İsmet Özel’i Anlamaya Çalışmalı Mı?

salon02

İsmet Özel’i anlamaya çalışmalı mı? Ne yaparsak yapalım, asla anlayamayacağımız ve ‘Bana ne kadar uzaksın’ tepkisini alacağımız bir insanı anlamak uğruna fedakârlık yapmanın ve kafa yormanın ne anlamı var? Bugün İsmet Özel, İstiklal Marşı Derneği kanalıyla Türklük üzerine düşüncelerini Türk insanına arz ederken bile onu anlamak imkânsız gibi bir şey değil midir? Son on yıldır Türkiye’de ‘İsmet Özel ne demek istiyor?’ diye bir furya aldı başını gidiyor. Herkes bir tarafından çekiştirip, ‘Milliyetçilik mi yapıyor, Faşizm’e mi kaydı, ‘Sahabeden Türk olanlar da vardı’ ne demek, ‘Allah Türkleri üstün yarattı’ sözü ırkçılığa girer mi girmez mi, Veda Hutbesi’ni okumuyor mu bu adam, İslamcılardan kaçtı, ülkücülerin kucağına düştü, Necip Fazıl da böyleydi, son dönemlerinde Erbakan’dan ayrılıp ülkücü gençlere kucak açtı…’ şeklinde sürüp giden tartışmalar nihayete ermiş değil henüz. Öyle veya böyle İsmet Özel kendinden bahsettirmeyi başarıyor şeklinde medyatik bir yorum varlığını koruyor.

[Ekrem Özdemir, İsmet Özel’e İhanet Etmek]

Kuran’ın Hükümlerine Aykırı Kanun Yapmak

GNAT_speakers

Hem Kemalist inkılabını tasvip eden, hem de ‘Ayete, hadise diyeceğim yok; fukaha kelamına ittiba etmem’ diyen Cemal Hoca’nın sözleri arasında intizam-ı insicamdan eser yoktur. Ayet ve hadise inanmak iddiasında bulunan Cemal Hoca da, hareketlerini alkışladığı ve kendilerine taptığı Kemalistler gibi, hakikatte ayet hadis tanımayan ve belki yine onlar gibi ayete, hadise fukaha kelamından ziyade hasım olan bir dinsiz ve imansızdır. Haydi ayet ve hadise iman ve itimadı varsa söylesin ve cevap versin ki ‘Kuran, hadis teceddüt etmediği cihetle her asırda malulünbih kanun olamaz’ diyen Ankara rical-i hükümetinin sözleri Müslümanlığa sığar mı sığmaz mı? Kuran’daki miras ayetlerinin ahkâmına münafi, başka türlü miras kanunu kabul etmek nass-ı Kuran’a muhalif midir muvafık mıdır? Nass-ı Kuran’a muhalif hareket, masiyet addolunarak dinden çıkmayı gerektirmese de nass-ı Kuran’a muhalif kanun yapmak ve Kuran’ın o hususdaki ahkâmını beğenmemek Müslümanlıkla içtima edilebilir mi? Mahrumat ayetindeki nazm-ı celili hükmünce insanın halası, teyzesi, birader ve hemşirezadesi kendisine mahrem olmak icap ederken, bunlarla izdivacı tecviz eden İsviçre aile kanununun Türkiye’de tatbiki nass-ı Kuran ile tezat teşkil eden bir kızılbaşlık değil midir?’

[Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışları, s. 71]

Ahkâm-ı Şer’îyeyi Beğenmemek

54675743_4da552e1f4_b

Kuran’da zikrolunan birçok ahkâm-ı şer’îyeyi beğenmemek ve reddetmek cüretinde bulunsunlar, hem de Müslüman kalsınlar! Bu ne kadar tenakuz?! Kuran’ın münderecatını kısmen hatalı çıkaran adam, onun Allah kelamı olduğunu kabul etmediğinden buna cüret eder. Cenab-ı Hak bazı şeyleri iyi bilememiş! Şimdili akıllı kulları Allah’ın yanlışlarını tashih ediyor. Denilemez ya! Demek ki herif Allah’ı beğenmiyor, Peygamber’i tahkir ediyor, hem de Allah’a iman ettim, Peygambere iman ettim, Müslümanım diyor. Hocalar beni tekfir etti diye kızıyor. Yobazlar benim dinime ne karışır? Beni Müslüman yapmak, gâvur yapmak onların elinde mi diyor. Müslümanlıkta ruhbaniyet yoktur, böyle salahiyetler kimseye verilmemiştir diyor.

Halbuki işte hocalar, ellerinde doğrusunu söylemekten başka bir şey olmadığı için herifi müstehak olduğu sıfatla tavsif ediyorlar. Bir kimseyi gâvur yapmak, Müslümanlıkta bırakmak hocaların elinde olaydı, belki haydi hatır için seni yine Müslüman addedeceğiz diyebilirdi. Lakin hoca ne yapsın? Herifi Kuran tekfir ediyor, akıl mantık tekfir ediyor, tenakuzlu imanı tekfir ediyor. ‘Müslümanın kusuru olmaz mı? Cenab-ı Hak Gafuru’r-Rahim değil mi? İnsan fasık ve günahkar olarak Müslüman kalamaz mı? Hocalar kebairin bile ehl-i sünnet mezhebinde affının mümkün olduğunu, küfrü gerektirmediğini söylerdi ya’ diyerek yine o beğenmediği hocaların sözü ile Müslümanlığını müdafaa edecek olsa buna da imkan yoktur. Çünkü insan bunca günaha batarak Allah’ın emir ve nehyine karşı pek çok kusurlarda bulunarak yine Müslüman kalabilir. Hocalar da onu tekfir etmezler. Nefse, şeytana uyup günah işlemek fakat günahını günah ve kabahatini kabahat telakki ederek haddini bilmek ve kusurunu itiraf etmek başka, Allah’ı kabahatli çıkarmak, emir ve nehyini beğenmemek ve makul görmemek de başka… Birinci nevi ve şekildeki günahlar ne kadar çok olsa imana zarar vermez, çünkü imana münafi olmaz. Lakin ikinci nevi ve şekildeki günahın zerresi bile imanı yerle bir etmeye kâfidir. Çünkü Allah’ına ve Resulüne iman etmekle itiraz etmek bir kalpte cem olunamaz. Allah’a ve Resulü’ne itimatsızlık, hürmetsizlik hissi hâsıl olan kalbin imanı ve tasdiki yalandır. Ahkâm-ı İlahi’yi layık olduğu teslim ve tazim ile karşılamayanların Müslümanlıkları hakkındaki ikrar ve iddiaları da yalandır.

[Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışları, s. 65]

Ulemayı Beğenmeyen Ulema!

1013316_10151952990845017_1076221796_n

Din-i İslam’ın asıl kaynaklarını şöyle bir tarafa bırakarak bazı pervasız insanların ve hatta bazı çılgın milletlerin ihdas ettikleri hareketlerden ve emr-i vakilerden din babında fetva almak ve hüküm vermek modası zamanımızda hayli ilerlemiştir. Böyle hareketlerin ve hükümlerin dünyada bir cezasına çarpılmak tehlikesi görülmediği cihetle dini meselelerde haddini bilen ve bilmeyen herkes birer müftü kesilmiş, yetkili bir müçtehid gibi mütalaa yürütmeyi gözüne kestirmiştir. Dinden çıkmak öyle eski hocaların anlattığı gibi şimdi kolay değil. Bir adam kendi istemedikçe onu kim dinden çıkarabilirmiş? İşte Cemal Hoca da öyle diyor. Evet, kimse çıkaramaz, lakin dine karşı terbiyesini takınmaya mecburiyet hissetmeyerek de zorla Müslüman kalmak ve adeta dinin başına bela olmak isteyeni Allah da çıkarmaz mı acaba? Bana kalırsa dinden çıkmak korkusunu bir kalemde ilga eden asrilerin muradını gafil Müslümanlar iyi anlamıyorlar. Dinden çıkmaktan korkmanın manası; kolay kolay çıkılmadığından değil, çıkılsa sanki ne lazım gelir, ne kaybedilmiş olur tarzında bir korkusuzluk ve bir nevi asırlık şecaati iktisab etmektir, onun için dini tepe tepe kullanırsın, din beni terk etse bile ben onun yakasını bırakmam dersin, hele o kadar nazlanmasın! Dinin bana ihtiyacı benim ona ihtiyacımdan ziyadedir dersin, din eski kafalı şaşkın hocalar gibi değildir, milyonlarca Müslümanları elinden çıkarmak ister mi dersin, el-hasıl ne olsa diyebilirsin. Çünkü dinin bugün denetleyeni yoktur. Boş bir arsa gibi herkes onun üzerinde futbol oynama hakkına maliktir.

[Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışları, s. 61]

İhtiyac-ı Zaman Meselesi

5265196057_7d8c46f45b_b

Cahiller, ihtiyac-ı zamanı bilmezler. Tahsil-i ilim etmek isteyen gelinlik kızların, kadınların tesettüre riayet etmemelerini ihtiyac-ı zamandan addetmesi gibi. Bu hanım kızlar, erkek talebe ile bir mektepte ihtilat etmeseler, muallimin huzurunda da yüzleri peçeli olarak otursalar ve mekteplerine bu kıyafetle gidip gelseler yüzleri ile beraber tahsil-i ilme karşı akılları da kapanmış mı olacak? Bu defa belki Reis bunda meşakkat olur, diyecektir. Çünkü zavallı meşakkati de bilmez. İnsanların arkasında bunca yük taşımakla temin-i maişet ettiği dünyamızda kadının yüzündeki peçeyi bir yük addedenlerin maksadı namahrem kadınlarla yüz göz olmaktır. Bu onlarca bir ihtiyac-ı zaman ve belki ihtiyac-ı şehevanîdir. Sonra biçare Reis’in Bosna’da eskiden beri kızların evleninceye kadar erkekten kaçmadığını Türkistan’da, Arabistan’da, Rusya’da ve daha dünyanın bilmem hangi bucağında kadınların açık gezdiğini delil göstererek nerede olursa olsun bir takım cahilane ve lâubalîyane hareketlerden ahkâm-ı şer’îye istinbatına kalkışması tam Reisü’l-Ulema’ya yakışacak bir tarz-ı tefekkürdür. Bunu âlim istidlali değil, cahil tesellisine benzetmek ve bâtılı mukayessün aleyh yapmanın beliğ bir misali telakki etmek münasip olur. İlm-i fıkıh kitaplarındaki kararları insanlar yaptı diyerek din imamlarının ve havas-ı Müslimînin, ahd-ı ashabından biri kemal-i dikkatle muhafazasına itina ettikleri şeair-i İslamiyeye itimatsızlık telkin ederken kendisi ötede berideki avam-ı Müslim’inin cahilane hareketlerinden ders almakta olduğunu gösteriyor. Doğrusu bu adamda akval-i ulema ve fukahaya düşman ve ef’al-i cühelaya hayran olmak iptilası var. Besbelli benzerlik alakası bunu icap ediyor!

[Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışları, s. 59]

Müslümanlar Gözünüzü Açın!

3564371652_3dfd35e161_b

Müçtehidînin genelinin sözü senet olmasın, herhangi bir kısmının sözü de senet olmasın, cahil sözü mü senet olsun? Bu nasıl bir şeydir? Müçtehitler, din-i İslam’ı ve İslâmî ilimleri kimler daha ziyade biliyorsa onlardan ibaret olduğuna nazaran din ilminin uzmanı olacaklar. Herhangi bir ilim ve sanatta erbab-ı ihtisasın ittifakı veya ayrılması sözlerine derece derece kıymet ve ehemmiyet verilmek en mantıkî ve müsellem bir hak iken, din-i İslam’ın ulemasına, müçtehitlerine bu kıymet ve ehemmiyeti layık görmemek neden neşet ediyor biliyor musunuz? Din-i İslam’ın kendisine kıymet ve ehemmiyet vermemekten!

