İslam’ın Kızı İffet Çağı Seninle Başlayacak

69528_10151529834199142_2065154499_n (1)

Bu mektubu mana planında kaybedilen bir mücadelenin ardından yazıyorum. Dinimin, ırzımın, iffetimin mahfazası da, muhatabı da sensin diye, sana yazıyorum. Bütün mahrem noktalar sende saklı, sen açılırsan, sen sokağa dökülürsen, Allah’ın örtünmeyi emrettiği bütün değerler de açılır, mahremiyetimiz ayaklar altında kalır. Hayâdan yüzü kızardığında ‘Açıl kızım utanma, moda hürriyettir’, İslam kıyafeti giydiğinde de ‘Bu ne hâl kızım! Çuvalları giymiş, kocakarı olmuşsun’ diyenler gerçekte seni kuzu gibi gören kurtlardan daha vahşidir. Ah bir bilsen, sınıfında ya da işyerinde arkadaş kabul ettiğin erkekler kendi aralarında sana dair neler konuşuyorlar. Eğer kuzu olsaydın kurtlardan uzak durur, kendini korurdun. Fakat ailen seni o masum halinle kurtlardan daha acımasız istismarcıların içine attı. Kurt kuzudan sadece etini ister, erkeklerse senden iffetini istiyorlar. Kafede sohbet ettiğin, kulüpte kahve içtiğin, babana da ‘sınıftan, işten arkadaş’ diye tanıttığın her delikanlı en güzel, en çekici hallerinle senle baş başa olmayı hayal eder. Sen belki işi, belki de dersi konuşurken o senin farklı hallerini düşünür. Erkek erkeğe oturduklarında senden, bakışından, oturuşundan kime yâr oluşundan söz eder. Eğer bir duysan erkeklerin neler konuştuklarını bir daha onların yüzlerine bakmaya bile tahammül etmez, ortamlarına girmemeye yemin ederdin.

Yıkılırken, yıktığın kadınlar da olacak. Senin şeriat sınırlarını zorlayan o konuşmaların kim bilir hangi erkeği evinden koparak, hangi yuvayı dağıtacak? Üç cümleyle ifade edilecek meselede neden derin derin tahliller yapar, soluksuz konuşmalar irad edersin? Bil ki muhatapların muhtevaya değil, sana ve ses tonuna meftun. Çünkü bütün erkekler bir kadını, kadını dinlediği gibi dinler. O bakışta ya da dinleyişte ne muhteva, ne vizyon ne de misyon bir mana ifade eder. Erkeklerin bir kadında sadece edep ve ahlak aradıkları iddiasına kanma. Seni sadece bir öğrenci, bir mesai arkadaşı, bir amire, bir memure olarak gördüklerini söylemelerine de aldanma. Erkekteki her gülmenin, her ikrarın, her iltifatın arkasında saklı niyetler vardır. Aslında bütün ameliyeler o saklı niyetin girizgâhıdır. Eşlerine cevap vermekte zorlananlar neden sana dakikalarca iltifatkarane konuşurlar, düşünmedin mi? İltifatlar beşeriyetin ‘mezalik-ı akdamı’dır. Bir anda kelamın sihrine kapılıp akli ve ruhi muvazeneni kaybeder ve sonra bir ömür boyu ruhunda ızdırap, alnında kara bir leke taşırsın. Sen günahınla baş başa kalır, ‘arkadaşım’ dediğin o mücrim ise senden sonra başka ayakları kaydırmak için yeni ikrar ve iltifat cümleleri kurar, yeni avlara çıkar, yeni kurbanlar arar. Sefih ruhlu erkeklerle Mart kedileri gibi dolaşan aşufteleri evlerine dönmeye ikna etmeden bu hayata mani olamazsınız. Onlar da evlenmeli, onlar da eş olmalı, onlar da çocuk büyütmeli. Bunu siz yapacak, onları siz ikna edeceksiniz. O kadınların yüreklerine hayâ mayasını vurabilirseniz, şehvet pazarı boşalacak, evlilik müessesesi canlanacak. Himmet ediniz, evde kalmış kızlara da yuva kurma kapısını açınız. Eğer bugün pek çok evde evlenemeyen kız varsa bunun baş mesulü evlilik müessesesini yıkan ünlü (!), ünsüz kadınlardır. Kadınlar zayıflattı evliliği… Onlar sebep oldu iffetli kızların evde kalmasına…

Anadolu şehirlerinde gözü nâmahreme değmeyen kaç bin kız babasının evinde müstakbel eşini beklerken, kariyer yapan erkekler onlarla evlenme yerine evsiz ünlülerle dost hayatı yaşamayı tercih ediyor. Eğer siz konuyla edibe, şaire, muharrire, alime, mürşide kadınları harekete geçirmiş, bu noktada sempozyum panel konferans dahil her nevi ilmî, siyasî, içtimai çalışmaları yapmış aşuftelere de ‘Ey kadınlar! Güzelliklerinizi erkeklerin ayağına dökerek, mesud yuvaların kurulmasına mani olmayınız’ deseydiniz erkekler ‘dost’ kadın bulamayacak, mecburen ‘eş’ kadınla aile kuracaklardı. Sizi tarihinizden, dininizden uzaklaştıran bu yapılanmayı görün artık. Tesettürünüzü santim santim açarak iffetinizi çiğneyenlere muhabbet izhar etmeyiniz. Sen açıldıkça, sen tesettürü modaya uydurdukça, küfür yobazları bayram yaptı. ‘Çağdaşlık işte bu’, ‘Açıl kızım utanma bu devrin modasıdır’ dendi. Bu gün öyle bir noktaya gelindi ki bu hali ne Yahudilik, ne de Hıristiyanlık kabul etmekte. Hayvandan daha aşağı hayatı yaşamanın adı çağdaşlık oldu. Hayvanlar arasında bile kıskançlık duygusu; mesela iki öküz bir ineği sahiplenmek için kıyasıya mücadele eder. Sahillerde eşlerini soyup erkeklere gösterenler o hayvanlardan daha aşağı bir hayata mahkûm değil midir? Gece kulüplerinde, gazinolarda sarhoş kusmukları arasında eşlerini dansa kaldıranları, resmi bayramlarda kızını bir erkekle göğüs göğse dans ederken seyreden babaları insaniyetin hangi özelliğiyle anlatacaksınız?

Kadını sömüren bütün yaşam şekilleriyle savaş. Karma eğitimle, karma iş hayatıyla, misafirlikteki karma oturmayla, karma tatille, karma ziyafetlerle, kızlı erkekli imtihan meclisleriyle, sokaktaki erkeklere daha güzel görünmek için örtünenle, evine gelen misafir erkekleri karşılamayla, kadını onlara hizmet ettiren anlayışla, kadın erkek tokalaşır diyenlerle, başörtüsünü daraltıp bez parçasına çevirenlerle usanmadan mücahade et. Unutma ki, Allah Teâlâ seni kadın, erkeği de erkek olarak yaratmıştır. Her birinizde diğerine karşı güçlü bir meyil vardır. Bütün dünya bir araya gelse bu meyli değiştiremez; iki cinsin birbirini tahrik eden hususlarını ortadan kaldıramaz, onları eşitleyemez. Unutma! Karma hayatın çağdaşlık olduğunu söyleyenler dünyanın en yalancı topluluğudur. Onlar karma eğitimi ya da karma hayatı kadınla aynı ortamda bulunmaktan keyif aldıklarından dolayı savunuyorlar. Yoksa onlar da biliyorlar fabrikada kadına iş alanı açmanın onun zarafetine ihanet olduğunu! Evet, onlar göz ve gönül zevklerini tatmin etmek için karma hayatı istiyorlar. Bunu söylemeye cesaret edemediklerinden konuyu apayrı bir mecraya taşıyıp çağdaşlık, ilericilik üzerinden tartışıyorlar. Kendi eşleriyle birkaç cümle kurarken yorgun olduklarını söyleyenler, seninle saatlerce konuşmaktan usanmıyorlar, neden? Seni ‘sevgililer günü’ ile eş olmaktan, anne olmaktan uzaklaşmaya çağıran, fuhşu meşrulaştırarak ailene kasteden canilere daha ne zamana kadar itibar edeceksin? Dön gel artık. Seni asırlık hayat tecrübesi olan deden, burnunu göstermekten utanan babaannen, müstakbel eşin, iffetinle iftihar edecek çocukların ve bütün bunlardan öte seni Rabbin çağırıyor.

