaklaştırmak ve kucaklaştırmak istiyorlar. İzdivacın manası çiftleşmek olduğuna göre karı koca arasında hususi bir izdivaç olduğu gibi umumî eğlence gecelerinde de hafif tertipte bir umumî izdivaç kabul edilsin diyorlar. Biz bunu kabul etmiyoruz. Aramızdaki anlaşamamazlığın en derin uçurumu burasıdır. Yoksa Avrupa terakkiyatını, terakkiyat-ı fenniyesini kim istemez? Bu hususta medeniyet taraftarı görünen sahtekârların teşvikine ihtiyacımız yoktur.

[Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışları, s. 74]

Türkçenin Barbarlıkla İmtihanı

1401184703_a16bd778b6_o

Hafızamızı bir TV alıcısı gibi düşünelim, kelimeleri de o alıcının kanalları. Ne kadar fazla ise alıcınızı kanal sayısı, dünya ile bağınız o derece artar. 50 kanallık bir TV alıcısı ile 500 kanallık alıcı alıcı arasındaki farkı göz önüne getirelim ve 100 yıl öncesinde kelime dağarcığı itibariyle İngilizce’ye meydan okuyan Türkçe’nin kelime ata ata, terim tasfiye ede ede ve en kötüsü de ‘tilcikler’ uydura uydura içine düşürüldüğü karmaşayı düşünelim. James Redhouse’nun ilk baskısı 124 yıl önce yapılan Türkçe İngilizce Sözlüğü’nde İngilizce ile boy ölçüşen dilimiz sözde Türk Dil Devrimi ile yolunmuş kaza dönerken İngilizce aynı sürede semirdi, yayıldı ve dünyanın en geniş vokabülerine sahip dili haline geldi. Biz Türkçe’den kelime atarken İngilizler topladı. Mesela Koreceden tam 4 bin kelime almakta mahzur görmediler.

Dünyanın en akıllı yöneticileri bizim başımızdakiler olmalı ki, herkes dilini zenginleştirmeye, alıcısının kanal sayısını çoğaltmaya bakarken bizimkiler tasfiyeyi, atmayı ve uydurmayı marifet, pardon modernlik zannettiler. İngilizce’de debate, discuss, argue, contest gibi kelimeler fazlasıyla Osmanlıca’da mevcutken (münakaşa, münazara, müzakere, mübahese) hepsini bir tartışma çuvalına tıkarak teke indirgemenin Türkçenin lehine olduğunu söyleyebilmek için akıl lehimlerini gevşetmiş olmak gerekir. Ahmet Haşim ‘Melali anlamayan nesle aşina değiliz’ diyordu, bugün melal kelimesini anlayana ‘aşk olsun’ diyecek haldeyiz. Tahribat bununla da sınırlı değil. TDK Başkanı Mustafa Kaçalin’in vurguladığı gibi tasfiye ve uydurmalarla bir ‘dil’in yapısı bozuluyor, bozulmanın maliyeti anlama yeteneğinin dumura uğraması oluyor. Anlam belirsizse o dili konuşanların zihinleri de belirsizliğe mahkumdur. Böyle bir dille üretilen kültür ve fikir de sarsak, dirilikten yoksun ve muğlaklıktan aslan payını almış demektir. Heidegger’in dediği gibi biz dili konuşmayız, dildir bizim aracılığımızla konuşan. Türkiye’de sözde Dil Devrimi’nin kasıtlı ve barbarca müdahaleleri yüzünden Türkçenin bizim ağzımızdan Yunusça konuşması da mümkün olamamış, silahlarını evde unutmuş bir cengâver gibi savaş meydanında kalmıştır. Kaldı ki, Atatürk ile İnönü ile avenesinin dile müdahalesi Türkçeyle sınırlı kalmamış, Kürtçe gibi milyonların konuştuğu bir dili hafızalardan silme ve Ermeniceyi unutturma başarısıyla da şereflenmişlerdir.

