Modern Fetvalar Çağdaş Hurafeler Çıktı!

10516767_803083553059776_7572665364356127253_n

Nikahta Zorluk Çıkaranlar Farkında Mı?

Muslim-Couple-600x347

İslam toplumunu fuhuştan arındırma yöntemlerinin en başında nikah gelir. Cahiliyyeden daha kötü bir durumda olduğumuz bedihi bir hakikattir. O dönemde fuhuş yaygındı fakat bazı hususlarda insanlar birbirlerini ayıplarlardı. Şimdilerde aleni yapılan fuhşa tebrik mesajları gönderiliyor. Adına yarışma denilen televizyon programlarında insanlar fuhuş yapmak için birbirleri ile yarış halinde. Dizilerde özendirilen gayr-i meşru ilişkilerle yuvalarımızda evlatlarımız zehirlenmekte. Beslediği hayvanı başkası tarafından zehirlenince dava konusu edinenler maalesef evlatları zehirlenince seslerini çıkarmamaktalar. Bundan daha vahimi, İslam adına bunları tenkit edenler sanatın önüne ket vuruyor ithamıyla hedef tahtası haline getirilmekte. Sevgililer Sevgilisinin ‘Nikahta bereket vardır’ buyurmasına karşılık ‘Evlilik aşkı öldürür’ şeklinde adeta misilleme yapan fuhuş organizatörlerinin var olduğu, yeni cahiliyyenin eskisine rahmet okuttuğu bir dönemde yaşıyoruz. Kuran ve Sünnet nikahtaki bereketi açıkça ifade ederken modern dünya bunu inkar ediyor. Evliliğin aşkı öldüreceğini iddia eden bu zihniyet, erkeğin hanımı üzerindeki iktidarını tahakküm, kadının ise eşine itaatini esaret olarak algılayan anlayışın ürünüdür. Modern dünyanın tahakküm ve esaret diye yaftalamasına karşın kainatın göz bebeğinin şu buyruğu onların hidayetine vesile olur ümidini taşıyoruz: ‘Ey insanlar! Kadınların haklarına riayet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muamele ediniz! Onlar hakkında Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız, onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz!’ [Buharî]

Nikah akdini kolaylaştırma yerine zorluk çıkaran kimseler bu hususlardan dolayı huzuru ilahide hesap vereceklerinin farkındalar mı? Onlar ‘Evlilik aşkı öldürür’ diyerek topluma fuhşu zerkeden zihniyete bilerek ya da bilmeyerek yardım ettiklerinden dolayı hüküm giyecekler. Halbuki Allah Rasulü ‘En hayırlı nikah kolay ve külfetsiz olanıdır’ buyurarak başlık parası, yüz görümlülüğü, süt hakkı gibi tarafları külfet altına sokan bu adetlerde hayır olmadığını işaret ediyor. Öte yandan gelinliği beğenmeyip nikâhı bozan gelin de, karşı tarafın bütçesini dikkate almayarak ev ve eşyaları yeterince lüks olmadı diye düğünü tehir eden ebeveyn de aynı şekilde sorumludur. Unutulmamalıdır ki bir iki saat giyeceği gelinliğin 1500-2000 liralık olmasını isteyen, isteği yerine gelmeyince de nikahı bozmaya kalkışan bir gelin adayından Efendimizin (sav) müjdelediği saliha bir zevce olamaz. Din-i Mübin bu mukaddes değere o kadar ehemmiyet verir ki ona engel olacak her türlü dünyevi sebepleri reddeder. Bu hususta erkekler için numune- imtisal Allah Rasulü, bayanlar için ise ezvac-ı tahirattır. Dünyaya dair istekleri Rasulullah’ın rızası ile çeliştiğinde düşünmeden Allah ve Rasulü’nü tercih eden bu edep timsali hanımlar, kıyamete kadar gelecek olan kadınlar için saliha bir zevce olma yolunda örnek şahsiyetlerdir. O halde kâmil mümin olmanın kor ateşi elinde tutmaktan daha zor olduğu şu zamanda imanı muhafazanın en önemli yolu olan nikâh bu bilinç üzere akdedilmeli ve buna mani olacak dünyevi bütün sebepler imkân nispetince bir kenara itilmelidir. O zaman nikahtaki keramet zuhur edecek ve huzurlu bir yuvanın temelleri atılmış olacaktır.

[Mahmut Sami Gülcü, Hüküm Dergisi, Temmuz 2014]

IŞİD’in Nesebi

ısid2

Sahabenin hâl diliyle yüreklere ve şehirlere taşınan İslam, Irak’tan ajanslara düşen, kovalanan Süryaniler ya da silah korkusuyla ‘kelime-i şehadet’ getiren Hristiyan görüntüleriyle aynı kareye girmez. Ensar’dan Ebu Husayn, Hristiyan olan iki oğlunu Şam’dan zorla getirtmesini Allah Rasulü’nden talep edince ‘Dinde zorlama yoktur’ ayet-i kerimesi nazil olmuştu. Doğruluğu sapıklıktan ince ve mahrem çizgileriyle ayıran İslam’a kendi iradesiyle girmeyen hiçbir nasipsize baskı yapılamaz. Aksi bir durum İslam içindeki İbn Ubeyleri çoğaltacaktır ki bu, zahir küfürden daha yıkıcıdır. İlk ayetiyle muhataplarına okumayı emreden ve bu emirler de fetret dönemlerinde düşen İslam sancağının ulemanın elinde yükseleceğine işaret eden bir dinin müntesipleri eğer konuşmalarına ‘Peygamberini kılıçla gönderen Allah’a hamd olsun’ diye başlıyorsa bu, dinin dünyaya söyleyecek bir sözü olmadığını ilan etmektir. Bu cihetle Işid, İslami Harekete karşı büyük bir ihanet içerisindedir. Işid’in nesebi, selef-i salihine değil, Hz Ali ve Hz Muaviye arasındaki hakem hadisesi üzerine ayrılan, Müslüman öldürmeyi ibadet olarak gören Haricîliğe dayanır. Nihayetinde insan öldüğünden dolayı cihadı ‘li zatihi hasen’ bir ibadet olarak görmeyen bir din kendi meşrebinden olmayanların katline fetva veren bu çağdaş haricilik tarafından temsil edilirse rahmet merhamet zeminini kaybeder.