[Halit İstanbullu, Hüküm Dergisi, Haziran 2014]

İlim Dergisi’nin 7. Sayısı Çıktı!

ilimdergisi7-kapak

Kadının Araba Kullanması

sürücü

Dinimizce bir kadının araba kullanması yasak değildir ve bunun bir mahzuru yoktur. Zaten araba son asırlarda çıktığı için, klasik fıkıh kitaplarında bunun hakkında bir hüküm bulamayız. Evet, kadın araba kullanabilir. Ama meseleyi birkaç açıdan ele alıp irdelemekte fayda vardır. Yani kadının araba kullanmasının caiz olması başkadır, kadın araba kullansın veya kullanmasın demek başkadır. Bir kere kadın araba kullanmak için yaratılmamıştır. Yani bir aile yapısı içinde ailenin iki rüknü olan kadın ve erkeği ele aldığımızda şu önemli hususla karşılaşıyoruz: Bir evde, biri anne diğeri de baba olmaya namzet iki aday vardır. Bunlar beraber bir yapıyı oluşturacaklardır. Öyleyse, aralarında bir iş ve rol taksiminin olması gerekir. Meseleye bu açıdan baktığımızda, yani bir vazife taksimi yapmaya kalktığımızda kime ne düşer öncelikle bunu düşünmek lazım. Diğer bir ifadeyle, meseleyi insan fıtratı ve tabiatı açısından ele alıp kadının bir şefkat kahramanı olmasının yanında rakik ve ince kalpli bir yapıya sahip olduğunu hesaba kattığımızda acaba kadın için düşünülebilecek en öncelikli ve semereli görev ne olmalıdır, bunu düşünmeliyiz. Eğer ortada yapılması gereken bir iş varsa vazife taksimi içinde bu işi kime vereceğimizi iyi düşünmeli ve ona göre bir tavır almalıyız. Böylece işleri, cinslerin fıtratlarına göre ayırmak suretiyle en iyi neticeyi almış oluruz.

Diğer yandan bir kadının araba kullanabilmesi için ehliyet alması lazımdır. Günümüz şartlarını da hesaba katacak olursak, bu işlerin halledilmesi için kadının birçok dini konuda taviz vermek zorunda kalacağını görürüz. Çünkü ehliyet alabilmesi için araba kullanmayı öğrenmesi lazım. Bunun için de birinin kontrolünde bu iş için çalışma yapmalıdır. Dolayısıyla bu süreçte bir bayanın birçok erkekle haşir neşir olması kaçınılmaz olmaktadır. Hatta ehliyetini alıp trafiğe çıktığında da bu durumun başına gelme olasılığı oldukça yüksektir. Kaza, arıza gibi durumlarda birçok yabancı erkekle muhatap olmak zorunda kalacaktır ki, bu dinimiz açısından sakıncalıdır. Hele hele bir kadının, kocasından habersiz bu türlü diyaloglara girmek zorunda kalması, bir aile saadeti açısından ne kadar doğrudur, düşünmek lazım! Burada üzerinde durulması gereken diğer bir husus da tesettürdür. Çünkü kadın, yabancıların arasına çıktığında dinimizin istediği ölçüde giyim kuşamına dikkat etmelidir. Yani araba da kullansa kapatılması gereken yerleri kapalı olmalıdır. Bu durum ise çoğu zaman şoförlük yapan bayana sıkıntı verir. Hatta bazen bu hal içindeyken tesettüre tam riayet edebilmesi zorlaşır. Meselenin bir de günümüz şartları içinde kadının emniyet ve güven içinde bulunması durumu vardır ki, üzerinde durulması gerekir. Yani günümüzde bir bayan hiç rahatsız edilmeden rahat bir şekilde arabasında yolculuk yapabiliyor mu? Burada kadının bir sefer mesafesi uzaklığa yalnız başına arabayla gitmesinin caiz olmadığının da hatırlatılması gerekir.

Netice olarak bir kadın, eğer ihtiyaç ve zaruret varsa, dinin emirlerine riayet ettiği takdirde araba kullanabilir. Yani bir yerlere gitmesi gerekiyor, ancak kendisini götürecek bir mahremi bulunmuyorsa veya çok sıkışık halde bulunan belediye otobüslerine binmesi gerekiyorsa, tabii ki bu durumlarda kadın arabasına binecek ve gitmesi gereken yere gidecektir. Ancak bunu hiçbir zaman başkalarına caka satma veya hava atma olarak yapmayacak ve dünya sevgisinden, lüksten uzak bir ruh haletiyle yapacaktır. Kalbine bu türlü dünyevi duyguların geldiği her an istiğfarda bulunacaktır. Esasen bu son durum erkekler için de geçerlidir.

[İlmî Heyet, Kadın ve Aile İlmihali, s. 585]

O Ucube Ansiklopediyi Camilerden Kaldırın!

maxresdefault

‘İhlas’ gibi İslamî bir kavramın ardına sığınarak holding olan gurup, Müslümanlardan ‘Sizin de bir televizyonunuz olsun’ diye yardım toplamıştı. Bu yardımlarla TGRT televizyonu kurulmuştu. Gariban Müslümanlar Bizim de bir televizyonumuz olacak diye ne fedakarlıklara katlandılar, bir bilseniz. Örnek istiyorsanız, alın önceki bir yazıma gelen onlarca benzeri mesajdan sadece biri. Samsun Tekkeköy’den Zeki Selen Beyefendi yazıyor: ‘Bugünkü yazınızı okudum, teşekkürler. Malesef o malum TV için üç yıllık gazeteyi peşin alan bir öğretmenim. 1990’da salya sümük izliyorduk, Allah’ım bize bu güzel günleri de gösterdin diye ellerimiz duada idi. Ahmaklığı kabul etmiyorum, biz haklıydık, susamıştık, yalnız bizim susamışlığımızı mal devşirmeye dönüştürenlerin dünya ve ahirette zelil olması için Allah’ımıza havale ediyoruz, hakkımızı helal etmiyoruz. Gör bak neler olacak…… tı…. oldu da….’

Basında, Enver Ören’in, Müslümanlardan toplanan parayla kurulan TGRT’yi, Rupert K. Murdoch adlı Yahudi medya patronuna sattığı haberleri yer aldı. Yasal olarak yabancıya satış mümkün olmadığı için, bu satış yerli bir ‘emanetçi’ üzerinden yapılmış. Murdoch, dünyanın her tarafında onlarca televizyon, gazete ve dergisi olan bir basın tröstünün sahibi. Soros nasıl ki ABD’nin İslam’a karşı savaşının mali ayağını yürütüyorsa, Murdoch da medya ayağını yürütüyor. Bu savaşın çelik çekirdeği olan Neo-Con takımıyla birlikte çalışıyor. Aynı guruba ait olan Türkiye Gazetesi’nde ‘Bir Bilen’ rumuzuyla yazan merhum emekli Albay ve şeyh Hüseyin Hilmi Işık, ‘Saadet-i Ebediye’ adlı kerameti kendinden menkul ilmihalindeki ölçülere uymayan Müslüman alimleri, aydınları ve yazarları ‘İngiliz ajanı’ ilan etmeye bayılırdı. Bunu tasavvuf edebi ve hoşgörüsüyle nasıl barıştırırdı, orasını bilmem. Fakat şimdi, manevi babası olduğu TGRT, İngiliz-Amerikan-İsrail ajanlarının sesi oldu. ‘Her şey aslına döner’ mi diyelim, yoksa ‘Bu ne perhiz, bu ne turşu’ mu?

Hilmi Işık’ın torunu, Enver Ören’in oğlu Mücahid Ören, Amerikan değerlerine bağlı kalacağına yemin ederek törenle Amerikan vatandaşlığına geçecekti. Böylece Şeyh’in ve cemaatinin ‘Amerika büyük şeytan’ diyen karşı mezhepten bir isme can düşmanlığının gerçek nedeni, yıllar sonra anlaşılmış oldu. Saadet-i Ebediye adlı ‘Felaket-i Ebediye’ üzerine daha önce yazmıştım. Bu kitapta, İslam medeniyetinin yetiştirdiği büyük üstadlara fütursuzca nasıl çamur atıldığının örneklerini, sayfa numaralarıyla vermiştim. Mesela, ‘Felaket-i Ebediyye’de Tekbirimizin büyük bestekarı Itri Efendi’ye bile çamur atılıyor, ‘dine bid’at karıştırmakla’ itham ediliyordu. Itri’nin Tekbire musiki katmasını bid’at sayanlar, Müslümanların parasıyla kurulan televizyonun ekranına etini teşhir ederek geçinen hatunları dizmekte beis görmedi.