[Prof. Dr. Mustafa Armağan, Derin Tarih, Eylül 2014]

SAMED Medresesi Dersleri Başlıyor

10599367_771081269602085_290224085452797435_n

Müslüm Gündüz ve Fadime Şahin Olayı

maxresdefault

28 Aralık 1996 günü, Aczmendi tarikatı şeyhi olduğunu söyleyen Müslüm Gündüz ile Fadime Şahin, Kadıköy’deki bir evde basılmışlardı. Bu olay üzerine medyada öyle bir fırtına koparılmıştı ki, neredeyse sakallılar sakalından, başörtülüler de başörtüsünden utanır hâle gelmişlerdi. 28 Aralık 1996’da yaşanan olayın böylesine büyük bir etkiye yol açmasının nedeni, daha önce yıllarca bunun altyapısının ince bir işçilikle hazırlanmış olmasıydı. Müslüm Gündüz şayet hiç tanınıp bilinmeyen bir insan olsaydı, onun bu şekilde basılmasının herhangi bir haber değeri de bulunmayacaktı. İnsanların gündemini de belki sadece bir gün meşgul edecek, ertesi gün hem ismi hem de cismi unutulup gidecekti. Oysa M. Gündüz, televizyon ekranlarına çıkartılıp tartışmalarda taraf olarak ‘pazarlanmış’, Aczmendi olduklarını söyleyenlerin dikkat çekmek için gereken bütün aksesuarları eksiksiz taşıyan toplu gösteri ve seyahatleri medyada sürekli gündemde tutulmuştu. M. Gündüz’ün bizzat kendisinin kıyafeti, renk konusundaki özel duyarlılığı ve elindeki tuhaf âsâ da, onun bembeyaz dişler arasındaki tek siyah çürük diş gibi hemen göze batmasını sağlıyordu.

O sıralarda çalışma arkadaşlarıma, Müslüm Gündüz’ün bir ‘özel imalat’ olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Bununla birlikte, benim değerlendirmelerim çevremdekilere o zaman belki de pek fazla inandırıcı gelmiyordu. Çünkü toplumdaki genel eğilim farklıydı, o kadar ki, mesai arkadaşım Bahadır Celepoğlu, Marmara FM’den İshak Aslan’ın İsmet Özel’le yaptığı kişisel sohbetlerinde bu konuyla ilgili olarak söylenenleri bana aktarıyordu. İsmet Özel’e göre, Türkiye’deki tavizsiz gerçek müslümanlar Aczmendiler’di. Bana göre ise, Aczmendiler, her şeyden önce ne yaptıklarını bilmeyen insanlar durumundaydılar. Nurculuk’tan bir tarikat üretmeleri ise tam bir hokkabazlık ve sahtekârlıktı. O gün için, Müslüm Gündüz’ün sadece, insanların saflığından istifade eden bir istismarcı olduğunu, onu meydana sürenlerin de salt mevcut potansiyeli yanlış mecralarda zâyi etmeyi hedeflediklerini düşünüyordum. Ancak olay, müslümanlardaki potansiyelin sahte bir mecrada heder edilmesinden çok daha büyük bir anlam taşıyordu. Bunu fark edebilmeyi ancak 28 Aralık 1996 günü yaşanan basılma hadisesinden sonra başarabilmiştim. Gerçekte Aczmendiler, İslâmî (ya da İslâmcı) kesime karşı yürütülen acımasız bir psikolojik savaşın ya da saldırının bir silahı olarak üretilmişti. Çünkü Türkiye’deki İslâmî oluşumlar, son tahlilde dört ayrı ana gruba ayrılıyorlardı: Erbakancılar, Nurcular, Tarikatçılar ve Radikaller. Müslüm Gündüz, hem Nurcu, hem tarikatçı, hem de radikal olduğunu ileri sürmek ya da göstermekle, o sıralarda, neredeyse bütün bir İslâmî kesimin prototipi haline gelmişti. Öyle ki, hem Nurcular’ı, hem tarikatçıları, hem de radikalleri temsil ettiği iddiasıyla ortaya çıkabiliyordu. Bu yüzden, onun 28 Aralık 1996 günü Fadime Şahin ile basılması, onun şahsında bütün bir İslâmî kitlenin imajının yerle bir olmasına yol açmıştı. Oysa bundan yıllar sonra, ondan daha zekî, eğitimli ve kültürlü olan Hüseyin Üzmez’in benzer bir olay yüzünden tutuklanması, sadece yazılarını yayınlattığı Vakit Gazetesi için imaj sorununa neden olmuştu.