Rum, Bulgar ve Ermeniler’in Osmanlı Devleti’nin siyasal yapısını tehdit edecek bir sayıya ulaşması ve yıkıcı faaliyetler içerisine girmeleri üzerine Yavuz Sultan ya zorla İslam’a girmeleri ya da sınır dışı edilmeleri yönünde bir irade beyan etti. Fakat Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin ‘Hristiyan Yahudî teba üzerinde tek tasarruf hakkınız var, o da onlardan cizye almaktır. Sürgüne gönderme yetkiniz yoktur’ şeklindeki itirazı üzerine, Şeriat’ın iradesine teslim olarak kararını uygulamaktan vazgeçmiştir. İlim, amel ve dava şuurunu esas alan, hayatın içinde duran alimler bugün meydan yerine çıkıp neyin İslam olduğunu söylemeyecekse ne zaman konuşacaklar? Geçmişte yaşayan bâtıl mezheplere ait görüşleri ezberleyip, Ehl-i Sünnet’in onları nasıl sistem dışı bıraktığını iftiharla anlatmayı ilim adamlığı olarak görenler bilmelidirler ki, küresel güçlerin ürettiği çağdaş ideolojiler bugün ümmet için geçmiş zamanların müteveffa meşreblerinden çok daha yıkıcıdır. Kudemanın sorun çözme tarzını dikkate almadan yazıp çizenler, sahabenin ufkundan mahrum kaldıkları gibi, Ehl-i Sünnet’i de Şia Vahhabi ateşinin ortasında savunmasız bir halde bırakmaktadırlar.

[Halit İstanbullu, Hüküm Dergisi, Temmuz 2014]

Bir Bacanağın ‘Marifet’leri (10)

1342871602_0

Mahmud Efendi Hazretleri ve bir numaralı istismarcı Uyanık Bacanak Muhammed Keskin’in yer aldığı ikinci video Furkan Haber’de şu şekilde yorumlanmış: ‘Cühelâ tâifesinden bu adam, hasbelkader Efendi Hazretleri’ne bacanak olmayı işkembe konularına âlet etmeyi bugüne kadar sürdürebildiyse bunun sebebi cemaatin sabrıdır. Bu sabrı son noktaya taşımayı da başarmış görünüyor… Öyle görünüyor ki, bundan sonra işi zor. Zîra herkes her şeyi görmeye başladı. Şimdi; Bu adamla alâkalı ne desek onu anlatma başarısını sağlayamayız. Bu kadar boş ve leş bir adamı hangi yönüyle ve hangi hikmete binaen anlatabiliriz ki? Bu boş ve leş adamın yayınladığı videoyu seyredenlerin hemen hepsi tiksindiklerini söylediler. Durum, ‘kıptı merdi şecaat arz ederken sirkatin söylermiş’ hesabına döndü diyorlar. Bacanak güya birilerini Efendi Hazretleri’ne şikâyet ederken ciğerindeki lekeyi gösteriyor ama farkında değil. İnsan öyle bir video çekimi ile Mürşidini istismar eder mi? İkincisi, yayınladığı video baştan aşağı alçaklığını, ahmaklığını, hainliğini sergiliyor. Ama adamın fark ettiği hiçbir şey yok. Uyumuş, uyumuş lâf edip Efendi Hazretleri’nin ağzından bir lâf alıp istismara yönelecek. Meselâ bacanağa sormalı; o anda kameranın açık olduğunu Efendi Hazretleri biliyor mu? Kameracı arsız kaç metre ötede (Efendi Hazretleri’nin gözleri az gördüğü için mesafeyi kendilerine göre ayarlamışlardır). Ve Efendi Hazretleri neden gayet temkinli ve bacanağın mürai davranışlar içinde sorduklarına cevap vermiyor? Verdiği bir cevap karşısında bacanağın heyecanlanıp ayağa kalkması nasıl da Efendi Hazretleri’nden istismar edeceği bir kaç kelime duyma hevesinde olduğunu açıkça gösteriyor. Sonra miyavlıyor, kendini acındırma pozlarına giriyor… Ne oldu? Müslüman korkar mı? Kaldı ki ortada savaş mavaş yok. Tabi yediği haltları bilince insan korkar… ‘Biz zayıfız’ diyor. ‘Bize iftira atıyorlar’ diyor vs. Hülâsa; Efendi Hazretleri’nin çevresinde olan bitenlerin tek mesulü bu adamdır ve adam değildir… Dolayısıyla, bu ‘adam’ Efendi Hazretleri’nin çevresinde bulunmaya devam ettikçe sıkıntılar devam edecek; bu böyle biline. Fakat aldığımız duyumlar gösteriyor ki, bacanağın bacak oyunları son bulmak üzere… O hâlâ işkembe derdinde. Allah ıslâh etsin.*