Felaket-i Ebediye, İslam semasının yetiştirdiği büyük alim, davetçi, hareket adamı ve şehitlere çamur atma yarışında öyle pervasız, öyle cüretkar davranıyordu ki, Kur’an şairimiz Mehmet Akif bile bu çamur furyasından kurtulamıyordu. Mehmet Akif, ‘Felaket-i Ebediyye’ yazarına göre ‘imanlı kalplerde nefret hasıl etmekte’ imiş? Breh, breh, breh!.. Bu gurubun gazetesinde yüzyılımızın en büyük alimlerinden Muhammed Hamidullah’ı tekfir eden ‘Mösyö Hamidullah’ yazılarını hatırlayınız. Ey millet! Duyduk duymadık demeyin, Hamidullah gibi yüz yılın yüz akı bir alimi ‘kafir’ ilan edenler, kafirlerin en azılısıyla iş tuttular. 71 Yaşındaki Bursalı Rıdvan Dede, İhlas Finans’ta batırılan parasından kefin parası istemiş ve haykırışı manşetleri süslemişti: ‘Allah’tan kork Enver, ölüyorum!’ İhlas Finans’ta parası batan 226.000 (iki yüz yirmialtı bin) kişinin hakkı dirilerin hakkı. Bu, hepimize ibret olsun: Demek ki, ölülerin hakkını yiyen, dirilerin de hakkını yiyor. Seyyid Kutup gibi bir şehidi Tekfir edecek, Hasan el-Benna gibi bir İslam davetçisini dalaletle suçlayacak kadar şaşırmış bu akla, Allah’ın bir şamarı mıydı bütün bunlar. ‘Onlar, peygamberlerden sonra seçilenler sınıfındandır.’ Bu söz, İhas gurubunun yıllar önce piyasaya sürüp, tıpkı Felaket-i Ebediye gibi binlerce nüshasını bedava dağıttığı, yanlışı daha isminden başlayan Evliyalar (!) Ansiklopedisi isimli ‘İftiralar Ansiklopedisi’nin Enver Ören imzalı önsözünden. ‘İftiralar Ansiklopedisi’ hakkında bir şeyler yazmaya kitabın önsözünden başlamak istedim, ama ilerlemek ne mümkün. Daha ilk sayfasında karşılaştığım şu yukarıdaki lakırdı üzerine değil bir, on yazı bile az gelir. Müslümanların akidesinde seçilmiş olan sadece peygamberlerdir. Seçilmişten kasıt, ‘Allah’ın seçmiş olduğu’dur. Peki, Allah’ın birini seçtiğini kim söyler? Yine Allah, değil mi? Bunun yolu da vahiydir. Eğer seçen Allah seçtiğini vahiy yoluyla bildirmemişse, birilerinin başka birileri için ‘seçilmiş’ demesi, ne demektir? İşte böyle. Ansiklopedi tam bir iftiralar kitabı. Yüzlerce arifi yücelteyim derken yapılan ‘sevimli iftiraların’ yanında, onlarca İslam büyüğünü de en ağır ithamlarla suçlayan, hakaret eden, kafirlikle ve sapıklıkla itham eden bir muzır neşriyat. Tam poşetlik bir iftiraname. Buradan ilgililere açık çağrı: Bari Müslümanların camilerinden kaldırın bu ‘İftiralar Ansiklopedisi’ni de, cinayete ortak olmayın.

[Mustafa İslamoğlu, 31 Temmuz 2006]

Şeriat İstemeyen Müslümanlar (!)

lllllllllllllll

Allah’ın şeriatının uygulanmasını can-ı gönülden isteyen muvahhid her Müslüman’ı derinden yaralayacak bir anket haberi ile bu yazıma başlamak istiyorum: Milliyet Gazetesi’nin haberine göre Amerika Birleşik Devletleri merkezli Pew araştırma kuruluşunun 39 ülkeden 38 bin kişiyle görüşerek yaptığı ankete göre Türkiye’de şeriatın uygulanmasını isteyenlerin oranı yüzde 12 iken Afganistan’da bu oran yüzde 99’u buluyor. Türkiye’de şeriat isteyenlerin yüzde 29’u ise zinanın cezasının recm olması gerektiğini savunuyor. Bu istatistiklerden şöyle bir sonuç çıkarmak mümkün: ‘Yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’ tekerlemesi aslında safsatadan ibaret. Şeriatın gelmesini istemeyen; ancak iş lafa gelince mangalda kül bırakmayanların Müslümanlık ile alakaları olmadığı gibi, gerçekte İslâm’dan fersah fersah uzaklar. Kahredici bir tablo!

Birkaç hafta önce gazetelerde şöyle bir haber okuduk: ‘Brunei’ye şeriat geldi! Yaklaşık 400 bin nüfuslu Brunei’nin lideri Sultan Hassanal Bolkiah, şeriat yasalarına geçişle ilgili açıklamada bulundu. Sultan, ‘şeriat yasalarının aşama aşama devreye gireceğini’ söyledi. Brunei Sultanı şeriata geçişte üç aşamalı bir plan öngörüyor. Yürürlüğe giren ilk aşamada Ramazan’da oruç tutmayan ve cuma namazına katılmayanlara para ya da hapis cezası öngörülüyor. Kırbaç ya da uzuv kesme cezaları ikinci aşamada uygulanacak. Üçüncü aşamada ise şeriat kapsamında ölüm cezaları verilmeye başlanacak. Müslümanların evlilik dışı cinsel ilişkileri, eşini aldatma, Kuran’a hakaret ve İslam’ı terk ölümle cezalandırılacak. Şeriat kanunları, ihlal durumunda recm, el ya da ayak kesme ve kırbaçlama gibi cezalandırma yöntemleri öngörüyor. Brunei’de şimdiye kadar bazı alanlarda İngiliz sömürge döneminden kalma düzenlemeler, aile hukukunu kapsayan konularda ise şeriat kanunları uygulanıyordu. Ancak Brunei’nin ceza hukukunda şeriat geçerli değildi.’

Haberin veriliş şeklindeki İslâm ve şeriat düşmanlığını sezmemek mümkün değil. Böyle haber mi verilir Allah aşkına! ‘Brunei’ye şeriat geldi’ cümlesinden sonra Ramazan’da oruç tutmayan ve Cuma namazı kılmayanlara para veya hapis cezası öngörüldüğü, uzuv kesme cezaları uygulanacağı, şeriat kapsamında ölüm cezaları verilmeye başlanacağı söyleniyor. Daha önce hayatında bir kez olsun şeriat kelimesini duymayan, şeriatın ne olduğunu bilmeyen birisi bu haberi okuduğunda şeriatı öncü zannedecek, şeriatten ürkecek korkacak ve belki de nefret edecek. Şeriatı kötüleme alışkanlığı olan TV kanallarının verdikleri haberler üç aşağı beş yukarı hep aynı formattadır. ‘Şeriat’ kelimesinin geçtiği bir haber verilir, arka planda recm cezasına çarptırılan bir kadın vardır ve izleyicilere şu mesaj aktarılmak istenir: ‘İşte şeriat denen şey böyle bir şey!’ Halbuki Allah’ın Hz. Muhammed (sas) aracılığı ile insanlara gönderdiği İslâm dini ve onun özellikle amele ilişkin hükümleri olarak tanımlanan şeriatı fukaha ibadetler, muameleler ve ceza hukuku olmak üzere üç grupta inceler. Yani ceza hukuku şeriatın sadece bir bölümüdür. Hâl böyle iken şeriatı ceza hukukundan ibaretmiş gibi gösterme üçkağıtçılığı karşısında ‘el insaf’ demekten kendimizi alamıyoruz.