[Dr. Seyfi Say, Geçmiş Zaman Olur Ki Melali Cihan Tutar, I]

Bir Deniz Kazası

cruise-ship-accident1

Zâhid el-Kevserî İstanbul’a dönüşü esnasında çok ciddi bir deniz kazası geçirir. Bu sırada mevsim kış olduğu için kara yolu ile gitme imkanı yoktur. Deniz yolunu tercih eder. Uygun bir vasıta bulamaması üzerine önce memleketine gitmeyi, havaların düzelmesine müteakip de İstanbul’a geçmeye karar verir. Ancak bindiği teknenin denizin dalgalarına mağlup olması sonucu denizin sularına gömülürler. Bu anı kendisi şöyle tasvir eder; ‘Demek, boğularak ölmek bu kadar kolay oluyormuş. Daha zor ve şiddetli olacağını zannederdim.’ Sahilde bulunanların müdahalesi ile öldü zannedilen Kevserî, kendine getirilir. Bu kaza onun hayatında önemli bir yer teşkil eder. Birincisi, o, bu kaza esnasında denizin derinliklerine gömülen çok kıymetli yazma eserlere üzülmekten dolayı kurtulduğuna sevinme fırsatı bulamamıştır. Bu durum onun ilmî şahsiyetine dair çok önemli bir fikir vermektedir. İkincisi, Ali Ulvi Kurucu Bey’den nakledildiğine göre, Kevserî, bu kazaya kadar unutma nedir bilmediğini ifade edermiş. Bir şeyi hafızasına alabilmesi için onu bir kere nazarı dikkatle görmesi kifayet edermiş. Ancak, bu kazadan sonra, eski durumunun kendisinde kalmadığını söylermiş. Buna rağmen ne kadar kuvvetli bir hafızaya sahip olduğu, yirmi hatta otuz yıl evvel kütüphane mahzenlerinde görüp mütalaa ettiği yazma eserleri gözlerinin önündeymiş gibi tavsif etmesinden de anlaşılmaktadır.

[Necdet Yılmaz, Muhammed Zâhid el-Kevserî Hayatı – Eserleri – Tesirleri]

‘Ateşleri Birbirini Görmesin’

Fire_by_todd587

Efendimiz, Hâlid b. Velid (ra) komutasında küçük bir askeri birliği Has’am kabilesi üzerine göndermişti. Kabileden İslam’a henüz girmiş birkaç kişi Müslüman askerleri görünce müslüman olduklarını göstermek amacıyla secdeye kapandılar. Müfrezede bulunanlar onları da müşrik zannedip, kendileri için secde ettiklerini düşüncesiyle öldürdüler. Ancak daha sonra onların Müslüman olduğu anlaşıldı. Efendimiz, öldürülenlerin ailelerine yarımşar diyet verilmesine hükmetti ve ‘Ben müşrikler arasında ikamet eden müslümandan beriyim’ buyurdu. Sahabîler sebebini sorduklarında son derece kısa ve beliğ bir cümleyle mukabele etti: ‘Ateşleri birbirini görmesin.’ (Ebu Dâvud – Tirmizî – Tâberanî) Ulema bu hadisi şerh ederken ‘ateşleri birbirini görmesin’ kısmını Müslümanların bir arada yaşadığı müşrikten etkilenmesi ve ona mahsus hallerle hallenmesi şeklinde açıklamıştır. (Ali el-Kari, Mirkâtu’l-Mefatih)

[Dr. Ebubekir Sifil, Rıhle Dergisi 11. Sayı]