Mahmud Efendi’nin bariz bir şekilde istismar edildiği video ile alakalı Daru’l-Hikme hocalarından Talha Hakan Alp Hocaefendi’nin tespitleri ise şu şekilde: ‘Marifet Derneği’nin, Çeçenistan ziyaretiyle ilgili yayımladığı Mahmut Efendi’ye ait görüntü kayıtları derin bir çarpıklığı deşifre ediyor. Dergâh adabında Şeyh Efendi klik kavgalarına alet edilemez. Cemaat Ümmet içi çekişmelerde Şeyh Efendi taraflarca silah olarak kullanılamaz. Şeyh Efendiler’in ferasetinden önce bilgi ve strateji kaynaklarını konuşmak gerekir. Şeyh Efendi dediyse yaptıysa doğrudur inancı Şeyh Efendi’nin itibarından çok şeyhleri ve onların şahsında cemaatleri yönlendiren bu örtük kaynakların işine geliyor, önlerini açıyor. Niyetleri ne olursa olsun çapları vizyonları ortada olan bu kaynaklar, Şeyh Efendilerin iyi niyetlerini manipüle ederek kendilerine statü sağlasalar da Şeyh Efendilerin itibarını saygınlığını zedeleyerek Şeyh Efendilere de ait olduğu irfan geleneğine de ihanet etmektedirler. Ülkemizde kavline-haline itimat edebileceğimiz kaç insan kaldı! Kalan birkaç kıymetli insanı da klik kavgasına alet etmek itibar cinayetidir.’*

Special Ramadan Programme

Ramadan_2014_Poster_Lighter

Kudemada Ramazan

MSHARIQ-56223-21

Ramazan’da ümmet iftar vaki yeryüzüne dökülen ubudiyet sırrını idrak eder, oruçluların ağızlarından yayılan koku, misk-ü amber gibi rayhalanırdı. Yer, gök sanki oruç tutar, Ramazan her noktada hissedilirdi. Namaz vakitlerinde olan mescidleriyle, mukabele okuyan hafızlarıyla, kürsüler etrafındaki halka sohbetleriyle camiler gün boyu dolar taşardı. Bir direğin dibinde İhya, diğerinde Şifa, başka bir noktada ise Şemail okunurdu. Medreseler irşad ve ihya ayı olarak gördükleri Ramazan’ı yaşamak ve yaşatmak için öğrencileri köye kente ‘emr-i bi’l-maruf’ için gönderirdi. Çarşıda açık kadın dolaşmaz, mideler gibi gözler de oruç tutardı. Ne açık bir lokanta, ne sigara, ne şarap içen adam görmek mümkündü. Oruç, iradeleri teslim alır, çarşıya pazara güven gelirdi. Diller de oruç tutar, sözler yalana kaymazdı. En fasık tüccar bile müşteri aldatmaktan korkardı. Çocuklar daha rahattı, babalar hatalara karşı daha müsamahakar olur, kadınlar da gönül rahatlığı içinde yemek yapar, tuzdan yağdan mütevellit azar cümleleri işitmezdi. Hanımlar eksiklerden dolayı eşine sıkıntı çıkarmaz, kapılar açık olsa da hırsızlar bir şey çalmazdı.

İslam’dan nasipsizler bile ilk iftar topuyla tevbe eder, günah elbisesini çıkarırdı. Nizanın yakıp kavurduğu evlere Ramazan’da gökten sükunet yağardı. Şehir, büyük bir aile olduğunu hisseder, birlikte ağlar, birlikte sevinir, İslam’ın millet mecrasında dolu dizgin akardı. Bir anda sokaklar boşanır, bir anda binler sofraya oturur, birlikte namaza durulurdu. Teravih sonrası hususi meclisler kurulur, hoş sohbetler akdedilir, birlikte evlere dönülür, şehir bir anda sahıra kalkardı. Zenginler hayır hasenat için Ramazan’ı bekler, en fakirin evindeki iftar sofrası da iştah kabartırdı. Orucun terbiye ettiği yürekler ‘bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul’ şeklindeki kapitalist hesaba direnir, sahip olduklarını paylaşmaktan zevk alırdı. Bir yerde her tattan ve her renkten ziyafet, diğer tarafta ise soğan ekmekten müteşekkil iftar sofrası olmazdı. Oruç şiirdi, şuurdu. Müslümanın, Müslümanca vakarı kuşandığı ve gereğini yaptığı bir şuur haliydi. Besmele ile oturtulan sofradan zengin de, fakir de hamd ederek kalkardı. Oruç ruhları, teravih camileri, kandiller sokakları, şekerler şerbetler de çocukların şuurunu aydınlatırdı. Teravih safları birlikte okunan salat-ü selamlar, vecdin ancak yaşanarak anlaşılabilecek safhalarıydı. Şarkıcıların bir yıllık nafakalarını tahsil etmek üzere sahne aldığı, müzik seslerinin meydanları inlettiği, oruçla kazanılan tezkiyenin telvis edildiği, ibadetin ziyafete, kurbetin eğlenceye mağlup olduğu, mütekebbir zenginlerin otellere, muhtaçların iftar çadırlarına çekildiği modern zaman Ramazanının, eskisiyle aynıisme sahip olmadan başka alakası neredeyse kalmadı. Namazla, mukabeleyle, açlıkla terbiye ve teskin edilen ruha vurulan takva mayasına, otellerde açılan iftar msalarından, çadırlarda yükselen şarkı türküden şehvet zehri damladı. Dünyaları için dinlerini satanlar, herkes memnun olsun diye Ramazan iklimini oy borsasına çevirdi. Ramazan, şehvetperestlerin takdirine mazhar olabilmek için şenliğe çevrildi. Ramazan, namaz kılan siyasetçilerin elinde tarihin en büyük saldırısına marz kaldı. Oysa ne Moğol saldırıları, ne haçlı savaşları yıkabilmişti oruç medeniyetini. Ramazan kalıcı darbeler almadan, en istismarcılardan daha istismarcı siyasetçilerin elinden kurtarılmalı, tekrar ibadet mecrasına döndürülmeli. Bunun için millet ayağa kalkıp dünya sevgisinin basiretlerini körelttiği bu karnavalcılara, ‘dinimden elini çek’ demeli.