Şeriatın hüküm sürmesine gönlü razı olmadığı için İslâm ile bütün bağları koptuğu halde kendisini hâlâ Müslüman zanneden zavallının din dairesini dışına çıktığına söylemeye bilmem gerek var mı? Belki akla şöyle bir soru gelebilir: Bu insanlar Şeriatin ne olduğunu gerçekten biliyorlar mı? İsteyip istemediklerine karar verebildiklerine göre, bildiklerini kabul etmek zorundayız. Yine de bilmeyenler için tekrar etmekte fayda var: ‘Şeriat, İslam demektir. Şeriata karşı olmak, İslam nazarında sapıklıktır. Sevmemek, nifaktır. Şeriat’i sevemeyen, isteyemeyen bir kalp ya ölmüştür ya da hastadır.’ Şeriatı reddettiği için otomatik olarak İslam’ı da reddeden; ancak ‘Elhamdülillah Müslümanım’ demekle Müslüman kalabileceği zannına kapılan zavallı; ‘Zina yapanlar taşlanarak öldürülüyormuş, hırsızın eli kesiliyormuş!’ diyor. Ahlâk ve maneviyat düşmanı medyanın etkisiyle aklına hemen bu örnekler geliyor. ‘Artık beni dolandıramayacaklar, namusuma yan gözle bakamayacaklar, mağdur olmayacağım’ demiyor. Yanılıyor insan, ne biliyor insan?!!!

Soma’da Kadere Ne Oldu?

soma-maden-faciasi

Dua… Sözlerime duayla başlamak istiyorum. Önce Soma’da vefat eden kardeşlerimize Allah rahmet eylesin, ailelerine, yakınlarına Allah sabır ve kolaylık versin. Allah olayın sorumlularının ortaya çıkartılıp adilce yargılanması ve bu nevi olayların tekrarlanmaması için gerekli şuur ve ciddiyete erişebilme konusunda bize yardım etsin… Soma faciası sadece politik gündemi değil, dinî kelamî gündemi de kızıştırmış durumda. Olay üzerine yapılan değerlendirmelerde geçen ‘Allah’ın takdiri’ vurgusuna odaklanan tartışmalar sosyal medyayı aştı. Geçenlerde Ankara İlahiyat’tan bir kısım öğrenci ve öğretim üyesi gösteri düzenleyip olayın kadere bağlanmasına karşı olduklarını deklare ettiler. İlgili öğretim üyelerinin kader konusundaki fikirlerini de bildiğim için tepkilerini şöyle meallendirebilirim: Toplu ölümler, hele hele toplu iş kazaları kader değildir; kapitalist patronların ‘maksimum kar’ politikalarının faturasıdır. Soma’da ölen işçi kardeşlerimizin ölümlerinin arkasında kader değil; ‘daha az maliyet, daha riskli iş’ politikası güden patron ve şirket yöneticileri vardır.

Kendilerine kelami olarak itirazım olsa da, sosyo-kültürel ve ekonomi-politik açıdan tepkilerine katılıyorum. Ortada doğal afet yok; yanardağ patlamasından bahsetmiyoruz. İnsan eliyle kurulmuş bir tesisten ve bu tesiste yine insan eliyle kurulması gereken güvenlik sisteminden bahsediyoruz. Sen yerin yüzlerce metre dibine girip toprağın ciğerinden söke söke maden çıkartacağım dersen, tabiatın tepkisini hesaba katmalısın. İlk adım tabiatı tanıman ve onunla sağlıklı iletişim kurmandır. Maden mühendisliği bu iletişim için gerekli bilgiyi sunuyor. İkinci adım bu bilgiyi maliyeti ne olursa olsun tesisinde hayata geçirmendir. Bunlara riayet etmezsen ölümle oynarsın. Bu senin seçimindir, canından olursan adı ‘ölüm’ değil, ‘cinayet’ veya ‘intihar’ olur. Gelelim şirkete… Şirket muhtemel felaketlere karşı yeterli önlemleri almamışsa çalışanını bile bile ölüme sürmüş, adeta çalışanlarını katletmiş olur. Bir cinayet hadisesinde kimse Allah’ın takdiri diyerek yaşananları sineye çekmez; katilin peşine düşer, hakkın-hukukun ihkakı için mücadele eder. Bu bakımdan Soma’dan arda kalan ‘Allah’ın takdiri, ne diyelim? Allah işçilerimize rahmet etsin, yakınlarına sabır versin’ dilekleri ise bizim hem vakıayı hem kaderi okumada ciddi arızalarımız olduğu aşikar.

Meselenin kader boyutuna da temas edelim. Elbetteki Soma’da yaşananlar kaderdir. Ama kader sorumluları aklayan bir kelam formülasyonu değildir. Kader ontolojik bir realitedir, kulun sorumluluğu ise hukuki ve ahlaki. Kader nedir? Kader Allah’ın bilgisi, yazgısı, iradesi ve yaratmasının toplamıdır. ‘Soma olayını Allah bilmiyordu, önceden yazdırmamıştı, Soma Allah’ın iradesi dışında oldu, hatta olayı yaratılış-oluş sahasına koyan/yaratan da Allah değil’ diyebilen varsa ‘Soma kader değil’ desin. Herkes hesabını Allah’a kendi verir. İlgili ayet hadislere dayanarak Ehl-i Sünnetin dediği şudur; Allah kulun seçimini önceden bilmiş, yazdırmış ve kendi seçimini de onun seçimiyle kesiştirerek yaratılış sahnesine çıkarmıştır. Bakın işin merkezinde kulun seçimi var… Soma’da yaşananların merkezinde holdingin patron ve yöneticilerinin seçimi var. Holdingciler bu seçimden dolayı sorumludurlar. ‘Soma kaderdir’ diyenler de sorumludurlar diyor… Meselenin kaderle ilgisi yok. Bu noktada ilgili ilahiyatçılara katılmak mümkün değil. Ancak halkın ekserisinin zihnindeki kader inancıyla ilgili aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Maalesef kader dendiğinde halkımızın zihninde çağrışan şey ‘Allah öyle dilemiş, ne yapalım, elden bir şey gelmez’ gibi insanın seçimini gücünü silikleştiren, dolayısıyla sorumluları geri plana iterek yaşanan trajediyi sineye çekmeye yarayan cümleler oluyor. Geleneksel islamî kesim bu yanlış algıyı değiştirme konusunda yeterince aktif olmadı. Karşıt görüşü savunan ilahiyatçılarla bu noktada empati geliştirmeliyiz. Ama kendilerine şunu da sormalıyız; ‘Soma’da yaşananlar kader değildir’ demekle iş bitmiyor. Hele mevcut kader inancı Emevî projesidir, demek problemi daha da derinleştirmektedir. Çünkü meselenin bizzat Kuran ayetleriyle temellendiğini unutmayalım. Emevilerin Kuran ayetlerine müdahale ettiğini kimsenin düşünebileceğini sanmıyorum. Şu halde Kuran zemininde cevaplamanız gereken çok soru var. Bunlara tatmin edici cevap getiremediğiniz sürece görüşleriniz müslümanların gönlünde güçlü bir makes bulmayacaktır. Dolayısıyla ilahiyatçı göstericilerin tepkilerine katılmakla beraber şunu sormadan edemiyorum; ‘Soma’daki ölümler kader değildir’ demek yerine ‘Soma’daki ölümleri kader diyerek geçiştiremezsiniz’, ‘kadere sığınma, ihmalin hesabını ver’ diyerek de tepki verilemez miydi? Yukarıda da belirttiğim gibi, doğru kader inancına göre her türlü kasıt, ihmal ve kusurdan sahibi sorumlu olduğuna göre, emek sömürgecisi kapitalist sistemle mücadele uğruna kader inancından vazgeçmenin, kader karşıtı tavır geliştirmenin manası ne?

Not: Yukarıda ‘yeterli önlemler’ demiştim. Sakın akla Alp Gürkan’ın da sığındığı Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut madencilik yasalarındaki hukuki mevzuat gelmesin. Türkiye madencilik yasaları ve madencilik sektöründeki hali hazır güvenlik düzeyimiz ‘yeterli önlemler’ konseptinin çok altında. Bunu Başbakan’ın genellikle 100 150 yıl öncesi dünya madencilik kazalarından verdiği talihsiz örneklerden de anlıyoruz. Batı’nın maden kazalarında 100 yıl öncesinde bıraktığı ‘ölüm rakamlarını’ biz bugün bile görebiliyorsak iş güvenliği açısından ‘modern dünyanın’ 100 yıl gerisindeyiz demektir. Belli ki iş kazası denen bu ve emsal cinayetlerde 100 yıllık politik geçmişimizin de önemli bir payı var.

[Talha Hakan Alp]

Evlilik ‘Ehliyet’ İşidir

islami evlilik header

Kuran’da ve tabiatıyla Arapçada ailenin karşılığı ‘ehl’ dir. Kişinin ailesine kişinin ehli denir. Ehl-i beyt de bu manadadır, ev halkı demektir. Ehl kelimesi yolun bir yerinde aileyi kuran nikahla da kesişir. Evlenmek için ehlin türevi ‘teehhül’ kelimesi kullanılır mesela. (Lafzî anlamı: ehillenmek-eşlenmek demektir.) Zemahşerî’nin naklettiği bir Arap duasında da yine aynı kelimenin bir başka türevi çıkar karşımıza: Âhelekellahü fil cenneh. (Allah seni cennette evlendirsin) Bir adım daha ötesi var, meşhur Kuran semantikçisi Rağıb Isfehânî’nin belirttiği gibi, ‘ehlu’r-racül’ münhasıran kişinin hanımı demektir. Kullanım halen böyledir. Türkçede de mesela bir davete çağrılırken ‘siz ve aileniz’ dendiğinde hususen karı kocalar kastedilir. ‘Anan ağlasın’ derler ya, hep analar ağlar. Şimdi analara ağlamanın sırası değil mi dostlar? Oğul hanımını, kız kocasını bulduğunda evi birer birer terk ederler, kendi ehl/ailelerini oluştururlar. Analar babalar ıssız hanede bir başlarına kalırlar. Annesinin göğsünden kopartılan bebeğin bağımsız beslenme/toprak anayla temas çağına adım atması gibi, evlilik de gencin sığındığı anne yüreğinden kopup kendi yüreğini bir başkasına açıp sığınak kılma zamanıdır. Şimdi ana yüreğinden ne kadar beslenebildiyse, hanımının yüreğine de o kadar ülfet-sükûnet sağlayacaktır. Anneler! Kızlarınızı engin gönüllü damatlara emanet etmek istiyorsanız oğullarınıza yüreklerinizdeki sevgiden kana kana içirin… Fıkıhta seferilik meselesinde bu ehl kelimesinin mısdakı üzerinde düşündüren yaygın bir soru vardır. Memlekette anne-babasının evine giden evli bir oğul burada müsafir midir, mukim midir? Kitaplar genel olarak ehlinin olduğu yerde mukim, değilse müsafirdir diyor… Peki, ehli kimdir kişinin? Kabaca ailesi diyoruz. Hanımı yanında değilse, memlekete, anne babasının yanına tek başına geldiyse ne olacak? Memleketimin aile fotoğraflarındaki gibi önde sandalyelerde oturan yaşlı ebeveynden başlayıp çocuklara ve torunlara doğru yayılan geniş aile modeline alışık olduğumuz için burada biraz duraklıyoruz. Ve sanıldığının aksine kültürel aileyle fıkıhtaki ailenin sınırları kesişmiyor. Fıkıh kitaplarındaki bilgiye bakarsan müsafir olacak. Çünkü ehl demek kişinin hanımı demektir. Hanımın yanında değilsen müsafirsin, seferdesin. (Burası kendi kültür şartlarımıza göre tartışılabilir, ama yeri olmadığı için giremiyorum.) Demek ki neymiş, hanımın yanında olmadan tüm dünya sana bir gurbetlikmiş, bir misafirhaneymiş… Fazla kalma, hemen hanımının yanına, vatanına dön, demekmiş. Yeter baba ocağında bunca yıl tıfıllandığın, şimdi dön kendi tıfıllarını yetiştir… Ayrıca yetişkin olduysan hemen evlen, ehilleş, ehlîleş, ehliyet kesbet demekmiş. Bekar insan, ister kadın ister erkek olsun az biraz yabanidir, ünsiyet, ülfet edilebilirlik katsayısı düşüktür… Doğrusu ülfet alamadığından pek ülfet verebilecek durumda değildir. (Fâkıdü’ş-şey’i lâ yu’tîh) Bunun için biraz agresiftir. Tepkileri beklenmedik olabilir ve bazen kontrol edilemez boyutlara varabilir. Çünkü ehl demek ünsiyet demektir. Ehli/hanımı olmayanda ülfet, ünsiyet az olur. Büyük Arap lügatçisi Ezheri der ki, ehl kelimesi, ünsiyet ve ülfet anlamına gelir. Ülfet, ünsiyet; yakınlık, sıcaklık, sevgi ve kaynaşma demektir. Ne kadar ünsiyet peki? Yine Rağıb diyor ki, ehl, kişinin aynı çatı altında birlikte yaşadığı kimselerdir. Öyleyse ehl, küçük ve özel bir mekanı yani yuvayı-ocağı uzunca yıllar paylaşabilecek kadar yakınlık ve ünsiyet demektir. Ey genç! Evleneceğin kimsenin kaşına-gözüne, boyuna-endamına, malına-mevkiine bakıp duruyorsun, hiç düşündün mü bu kimse bana ‘ehl’ olur mu diye? Bu kimseyle ünsiyet-ülfet edebilir miyim, bir evcikte kırk yıl geçirebilir miyim diye soruyor musun? Ne demiş atalarımız: Yüzü güzele kırk günde doyulur, huyu güzele kırk yılda doyulmaz…

[Talha Hakan Alp]

Lisan Üzerine Allah Boyası’nın Dökülmesi

instag

Beş yaşında ilk tahsile İslam harfleriyle başlayan, icazet aldığında ise ibareyi Kahire’deki öğrenciler gibi okuyup anlayan, İstanbul’da kaleme aldığı tefsiri, Şam’da Mekke’de ders kitabı olarak okunan bir milletin yüz yıllık medeniyet kırılması yeni parçalanmalarla devam ediyor. Ekranlar, sokaklar, mağaza rafları ve lisanın muhafızı olması gereken akademyanın yönettiği tezler öne çıktıkça, Süleymaniye Beyazıd hayattan çekiliyor. Öz lisan batıyor, uydurukça yükseliyor. Lisanla birlikte o lisanın temsil ettiği değerler de batıyor. Osmanlıca Kitap’tan, Sünnet’ten ya bizzat alınan ya da mülhem kelimelerden mürekkebti. İnşAllah, BarekAllah, Bismillah, bi inayetillah gibi kelimeler cümlelerin yüklemleri kadar önemliydi. Her cümlede kişinin imanına delalet eden bir kelime geçerdi. Çocuklar büyüklerinin hem halinden, hem de lisanından alırdı İslam’ı. Harf inkılabı, bir sel gibi geldi, kelimelerle birlikte onların ihtiva ettiği irfanı da vurup götürdü. İrfan, cümleye nispetle ruh gibiydi, ruh düşünce kelimeler de düştü. Dini, tarihi, kültürü kuşaklar arasında taşıyan lisan köprüsü düştü. Sonra da vahiyden ilham alan lisanın naşı kaldırıldı. Ders kitabı ‘besmele’ ile başlamayan ya da biiznillah terkibini duymadan mezun olan birçok Kemalpaşazâde olamayacağı gibi, onu anlamaktan da nasibdâr olmayacaktır. Böyle birinin eseri Kahire’de okunmayacağı gibi, o da Kahire’de yazılan kitabı okuma cehdi gösteremeyecektir.