[Dr. İhsan Şenocak, Hüküm Dergisi, Temmuz 2014]

Bir Büyük Veli ve Kadirov

4531

Bir Büyük Veli ve Kadirov’u rüyasında yan yana görse hayra yoramayacak olanlar sosyal medyada ve basında O büyük velinin, işbirlikçi lider Kadirov tarafından davet edildiğini ve O’nun da Çeçenistan’a gideceğini okuyunca sarsıldı. Anadolu’da deprem etkisi yapan bu haberler üzerine Allah dostunun talebeleri ve sevenleri derhal İstanbul’a giderek ziyaretin iptali için toplantı yaptı. Nihayet ziyaret iptal edildi. Bu iki eli kanlı katille büyük bir tasavvuf adamının görüşmesini kim ayarladı? Basyev’e hayvan diyen, şehidlerin naaşlarını tekmeleyen bu insan müsveddesiyle bir Mürşid-i Kamil’i aynı fotoğraf karesinde yer almaya kim, neler söyleyerek zorladı? Her fırsatta Kadirî olduğunu söylemesine rağmen tekbirler eşliğinde içki içen, kadınlarla dans edip onları taciz eden, halkına alttan alta Şeyh Şamil’in Ruslarla savaştan vazgeçip teslim olduğunu, Cevher Dudayevlerin, Selimhan Yandarbiyevlerin, Aslan Meşedovların, Şamil Basayevlerin isyancı terörist olduklarını iddia eden bu işbirlikçi değil mi?

Herkesin açıkça tarafını belli etmekten çekindiği bir zamanda bütün varlığıyla Çeçen Cihadını desteklemiş bir Alim-i Rabbanî’yi ne sebeple olursa olsn bu hainle aynı kareye koymak en hafif tabirle gaflettir. Bu, ülkesinde medreseler açılması için o Alim-i Rabbani’ye davet gönderen Aslan Mashadov’a ihanettir. Boynunda Büyük Veli’nin hediye ettiği tesbihi bir şeref madalyası olarak taşıyan Şamil Basayev’e ihanettir. İhtilal dönemlerinde bile Sünnet-i Seniyyeye ittibasından ödün vermeyen 60 yıllık destansı mücadelesine ihanettir. O’nun üzerinden tasavvufu itibarsızlaştırmak demektir. Bir türlü Türkiye’de istediği tabanı bulamayan Vahhabi Selefî oluşumun önündeki en büyük barajı yıkmak Vehhabi propagandistlerine koz verip ‘Çeçen cihadını desteklediğini söylediğiniz meşayihiniz de katil Kadirov’un sarayında’ dedirterek tasavvufla ihaneti aynı kareye koymaktır. Rusta, Kadirov’u Kadirî olarak servis edip Kafkasya’daki Müslüman gençleri ‘Eğer tasavvuf bu ise biz ondan berîyiz’ dedirterek Vehhabiliğin kucağına itti. Putin her görevde sadakatini tescil eden Kadirov’un görev alanını genişletip onun üzerinden Türkiye’deki Ehl-i Sünnet’in ilim ve irşad ocağına da darbe vurmayı amaçladı; fakat Allah’ın inayeti ve Büyük Veli’nin ferasetiyle bu hamle boşa çıkarıldı. Sebepler dairesinde bu hadisenin içerisinde yer alanlar hatalarından tevbe etmezlerse yarın hem tarih hem de Allah Azze ve Celle’nin huzurunda mahkum olacaklardır.

[Selim Seyhan, Hüküm Dergisi, Temmuz 2014]

Yetimu’l-Asr: Ağa Camii

8109307

Bir Ağa’nın günah ve isyan merkezi olan Beyoğlu’nda yaptırdığı ve eğlence mekanları, müzik sesleri, civardaki kilise kalıntıları arasında gurbeti her renkleriyle yaşayan Ağa Camii duaların müstecab olduğu Yetimu’l-Asr bir mabettir. Gariplerin dualarını geri çevirmeyen Allah, garip mabetlerde yapılan yakarışlara da icabet eder. Belki de bunun için Abdülhakim Arvasi Hazretleri irşad için Ağa Camii’ni seçti İslam’a en ağır darbelerin vurulduğu yıllarda orada ‘Ya Rabbi! Küfrün bütün gücüyle İslam’a saldırdığı zamanımızda, Din-i Mübin-i İslam’ı fikir ve hareket cephesinden müdafaa edecek, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat esaslarına bağlı bir nesli inşa edecek dava adamları yetiştirme noktasında bizlere muvaffakiyetler ihsan eyle’ diye kesintisiz niyazları oldu. O dualara karşılık olarak Necip Fazıl bir Cuma günü kendini Ağa Camii’ne o büyük mürşidin ellerine attı. Belki de bunun için Ali Haydar Efendi, Muhterem Mahmud Efendi’yi Fener Rum Patrikhanesi’nin hemen üst tarafında, Şeyhülislam İsmail Efendi’nin yaptırdığı İsmail Ağa Camii’ne imam yaptı. Bu iki garip camide yapılan dualar ümmete, Büyük Doğu ve yüzlerce medrese olarak geri döndü. Biriktirdiği üç beş kuruşla cami yapan, geri kalan malını mülkünü de bu caminin yaşaması için vakfeden bir Şeyhülislam’la hamiyetperver bir Ağa’nın Fatih ve Beyoğlu’ndaki yetim mabetleri cemaatsiz, imamsız, hafızsız, ezansız kim bilir ne kadar gözyaşı dökmüştür. Büyükler hatırlatmasa ya da baykuşların yuva yaptığı kubbeleri olmasa yeni nesiller çoktan unutacaktı bu iki mekanın cami olduğunu…

[Recep Yıldız, Hüküm Dergisi, Temmuz 2014]