İslam, ümmeti imanla olduğu gibi Kitab’ın dili Arapça ile de birbirine bağlar. Tirmiz’de, Buhara’da, Fergana’da, İstanbul’da, Kahire’de, Bosna’da okuyan her âlim Arapça yazar, belli dersleri Arapça takrir eder, Hicaz’da bir araya gelip meselelerini Arapça müzakere ederdi. Kahireliler Buhara’da, Buharalılar da Kahire’de yazılan kitabı okur, anlardı. Âlimler din ve dil üzerinden irtibat kurardı. Siyaseten araya sınırların konduğu dönemlerde de ulema lisan birlikteliğiyle ilim ve kültür ambargosunu delerdi. Sultanlar çarpışsa da ulema ittihad-ı İslam duruşunu bozmazdı. Şah İsmail’in idaresi altında olan Sünnî ulema, Yavuz’un yanında İstanbul uleması ile birlikte hareket etmişti. Ümmeti parçalamak için Hilafet ilga edildi, Devlet-i Âliyye’nin yurdunda çok sayıda devletçik kuruldu. Hac yolları kapanarak İstanbul’un daha düne kadar kendisine bağlı olan öz kardeşleri Şam, Medine ve Mekke ile görüşmesi yasaklandı. İlim talebelerinin Şam’a, Bağdat’a rıhlesi engellendi. İstanbul, âlem-i İslam’a ancak sömürge ülkeleri üzerinden uçabildi. Paris’in birkaç saatte ulaştığı Şam’a, İstanbul Paris aktarmalı gidebildi. İşte lisan cinayeti, ilga edilen Hilafet’ten geriye kalan İslâmî olan her şeyi yok etme bağlamında yapılmıştı. Lisan, sınırlarla birbirinden koparılan ümmeti dille de parçalamak için değiştirilmişti. Latin harfleriyle aslında değiştirilmek istenen milletin ilim ve irfan kıblesiydi. Bir dereceye kadar bunda başarılı da oldular. İslam’ın yerine Eski Yunan’ı, Roma’yı, Çağdaş Batı’yı, İslam öncesi Türkleri koydular. Herkes yakından biliyordu ki harf inkılabı, kelimelerle de olsa İslam’a aidiyetini izhar eden milleti, Batı’ya mahkum etme ameliyesiydi. Osmanlıca ise bu mahkûmiyete direniyor, imanı çağrıştıran, haykıran kelimelerle inkâr mayasını reddediyordu. Türk’ü olduğu gibi Arab’ı, Fars’ı, Kürd’ü kucaklayan her birinin lisanından pay alan haliyle bir lisan üzerine Allah boyası dökülünce, dil nasıl ümmet şekli alırsa Osmanlıca da tam onu resmetmekteydi. Osmanlı hiçbir kavim üzerinde hâkimiyet kurmadan ittihad-ı İslam’ı önce dilde kurmuştu. O, Ali Haydar Efendi’nin de, Bediüzzaman Said-i Kürdî’nin de lisanıydı. Osmanlıca nelere malikse, nesillerin yetişmesine vasıta olduysa, bugünkü lisan da onlardan ve onları yetiştirmekten o kadar mahrumdur. Bu mahrumiyet, Osmanlıca ile anlatılan altı asırlık hakikatten mahrum, ona yabancı bir nesil yetiştirdi. Bugün sokakta, ekranda, akademyada kullanılan lisanla millet Osmanlıcadan daha da uzaklara götürülüyor. İmam Hatiplerin, İlahiyat Fakültelerinin sayısı arttıkça, mezunlar çoğaldıkça İngilizce bilenlerin sayısı artıyor, İslâm harfleriyle yazan, mezar taşları okuyanların sayısı azalıyorsa ortada başarıyla yürütülen bir milletin yok ediliş projesi var demektir.

[Erdal Erkan, Hüküm Dergisi, Mayıs 2014]

Ey Ulema!

r4bia-selami958707843

Âlem-i İslam’da bugün, ilmiye sınıfından on binlerce insan var. Müslümanları tenkit mevzuunda celalli konuşmalar yapanlar, hayız nifas bahsinde şarkiyatçılara rahmet okutturacak beyanatta bulunanlar, Hicaz minberlerinde her Cuma kabir ziyaretçilerini tadlil edenler, Mısır’da İslam yargılanırken sükût orucuna büründünüz neden? Kahire sokakları makbere döndü, camilerden Müslüman gençlerin tabutları çıkarıldı, siz börtü böcekten bahsederken, krallarınıza mücamele cümleleri kurarken Esmalar meydanlarda şehit düştü, Yermük’te bebekler annelerin kucağında açlıktan can verdi, Halep’te Hama’da sabiler ekmek kuyruklarında vuruldu, okullarda kimyasal silahlarla katledildi, Mısır’da ‘Rabbimiz Allah’tır’ diyenlere Firavun’un Mahkemeleri idam kararları yağdırdı, Arakan’da Doğu Türkistan’da açlıkla mücadele eden ümmetin sahipsiz kadınlarına bir de tecavüz edildi, Allah’ın talimatı gereği İslam Birliğini savunan İhvan-ı Müslimin terör örgütü ilan edilerek Kuran’ın buyrukları yargılandı, Karafe Mezarlığı’nda on binler ölüm kalım mücadelesi verirken Suud Krallığı prestij için bin metre uzunluğunda dünyanın en uzun gökdelenini yapacağını ilan etti. Niçin sessiz kaldınız? Konuşmak için kürsü mü yok, yoksa yürek mi bulamadınız?

Şam’da, Mısır’da evlatları katledilen anneler, minberlerde hakkı tutup ayağa kaldırılacak, mazlumların hukukunu müdafaa edecek, ölümle tehdit edildiğinde de yavrusunu teselli ederken ‘Yavrum! Baban, Allah yolunda öldürülecek kadar büyük değil’ diye zalimlerine kararlarına meydan okuyan, görevden alındığında merkebine binip yola düşen İzz b. Abdüsselam’ı soruyor. Neredesiniz, ey Suud’un tekfirci müftüleri, hatipleri? ABD’nin kölesi Sisi’yi satıp da hürriyetine kavuşturacak iradeyi ne zaman kuşanacaksınız? Daha ne zamana kadar minberlerde küresel haydutların kölelerine, ‘Efendi’ dite dua etmeye devam edeceksiniz? Sen ey İzz b. Abdüsselam’ın zalim devlet adamlarına meydan okuduğu minberi işgâl eden Mısır Müftüsü Şevki İbrahim Allam ve selefî Ali Cumaa! Siyonizm’in kölesi Sisi yandaşlığını yarın Allah’ın huzurunda o kudretli İmam’a hangi yüzle anlatacaksınız? Âlim, yaşadığı zamanın sözcüsüdür. Mazlumların, muzdariblerin acılarının tercümanıdır. O konuşur, zalimlerin iktidarı sallanır, Kuran’a ve Sünnet’e yol açılır. İslam’ın eşyaya ve hadiseye nasıl tatbik edileceği zahir olur. Âlim kimseye ‘yük’ olmaz, ümmetten ‘yük’ alır. ‘Olmuyor’ diye bahane üretmez. Ruhsatla değil azimetle amel eder. Milletinin önüne geçip ağlamaz, bilakis ağlayan ümmet onun duruşuyla teselli bulur.

[İhsan Şenocak, Hüküm Dergisi, Mayıs 2014]

Takke Düştü Kel Göründü

DSC04550

Geçen sene kaleme almış olduğum ‘Tecdidi Propaganda Aracı Kılmak’ başlıklı yazı dizim Muhterem Mahmud Efendi’ye bağlı bazı müridânın hoşuna gitmemiş, bazılarının ise bendenizden nefret etmelerine sebep olmuştu. Bahsettiğim yazı dizimde imkânlar el verdiği müddetçe ‘tecdid’ ve ‘müceddid’ kavramlarını açıklamaya çalışmış, Mahmud Efendi’nin gerçekten de iddia edildiği gibi üç yüz küsür âlim tarafından müceddid ilan edilip edilmediği meselesini masaya yatırmıştım. Mahmud Efendi Hazretleri’ne ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nün verildiği toplantının Cübbeli ve avânesinin üstün gayretleriyle katekulliye getirilerek tam bir tiyatroya dönüştürüldüğünü vurgulamıştım. Yazı dizimden dolayı olumlu tepkiler de aldım, sert eleştiriler de. Fakat düşüncelerimde herhangi bir değişiklik olmadı. O yazı dizisini yayınladığımda konuyla alakalı ne düşünüyorsam, şimdi de aynı şeyleri düşünüyorum. Daha kuvvetli delillerle!