Denenmiş Bir Mutluluk Formülü: Kocaya İtaat

Esra-Demir-Saliha-Kadın-Olmak-3

İnsanoğlu mevcudatı ve kâinatı dikkatli bir şekilde temaşa ettiğinde enfüs ve afaktaki harikulade dengeyi hemen fark eder. Mesela kalbin vücuda kanı devretmesiyle canlanan uzuv, gıdasını kalpten almasa hayat durur. Organların birbirleriyle olan münasebeti kesilse, yine aynı güçlükler yaşanır. Hayatın temeli olan su akmasa, kokuşmayı önleyen rüzgâr esmese, ısı ve ışık veren güneş değmese, toprak kurusa ürün vermese âlem söner kaybolur. Kâinattaki itaat dengesi de bundan farklı değildir. Aile fertleri anne ve babaya, mürid mürşid-i kâmile, halk ise âdil idareciye itaat etmediğinde muhteşem denge bozulur, darmadağın olur. Kadının kocasına olan itaat ve teslimiyeti de böyledir. Kocasının meşru isteklerine müspet cevap vermeyen Müslüman kadın, bilerek veya bilmeyerek yuvasının altına dinamit koymuş olur.

Kadının kocasına itaati fıtrat gereği iken, feminizm ve sair şeytanî fikir akımlarının etkisiyle ‘kocaya itaat’ emri tüylerimizi adeta diken diken ediyor. Müslüman kadının kocasına itaat etmesi gerektiğini ifade eden nassları okuduğumuzda maalesef ‘Amenna ve Saddakna’ demek yerine ‘Ne yani, şimdi biz kocalarımıza itaat edeceğiz, onlar da bizi paspas gibi ezecek mi?’ diyoruz. Kadına kocasına itaat emredilmiş; ancak bilmiyoruz ki bu emir kadını ezmek için değil korumak için. Ya da gayet iyi biliyoruz; fakat işimize gelmiyor. Çünkü çevremiz bize Allah ve Rasulü’nün bu emrini farklı anlamamız, daha doğrusu yanlış anlamamız için kulağımıza yalan yanlış şeyler fısıldıyor. ‘Kadın erkeğin her istediğini yapacak, erkek emredecek kadın ezilecek’ diye yaygara koparanlar var. Hem de gereksiz yere! Günümüzde kadınların büyük bir kısmı, kocalarını mücadele edilmesi gereken birer rakip olarak görüyor. Dolayısıyla erkeğe itaati bir geri kalmışlık gibi telakki ediyor. Bu durumun aile yapısına vereceği zararı tahmin etmek zor olmasa gerek.

Küfür yobazları bu asırda hasenatı seyyiat gibi göstermek suretiyle Müslümanların zihin kodlarıyla oynadı. Allah’ın emri, Rasulü’nün sünneti olan nikah kötü, her türlü gayr-i meşru ilişki ve fuhşiyyat güzel gösterildi. Tesettürün en ideal şekli olan çarşaf öcü gibi gösterilirken, hayvanlar gibi açık saçık arz-ı endam etmek medenî olmak olarak takdim edildi. İslam’ın öngördüğü karı koca ilişkilerine dair mevzular üzerinde de aynı operasyonlar yapıldı. Kadının kocasına itaat etmesi gerektiğini ifade eden nasslara ‘İslam kadını eş olarak değil kocasına köle olarak görüyor’ diyerek olmadık manalar verilerek adeta takla attırıldı. Muftî Muhammed b. Âdem el-Kevserî Hocaefendi, İstanbul’a geldiğinde Daru’l-Hikme’de ailenin önemi konulu bir konferans vermişti. O konferanstan hatırladığım bir örneği yeri gelmişken zikretmek istiyorum. Şimdi bir kadın düşünün. İş hayatına atılmış, şehirlerarası veya uluslararası çalışan bir uçak firmasında hostes olarak çalışıyor. Her seferinde büyük çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu yolculara hizmet ediyor. Morali bozuk olsa da, kendini iyi hissetmese de gülümsemesi gerektiğini biliyor. Çünkü müşteri memnuniyeti her şeyden önemli (!) Diğer tarafta ise sadece kocasına ve çocuklarına hizmet eden bir kadın, daha doğrusu bir anne. Can alıcı soru ise şu: Bahsi geçen iki kadından hangisi köle gibi çalışıyor? Kocasını ve çocuklarını memnun etmek suretiyle cennete doğru yolculuk eden anne mi, yoksa namahrem onca erkeğe yapmacık gülümsemelerle hizmet etmeye çalışan hostes mi? Sahi hangisinin adı kölelik? Sorgula(n)malı…

Din-i Mübin-i İslam her defasında ısrarla kocanın aile reisliği görevine, kadının ise ancak kocasına itaat etmek suretiyle salihâ bir eş olabileceği gerçeğine vurgu yapar ve ‘Salihâ kadınlar, itaatkâr olanlardır’ der. Belki heva ve hevesine yenik düşen pek çok Müslüman kadın bu gerçeği hakkıyla idrak etmekten yoksundur; ancak Allah Teala zaman zaman bu gerçeği bir gayr-i müslimin zihin dünyasına bütün çıplaklığıyla yansıtır. İşte bu gerçeğe muttali olan o gayr-i müslimlerden, adını ilk defa Muftî Muhammed b. Âdem el-Kevserî Hocaefendi’den duyduğum ‘The Surrendered Wife’ isimli eserin yazarı Laura Doyle’ın kocaya itaat mevzusu ile alakalı düşüncelerine kısaca değinerek huzurlarınızdan ayrılacağım.

Laura Doyle’un en büyük isteği evliliğinin iyi yürümesiydi. Ama kocasının daha romantik, anlayışlı, açıkçası tam da ‘kendi istediği gibi’ olmasını beklerken o tam tersi bir tavır takınınca, yalnız ve mutsuz bir kadın oldu giderek. Kocasına yeniden aşık olması gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldi artık. O da radikal bir kararla, hayatında ilk kez, kontrolü tamamen erkeğinin ellerine bıraktı. Ve beklenmeyen bir şey oldu: Hep hayalini kurduğu erkek karşısındaydı… Kocası da, evliliği de değişmişti. Yıllar boyunca kadınların erkeklerle eşit olmak için savaşmaları, esiri olmamak için direnmeleri boşunaydı sanki. İlişkinin kontrolünü elinde tutup ikinci sınıf vatandaş olmaktan çıkmak için uğraşan kadınlar Laura gibi kendilerini koşulsuz şartsız kocalarına teslim etseler daha mı doğru olurdu yoksa? Laura Doyle’a göre bu sorunun cevabı kocaman bir ‘Evet.’ Doyle, Internet tasarımcısı eşi John Doyle ile yıllar sonra yeniden mutlu olabilmelerini ‘kocasına teslim olarak’ sağladığını söylüyor. Hem de cinsellikten duygusallığa uzanan çok geniş anlamda bir teslimiyet onun sözünü ettiği. İşin ilginç tarafı, ‘kadın egemen’ dizilerin popülerleştiği, cinsel devrimin kadınlar için yeni kapılar açtığı bir dönemde sayıları giderek artan taraftar buluyor.

Hikâye bundan altı yıl önce, Laura ve John Doyle’un evliliklerinin dördüncü yılında başlıyor. Birşeylerin yolunda gitmediğini fark eden ve son çare olarak grup terapileri ile Amerikalılar’ın buluşu tipik ‘evliliği kurtarma’ seminerleri arasında koşturup duran Laura, en sonunda asıl yöntemin ‘büyükannesininki’ olduğuna karar veren bir kadın. Dizginleri elinde tutmak için didindiği onca yılın ardından kendini kocasına teslim etmeye karar vermesi bu yüzden. Mutlu bir evliliğe giden yolun, kocasının söylediği herşeye ‘evet’ demekte gizli olduğunu keşfediyor. Bu büyük ‘aydınlanma’ anından itibaren, ilişkilerindeki herşey tam tersine dönüyor. Terapistlerin sürekli yinelediği ‘sorunları konuşup tartışarak çözümleme’nin büyük bir yalan, ilişkide sözü geçer bir birey olarak ayakta kalmaya çalışmasının baştan kaybedilmiş bir savaş olduğunu görüyor çünkü. Önerileri, önce onun evliliğini kurtarıyor. Sonra da başka mutsuz kadınlara tutku ve aşk dolu evliliğin ipuçlarını vermeye soyunuyor Laura. Hem de feminist çevrelerin bir nevi ‘kölelik’ olarak yorumladığı yöntemini kitabı, ülkenin dört bir yanında yoğun ilgiyle karşılanan seminerleri ve Internet’teki sitesiyle de destekleyerek… Kendi koşullarıyla bastırıp elden ele dağıttığı kitabının elde ettiği başarı artık yadsınamayacak durumda. Öyle ki Laura Doyle’ın göğsünü gere gere dile getirdiği anti-feminist söyleminin arkasında artık ünlü bir yayınevi bile var şimdi.

Bu seminerler ne işe yarıyor diye sorarsanız, yanıt Laura Doyle’ın izinden gidip evliliğinde mutluluğu yakalayan ‘kocasına teslim olmuş’ kadınlardan geliyor: ‘Bu seminerler sonrasında farkına vardım ki aslında evliliğimdeki en büyük sorun benmişim’ diye anlatıyor Carole Fitzgerald. Evliliğinin bir batağa saplandığını görünce bir arkadaşının tavsiyesi üzerine Laura Doyle’ın seminerine katılmış ve hayatı değişmiş. ‘Olaylara başka bir açıdan bakmayı öğrendim. Kocamı olduğu gibi kabullenip ona her anlamda güvenmem gerektiğini kavradım’ diyor Fitzgerald ve ekliyor: ‘Bir zamanlar aşık olduğum bir adamı değiştirmeye çalışmam çok saçmaydı aslında.’ Şimdi işe hangi saatte gideceğini bile kocası belirliyor. Artık huzurlu ve mutlu. Eğer kendinizi kocanızdan daha üstün görüyor; kocanız söylediğiniz her şeyi yaptığı takdirde sorunların biteceğine inanıyor ya da o küçük bir erkek çocuğuymuşçasına anne tavrı takınıyorsanız Laura Doyle’a göre sizin de eğitilmeniz gerekiyor. Çünkü bu seminerler sizin yeniden beraber gülebilmenizi; para konusunda tartışmaların son bulmasını; yatak odasında tutkulu saatlerin yaşanmasını ve dahası yeniden kocanızla büyük bir aşk yaşamanızı sağlayacak! Laura Doyle öyle diyor.