Bendeniz, ‘Tecdidi Propaganda Aracı Kılmak’ yazı dizim sebebiyle bir takım çevreleri fazlasıyla rahatsız etmiş olmalıyım ki ne zaman bu konuyu açacak olsam hemen: ‘Senin başka işin gücün yok mu kardeşim? Mahmud Efendi Hazretleri ile alıp veremediğin ne var? Başka mesele mi kalmadı da Mahmud Efendi’ye kafayı takıyorsun? Daha hayırlı işlerle meşgul olmak varken böylesine malayani işlerle vakit öldürerek eline ne geçecek?’ nev’inden itirazlarla karşılaşıyorum. Dolayısıyla bu mevzudaki pek mühim ve son derece ciddî bir hususu tashih etmenin niyetimi izhar noktasında faydalı olacağı kanaatindeyim. Tıpkı diğer Allah dostlarına saygım, sevgim ve muhabbetim olduğu gibi Mahmud Efendi Hazretleri’ni de Allah için seviyorum. Çok şükür Mahmud Efendi ile hiçbir problemim yok, olamaz da zaten. Benim eleştiri oklarımdan nasiplenmesi gerekenler Mahmud Efendi Hazretleri gibi nadide ve muhterem bir zâtı dünyevî çıkarları uğruna kalkan yapanlardır. İsim vermeme gerek yok, bu rezil zevât kendisini iyi biliyor…

Gocunmadan şu hakikati itiraf etmek istiyorum. Mahmud Efendi Hazretleri’nin sünnet-i seniyyeye olan riayetini, zühdünü ve takvasını konuşmak, tartışmak, değerlendirmek bu satırların sahibinin haddine değildir. Lâkin bilinmesi gereken bir husus var ki Mahmud Efendi’nin fazilet sahibi, mübarek bir zât olması müceddid olduğuna tek başına delil teşkil etmez. Mahmud Efendi’nin bağlıları da bunun farkında olacak ki; Hazret’in müceddid olduğuna dair en kuvvetli delilleri sünnete ittiba vs. değil, İstanbul’da düzenenlenen sempozyuma katılan sözüm ona üç yüz bilmem kaç âlimin Mahmud Efendi’nin müceddidliği hususunda ittifak etmeleridir. Peki gerçekten de Mahmud Efendi’ye bağlı insanların iddia ettikleri ve çarşaf çarşaf liste yayınladıkları gibi üç yüz küsür âlim Mahmud Efendi’nin ’15. Asrın Müceddidi’ olduğu hususunda ittifak halinde midir? Yoksa gerek yurt içi gerekse yurt dışından bunca âlimin İstanbul’daki sempozyuma katılmasının sebebi Mahmud Efendi’ye ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nü takdim etmek midir? İstanbul’da düzenlenen o sempozyumda neler yaşandığına yakından gelin birlikte bakalım.

‘Hindistan Hayderabad el-Mahadü’l-Âli İslami Üniversitesi ve Marifet Derneği tarafından İstanbul WOW Otelde düzenlenen Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu, Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi’ye ‘İslam’a Üstün Hizmet Ödülü’ verilmesi ile sona erdi. 42 ülkeden ve tamamı Ehli sünnet olan 350 âlim ve 6 bin kişinin iştirakiyle gerçekleştirilen sempozyum, büyük ilgi gördü. Muhammed Avvame, Yusuf El-Kardavi (Video kaydıyla) ve Faruk Hamade gibi seçkin alimler konuşma yaptı. Ödül töreni ise meşhur kurra Abdussamed Abdülbasit’in oğlu Yasir Abdüssamed’in Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başladı. Ardından ödül komitesi başkanı Halid Seyfullah Rahmani, Şeyh Erşed Medeni, Cübbeli Ahmet Hoca, Şeyh Üsâme Rifai ve Muhiddin Muhammed Avvame birer konuşma yaptılar. 42 ülkeden yaklaşık 350 âlimin hazır bulunduğu merasimde Lübnan Akkar müftüsü Usame Er-Rifaî Hazretleri yaptığı duygulu konuşmasının sonunda; ‘Allah ilmi ve dini âlimler vasıtasıyla devam ettirmektedir. Rasulullah ‘Allâh her yüz senenin başında bu ümmet için din işini yenileyecek birisini gönderecektir. (Herhangi bir tarihte dine hizmet eden bir kişiye müceddid ünvânı verilemez. Ancak bu vasıf yüzyılın başında hayatta ve hizmette bulunan birine nasib olur.) Şu anda biz hicri takvime göre 15. Asrın, miladi takvime göre de 21. Asrın başında bulunmaktayız. İşte bu münasebetle hüsn-ü zan, bilakis araştırma neticesinde ve gerçeğe uygun olarak ifade ediyorum ki: Şeyh Mahmud en-Nakşibendî el Müceddidî el-Halidî Efendi Hazretlerinde: ‘Ümmetin diriliş ve tecdid yani yenileme vasıflarının toplandığını görüyorum. Hal ile kal yani söyledikleriyle yaşadıkları arasını cem etme münasebetiyle ki, O, gerçekten böyledir. 15. Asrın başında bu ümmetin dinini yenilen şahsiyet bu zat olmalıdır’ diyerek: Mahmud Efendi Hazretlerini Hicri 15. Asrın Müceddidi ilan etti.’*

Yukarıdaki haber metni ile alakalı değerlendirmelerimi maddeler halinde zikredeyim:

1) Mahmud Efendi’ye verilen ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nden sitayişle bahsedilmesine rağmen ödül hakkında neredeyse hiçbir bilgi verilmemesi bana tuhaf geliyor. Üstâd Mahmud Efendi’ye verilen ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’ Diyobend Ulularından merhum Muhammed Kâsım Nanotavî Hazretleri adına her yıl bir âlime takdim edilen prestijli bir ödüldür. Yani böyle bir ödül tarihte ilk defa Mahmud Efendi’ye verilmiş değil. Tarihte bir ilkten bahsetmek istiyorsak lüks bir otelde muhterem bir zâtı müceddid ilan etmekten bahsedebiliriz. Böyle bir hâdisenin geçmişte eşi benzeri yoktur! Neyse bu mevzuya şimdilik fazla girmeyeyim. ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nün Mahmud Efendi’ye verilmesinde toplantıya katılanlar arasında Mahmud Efendi’yi iyi tanıdığını düşündüğüm ve İstanbul’da Mahmud Efendi’yi defalarca ziyaret eden Muhammed Avvâme Hocaefendi’nin büyük etkisi olduğunu düşünüyorum.

2) Mahmud Efendi Hazretleri’ne ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nün verilmesi veya verilmemesi arasında hiçbir fark yoktur. Mahmud Efendi, böyle bir ödül almadan önce de değerliydi ve başımızın tacıydı. Ödülü aldıktan sonra da aynı. Fakat kafama takılan bir soru var: ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nü Mahmud Efendi’ye ilgili komisyon mu verdi, yoksa bu ödülün Mahmud Efendi’ye verilmesi hususunda İsmailağa Cemaati’nden bazılarının üstün gayretleri mi etkili oldu? Çünkü Mahmud Efendi’nin hayatının anlatıldığı bir eserde sanki Mahmud Efendi’ye böylesine bir ödülün verileceği çok önceden belliymiş ve daha da ilginci Mahmud Efendi’nin böyle bir ödül almaya çok meraklı olduğu gibi izlenim veren satırlar yer almaktadır: ‘2010 yılının sonlarına yaklaştığımız şu günlerde kendileri sıhhat-ü âfiyet içerisinde irşad faaliyetlerini tüm hızıyla sürdürmekte, İslam âleminin muhtelif bölgelerinden toplanacak yüzlerce âlimin ve on binlerce Müslümanın huzurunda Hindistan ulemâsının bir ay sonra kendisine takdim edecekleri ‘İslâm’a üstün hizmet’ ödülünü alacağı güne kavuşmayı beklemektedir.’ Bu satırların yazarı Mahmud Efendi’yi öveceğim diye, belki de farkında olmadan Mahmud Efendi’yi ödül meraklısı birisi gibi gösterme tuhaflığı içine düşmüştür. Mahmud Efendi nazarında böyle bir ödülün önemi olmadığından adım gibi eminim; ancak bu satırlar İsmailağa Cemaati içerisindeki tiyatrocuların böyle bir ödüle ne kadar meraklı olduklarını gösteriyor.

Mahmud Efendi’nin 15. Asrın Müceddidi olduğunu düşünen dostlarımızın en büyük delilleri üç yüz küsür âlimin Mahmud Efendi’nin ‘Asrın Müceddidi’ olduğu hususunda (onların düşüncelerine göre) ittifak etmeleriydi. Bendeniz ise böyle bir şeyin, yani Mahmud Efendi’ye verilen ödül sırasında orada bulunan âlimlerin tamamının Mahmud Efendi’yi müceddid ilân ettiği şeklinde bir inancın hayalden ibaret olduğunu, sempozyumda veya o mâlum toplantıdaki âlimlerin büyük bir kısmının Mahmud Efendi’yi müceddid ilân etmek şöyle dursun tanımadıklarını bile defaatle dile getirdim; ancak bazı çevreler bildiklerini okumaya devam ettiler. Allah’a şükürler olsun ki; Mahmud Efendi’ye ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’ veren kuruldan geçtiğimiz günlerde işbu ‘Asrın Müceddidi’ söylemi ile alakalı önemli bir açıklama geldi. Arapça yayınlanan bu açıklamadan* bir okurum sayesinde haberdar oldum. Okurumun tercümesi şöyleydi:

‘Hindistan Hayderabad el-Mahadü’l-Âli İslami Üniversitesi ve Marifet Derneği tarafından İstanbul WOW Otelde 2010 yılında ilki düzenlenen ödül töreni ve 2 gün süren Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu esnasında Muhterem Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi Hazretleri’ne 15. Yüzyılın Müceddidi unvanı verildiği söylenmektedir. Bu söylem ödülü sunan idare tarafından reddedilmekte ve kabul edilmemektedir. Ödül töreninden maksat sadece Muhterem Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi Hazretleri’ni İslam dinine davet ve ilmi gayretlerinden ötürü bir ödülden ibarettir. Törene konuşmacı olarak katılan Lübnan Akkar Müftüsü Şeyh Usame Abdurrezzak El Rufa’î Hocaefendinin Müceddid açıklamaları idaremiz ve sempozyuma katılan alimler topluluğu tarafından onaylanmamış, kabul görmemiştir. Akit Gazetisinin Şeyh Usame ile yaptığı röportaj çarpıtılmıştır. Türkiye içinden ve dışından katılan âlimlerin büyük bölümü Muhterem Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi Hazretleri’ni tören esnasında tanıma imkanına sahip olmuşlardır, bu durumda Müceddid lakabını kabul etmeleri düşünülemez! Ödülü sunan idarenin tafsilatlı açıklaması kurumun resmi internet sitesinde yayınlanmış olup, kamuoyunun bilgisine arz edilir.’

Yukarıdaki açıklamayı/tercümeyi bir okurum ‘Tecdidi Propaganda Aracı Kılmak’ başlıklı yazımın altına yorum olarak eklemiş. Mahmud Efendi’ye ödül veren kurulun açıklamasından bu şekilde haberdar oldum. Okurumun nakletmiş olduğu bilgiler konuyla yakından alakadar olmam hasebiyle ziyadesiyle dikkatimi çekti ve hemen araştırmaya koyuldum. Arapça bilmediğimden dolayı açıklamanın tamamını okuyup anlama imkânına sahip değildim; ancak Allah razı olsun okurumun yazmış olduğu yorum konu hakkında az çok fikir sahibi olmamı sağladı; fakat merakımı gidermeye yetmedi. Hemen Arapça bilen dostlarıma müracaat ederek bahsi geçen Arapça tekzip metninde ne yazdığını özetle aktarmalarını rica ettim. Sağolsunlar, beni kırmadılar ve anladıklarını açık yüreklilikle yazdılar. Üç aşağı beş yukarı hepsi de aynı şeylerden bahsetti. İşte bahsettiğim tekzip metninden dikkat çekici satırlar:

‘Muhammed Nanotavî Ödülünü vermek için düzenlenen törene davet edilen Ümmetin âlimleri öncelikle büyük âlimlerinin vereceği konferansları dinlemek, sonra da Mahmud Efendi’nin İslama davet hususundaki gayretlerini taktir etmek için geldiler, başka birşey için değil. Dikkat edilirse ödülü vermek için müessesesinin Türkiye dışından davet ettiği âlimler Bu törenden önce Mahmud Efendi’yi duymamışlar ve tanımıyorlar. Sadece büyük alimlerin vereceği konferansları dinlemek için bu genel toplantiya katıldılar. Mahmud Efendi, dünya tanısın ve bir örnek teşkil etsin kasdıyla bu ödüle layık görmüştür. Bu alimler daha önce duymadıkları ve tanımadıkları birine nasıl 20. Asrın Müceddidi unvanını verebilirler?’

Bu açıklamalar şüphesiz çok faydalı oldu; lâkin kalbimin mutmain olmasına vesile olan açıklamalar muhterem Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil Hocaefendi’den geldi. Hocaefendi, yayınlanan Arapça açıklama ile alakalı Twitter üzerinden şunları yazdı: ‘Mahmud Efendi Hazretleri’ne verilen ödül, onun üstün İslamî hizmetlerine şükranın ifadesidir. Efendi Hazretleri’nin ‘15. Asrın Müceddidi’ olduğu hususu, ödülü veren kurumun ya da ödül törenine katılan alimlerin değil, o törende yaptığı konuşmada ‘şahsî kanaatini’ ifade eden Şeyh Üsâme er-Rıfâ’î’nin görüşüdür. Bunun bir ‘konsensüs’ olarak ilan edilmesine başta Şeyh er-Rıfâ’î olmak üzere ödülü veren kurumun ve katılımcı alimlerin iştiraki söz konusu değildir. Şeyh er-Rıfâ’î, söz konusu konuşmasında Efendi Hazretleri’nin mutlak ve genel anlamda Hicrî 15. Asrın Müceddidi olduğunu değil, Türkiye’de yaptığı hizmetlerde sınırlı bir tecdidi kast ettiğini beyan etmiştir. Bu tasrihat ne Efendi Hazretleri’ne olan derin saygının ne de cemaatiyle olan gönül bağının yıpratılmasına vesile yapılamaz. Efendi Hazretleri’nin 15. Asrın Müceddidi olduğu iddiası kendisini ona ve cemaatine nisbet eden bazı kişilere ve yayın organlarına ait bir tasarruf olup, ödül veren kurumu, törene katılan alimleri ve Şeyh er-Rıfâ’î’yi kesinilkle bağlamaz. Ve bizim yorumumuz: Bu işgüzarlığa ne lüzum vardı? Efendi Hazretleri’nin ‘15. Asrın Müceddidi’ ilan edilmesi ona mı, yoksa onun adına hareket eden bir kısım başkalarına mı artı değer katmıştır?! Bu tarz payeler böyle kazan(dır)ılmaz; onları Ümmet ve tarih verir.’

Olaylara dar pencereden bakmayı alışkanlık haline getiren bazı kardeşlerimiz hâlâ çıkıp ‘Size mi inanacağız, 300 küsür âlime mi?’ demeye devam ediyor. Bir kısmı ise; ‘Mahmud Efendi müceddid veya değil. Başka işiniz gücünüz yok mu sizin?’ gibi meseleyi anlamamaktan kaynaklanan gereksiz sorular soruyor. Şöyle açıklayayım: Mahmud Efendi’nin müceddid olmadığını söylediğinizde başta Cübbeli ve fanatikleri olmak üzere İsmailağa Cemaati’nin önemli bir bölümü tarafından sanki icma’a muhalefet etmişsiniz gibi muamele ediliyor. Mahmud Efendi’ye ödül veren kurulun yaptığı açıklama bu konuda sanıldığı gibi bir ittifak söz konusu olmadığını ayân beyân gözler önüne sermektedir. Bir de meselenin propaganda boyutu var. Neşredilen kitaplarda, yayınlanan dergilerde, sosyal medyada servis edilen kısa videolarda Mahmud Efendi’nin ismi ’15. Asrın Müceddidi’ zikredilmeksizin yer almıyor. İsmailağa Cemaati tarafından Müceddid Vakfı, Müceddid Derneği vs. kuruluyor. Söz buraya gelmişken, Ebubekir Sifil Hoca’nın ‘Efendi Hazretleri’nin ‘15. Asrın Müceddidi’ ilan edilmesi ona mı, yoksa onun adına hareket eden bir kısım başkalarına mı artı değer katmıştır?!’ sorusu üzerinde durup düşünmek icap ediyor. Meselenin en üzücü yanı olarak ise kardeşlik hukukunun ayaklar altına alındığını görüyoruz. Bütün bu zikrettiğim hususlar ‘Mahmud Efendi ile neden uğraşıyorsunuz?’ gibi saçma sapan sualler soran kardeşlerimiz için hiçbir anlam ifade etmiyor mu acaba? Son olarak şu sevindirici haberi vereyim: Ebubekir Sifil Hoca, yine Twitter üzerinden Mahmud Efendi’nin müceddid ilan edilmesi meselesini açıklığa kavuşturan Arapça metnin Rıhle’nin yeni sayısında Türkçe’ye tercüme edileceğini müjdeledi. Ebubekir Sifil Hoca’nın, Muhterem Mahmud Efendi Hazretleri’nin müceddid ilan edilmesi meselesi ile alakalı Arapça metnin Türkçe tercümesinin Rıhle’nin yeni sayısında yer alacağını belirtmesi aslında Hoca’nın bu konuyu ne kadar önemsediğini gösteriyor, bence… Demek ki mesele birilerinin zannettiği gibi ‘Mahmud Efendi Hazretleri müceddid veya değil, başka işiniz gücünüz kalmadı mı?’ şeklindeki basit bir mülahaza değil.