‘Kadın – erkek eşitliği’ kavramını hiçe sayan bu anti-feminist söylemin önlenemez çıkışı tepki alıyor almasına ama birçok farklı kesimde de sevinç çığlıklarıyla karşılanıyor: Dinî çevreler, muhafazakar çevreler, anti feminister bu gelişmelerden çok memnun. Yine de Laura iddiaları reddediyor. Kendini hâlâ bir feminist olarak tanımladığını söylüyor üstelik, ve açıklıyor: ‘Çünkü teslim olmak demek erkeğin kölesi olmak anlamına gelmiyor.’ Eğer feministlik kadının iyiliği rahatı için bir faaliyet ise, ben tecrübe ile denedim; teslim olan kadın rahat ediyor, evliliğini kurtarıyor. Gaye bu ise karşı çıkılacak bir sebep yok, diyen Loura, ileriye sürdüğü ve dünyaya pazarlamaya hazırlandığı bu ‘kurtarıcı çözüm’ün tamamen deneme yanılma yöntemi sonucu ulaştığı bir gerçek olduğunda ısrarlı. ‘Hayatım boyunca John’a ne yapması gerektiğini söyledim. Kontrolü elden bırakmam gerektiğine inanıyordum. Ama ben üsteledikçe, o kendisini geri çekti ve isteklerimin tam tersini yapmaya başladı.’ Onu çıldırtan da bu tepkisel tavır olmuş zaten. Şimdi ise çok mutlu; çünkü elbisesinden yemeğine kadar her şeyi artık John seçiyor. Ve sorumluluk duygusundan feragat ettiği gibi onu suçlamaktan da vazgeçerek iç huzuruna kavuşmuş Laura Doyle. Şimdi sıra diğer mutsuz eşlerde… Doyle’un mottosu ‘Sen nasıl istersen…’ Birçok kadın için telaffuz etmesi zor bir cümle. Ama tabii ki insanın kendini kocasına teslim etmesinin de kuralları var; en başta tüm alışkanlıklarınızdan ve tavırlarınızdan vazgeçmeniz gerekiyor. ‘Tek bir tarafın teslimiyeti ürkütücü gelebilir belki ama ödülün mutlu bir evlilik olduğu düşünülürse hiç de korkmaya gerek yok’ diye anlatıyor Doyle. Mmutluluk hayalleriyle evlenen insanların birarada kalabilmeleri ve bu beraberlikten zevk alabilmeleri için birilerinin fedakarlık yapması şart. Bahsi geçen fedakarlıklar ise Laura’ya göre aslında basit şeyler: ‘Dırdır etmeyin, kocanızın ne giyeceğinden nasıl konuşacağına kadar hiçbir şeyine müdahale etmeyin, onun her an peşinde koşturup duran annesi değil arzuladığı kadını olun. Tabii tüm bunları bir sabah uyanıp yapmak kolay değil. Öncelikle yapılması gereken bugüne kadar kadınların nasıl davranması gerektiği konusunda söylenen herşeyi unutmak.’ Tüm bu ‘yapılması gerekenler listesi’ ne kadar garip gelse de anlaşılması kolay ama uygulaması bir o kadar zor maddeler içeriyor. İşte mutlu evliliğin kapısını açacak altın kurallar…

Eğer gönüllü bir teslimiyetçiyseniz kesinlikle kocanızın hatalarını ‘düzeltmemeyi’ öğrenmelisiniz. Ya da tartışmalara yol açan asıl kural da kocanız cinsi arzularına mazeretsiz uymanızdır… Feministlerin ‘kölelik’ diyerek tepki gösterdiği bu kuralın, evliliğin devamında çok önemli olduğu görüşünde Laura. Buna rıza gösterirken, kadının zaruri halleri hariç mazeret üretmesi bence uygul değil, esas olan erkeğin kendini iyi ve yeterli hissetmesi, o kadar, diyor. ‘Çünkü’ diye anlatıyor Laura, ‘Hiçbir erkek annesi gibi herşeyine karışan, yönlendiren bir kadınla yaşamak istemez. Her zaman ‘evet’ diyebilecek arzulu bir kadındır onun hayalini kurduğu.’ Diğer kurallara gelince: Kocanızın hayatına müdahale etmeyin; fiziksel, finansal ve duygusal denetimi tamamen ona bırakın; düşüncelerine saygı gösterin; kendinizi ifade ederken ona baskı uygulamayın; ve size gösterdiği ilgiyi takdir edin, aldığı hediyeleri coşkuyla karşılayın… Her kararı kocanıza bırakmak ise tüm yaşam pratiklerini içinde barındıran bir kural aslında. Nerede ne yenileceğinden, hangi filme gidileceğine kadar tüm kararları o verecek anlamına geliyor. Hatta sizin ne yiyeceğinize o karar verip o ısmarlayacak. Burada anahtar kelime ‘ısmarlamak’, çünkü kendisini güçlü hissetmesi için para kontrolünün de tamamen kocaya devredilmesi gerekiyor ki herşeye hakim olduğunu hissedebilsin erkeğiniz. Ama önemli bir noktayı da es geçmemek lazım. Laura’nın sözünü ettiği ‘teslim olunası erkekler’in tacizkâr, sapık ya da dengesiz olmaması gerekiyor. Size ya da çocuğunuza fiziksel şiddet uygulayan, uyuşturucu bağımlısı, güvenliğinizi tehdit eden ya da sadece güven hissi uyandırmayan erkeklerden uzak durmanızı tavsiye ediyor Laura. ‘Bu tarz erkeklere ‘teslim olmak’ bir yana, ondan derhal ayrılın’ diye uyarıyor. Şimdi sadece aşk dolu bir kocaya değil, bol paraya da sahip Laura Doyle. Kitabı ses getirmeye başlar başlamaz televizyon programlarından teklif üstüne teklif yağınca kariyerini yarıda bırakarak kendini hemcinslerinin evliliklerini kurtarmaya adadı. ‘Boşanma oranlarının böylesine arttığı bir dönemde Laura sayesinde evliliğimi kurtardım’ diyenlerin sayısı hiç de az değil. Tek yapmaları gereken ise kocalarına sonsuz bir güvenle kendilerini bırakmak.’

Toparlamak gerekirse; Muftî Muhammed b. Âdem el-Kevserî Hocaefendi Laura Doyle’ın ‘The Surrendered Wife’ isimli eserini tavsiye ettiği için burada Doyle’ın konuyla alakalı düşüncelerine yer verdim. Yukarıda yazılanları okuduysanız, Laura Doyle’ın düşüncelerinin pek çok noktada Kuran ayetlerine ve ilgili hadislere mutabık olduğunu görmüşsünüzdür. Benim amacım ilgili nassları Laura Doyle’dan nakil yaparak onaylatmak değil. Mesela Laura Doyle diye birisi çıkıp da kocaya itaatin öneminden bahsetmeseydi biz bu konunun önemini idrak edemeyecek miydik? Bal gibi de mevzuyu kavrayacaktık; ancak Laure Doyle’den nakil yaparak bir gayr-i müslimin bile meselenin künhüne nasıl erebileceğini göstermek istedim. Ayrıca Doyle’ın kocaya itaat formülünü deneme yanılma yoluyla bulması calib-i dikkat bir diğer nokta. Ebubekir Sifil Hoca’nın dediği gibi ‘Herhangi bir kadının ‘Ben kocamla eşit değilim. Kocama itaat ettiğim sürece salihâ kadınım’ demesi adeta artık bugün mümkün değildir.’ Böyle kötü bir zamanda, Laura Doyle’ın tavsiyelerine uymakta büyük fayda var. Bir hayırsever Laura Doyle’ın ‘The Surrendered Wife’ adlı eserini Türkçe’ye tercüme etse de Türk okurlar olarak daha fazla istifade etsek ne güzel olur!

Bir Bacanağın ‘Marifet’leri (9)

Untitled-194

Mahmud Efendi’nin Çeçenistan’a Kadirov’u ziyaret etmek için gideceği haberleri pek çok haber sitesinde kendine yer buldu; ancak Yeni Şafak Gazetesi ve bilhassa Saadettin Ustaosmanoğlu’na yakınlığı ile bilinen Furkan Haber’in ses getiren yayınları ve yazıları sayesinde İsmailağa Cemaati’ne mensup pek çok saf ve iyi niyetli kardeşimiz, Uyanık Bacanak Muhammed Keskin ve yancısı Cübbeli’nin çevirdiği dolaplardan, yediği nanelerden ve devirdiği çamlardan haberdar oldu. Ve nihayet Allah Teâlâ’ya binlerce şükür Mahmud Efendi’nin Çeçenistan ziyareti iptal oldu. Yeni Şafak Gazetesi de dâhil olmak üzere pek çok yazılı ve görsel medya haberi ‘Mahmud Efendi Oyunu Bozdu’ şeklinde verdi. Hâlbuki Mahmud Efendi’nin oyundan haberi falan da yoktu. Oyunu bozan, bana göre, bu oyunun mimarı olan Bacanak, Cübbeli ve Şefik Kocaman üçlüsünden başkası değildi. Yani Çeçenistan ziyareti Mahmud Efendi’nin bilgisi ve iradesi dışında bir takım sebeplerden dolayı iptal oldu. Eğer Mahmud Efendi’nin Çeçenistan’a Kadirov’u ziyaret etmeye gideceği haberi medyaya yansımasaydı, Marifet Derneği bu hâdiseyi hiç gündeme getirmeyip üzerini örtecek ve bizi şaşırtmayarak bir sahtekârlığa da imzasını atacaktı; fakat bekledikleri gibi olmadı. Allah’ın izni ve keremi ile şarlatanların oyunu ‘tuzak kuranların en hayırlısı’ tarafından bozuldu. Marifet Derneği de lütfedip kısa bir yazı ve düzmece bir iki video ile kamuoyunu güya bilgilendirmeye, daha doğrusu kendisini aklamaya çalıştı. Yayınlanan ilk videoda kamera karşısına Cübbeli denen zât, Mahmud Efendi’nin oğlu ve kambersiz düğün olmaz misali Uyanık Bacanak Muhammed Keskinoğlu geçiyor. İkinci videoda ise yine Uyanık Bacanak var; ama bu sefer Mahmud Efendi’nin ağzından laf alma peşinde. Marifet Derneği’nin yayınladığı kısa açıklamada ise pek çok asılsız iddia, hakikat zarfıyla sunulmak isteniyor. Çocuk kandırıyorlar sanki…

Furkan Haber’de Marifet Derneği’nin yayınladığı ilk video ile alakalı şöyle deniliyor: ‘Hâdisenin üçüncü günü bir video çekimi yapılıyor… Efendi Hazretleri’nin oğlu Ahmed Hoca bu video çekimine bir bakıma icbâr ediliyor. İkinci kahraman (!) Cübbeli, üçüncüsü her türlü ayak oyuncusu Bacanak. ‘Kamera’ komutu veriliyor. Baş aktör Cübbeli konuşuyor. Söylediklerinin tam tersinin doğru olduğunu anlayabilmek için konuşanın karakterini bilmek şart. Birkaç gün içinde aynı hâdisede kırk takla atıp en yakın kırk adamını satabilme maharetine sahip bu adam, bu konuşmasında da aynı maharetini konuşturmayı ihmâl etmiyor! Hâdisenin ilk günlerinde Kadirov’u methediyor. Akabinde sanki methetmemiş pozisyonu alıyor. Sonra dikizlemeye devam; hangi taraf kazanacak ve benim kârım ne olacak… Efendi Hazretleri’nin aslında Kadirov’a gitmek istediğini, bunu defaatle zikrettiğini anlatıyor. Fakat haberin Efendi Hazretleri’ne bildirilmeden önceki safhasından hiç bahsetmiyor. Ve ‘Efendi Hazretleri devlet büyüklerini kırmamak için gitmedi’ gibi bir intiba uyandırmaya çalışıyor. Tezgâhın büyük olduğunu hâliyle düşünmüyor, düşünemiyor. Zaten öyle bir derdi de yok. Hâdisenin Avrasya politikası çerçevesinde ne ifade ettiğini bilmez, ilgilenmez. Onun derdi haneden yüz bulamamasının çarelerini aramak ve cahil bir ahmağın (Bacanak) gözüne girmeye çalışmak. Hani, ‘İlmim var, ilmimin haysiyetini muhafaza edeyim’ diye en ufak bir derdi yok. Dert; şöhret, para, karizma; daha sonrakini söylemeyelim… İlim adamı(!)…’*