Müslümanlar gözünüzü açın ve gerçek amacın dini kıymetinden düşürmek olduğunu artık anlayın! Herhangi bir ilim gibi din ilminin ne kadar ehemmiyeti olursa ulemasının sözleri o nispette işitilir ve muteber olur. En açık mantık yolu bu değil midir? Lakin Müslüman dinine suikast eden yeni çıkma düşmanlar dini öyle bir hale koymak istiyorlar ki, onu bilen de bilmeyen de eşit olsun ve dini ilimler sahibine fazla sıfat ve salahiyet ve fazla bir söz hakkı vermesin. En büyük meziyeti ilim ve fende arayan şu medeni çağda din ilmini tahsile kendini adayan ulemaya gelince, kendilerinden ilm-i hak rüçhanını uzak tutmaktaki maksat acaba ne olabilir? Nitekim biz daima Türkiye’deki dinsiz kalemlerin dini meselelerde ulema-yı dine söz sırası vermemek istediklerini görüyoruz. Bu husus böyle Cemaleddin gibi din âlimi kıyafetine giren bazı meslek azmanlarından kendilerine müzahir olanlar da çıkınca ulema-yı dinin hakk-ı ihtisası büsbütün inkâra maruz kalıyor. İşte kıyas-ı fukahayı saymamak hep bu derin maraz-ı kalbînin kötü semptomlarıdır.

[Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışları, s. 55]

İcma’ın Hüccet-i Katiye Oluşu

icma

Ayet ve hadisten başka, icma’ın hüccet-i katiye olduğunda bütün ehl-i sünnet ulemasının ittifakı vardır. En büyük müçtehidlerden olan bu kadar ulemanın, bir ağızdan icma’ı hüccet-i katiye olarak kabul etmesi katiyete ait hükümlerinde mutlaka Kitap ile Sünnetten bir kesin nassa istinat ettiklerini bize bildirir. İcma’ın hüccet-i katıa olduğunu müttefikan itiraf eden ve yalan üzerine ittifakları tasavvur olunamayacak derecede bulunan ulema-yı müşarünileyhin şu ittifakları ile adeta ‘Bizim elimizde bunun kesin bir dayanağı var’ diyerek bize teminat vermiş oluyorlar; icma’ın hücciyetini kabul etmeyen miskin de asırlar boyunca gelip geçen bütün din imamlarının içtihatlarına itimatsızlık şeklinde de olmayarak sözlerine ve şahadetlerine inanmamak tarzında ve kendilerini yalancı çıkarmak derecesinde bir küstahlık irtikâp etmiş oluyor. Hâlbuki bu icma, ilm-i zaruri ifade eden tevatürün havas-ı Müslimin kitlesine müstenid bulunan son derecesidir.

Din-i İslam’ın ahkâmında Kitap ile Sünnet’in daire-i sarahati haricinde kalan halle muhtaç meseleler için Cenab-ı Peygamber Efendimizin irtihalinden sonra, Kitap ve Sünnet esaslarından hüküm çıkarmaya kadir ulemanın icma ve ittifakı merci olmaz da neresi olur? Yoksa kemaline vasıl olduğu ayette beyan edilen din-i İslam bilakis nakıs kalmaya mı mahkûmdur? Beş vakit namazlarımızı teşkil eden namaz rekâtlarının sayısı ve evza ve harekât gibi zarurat-ı diniyeden olarak kabul ettiğimiz şeair-i diniyemizin tafsilatına ait kanaatlerimizde ancak icma-i ümmet istinat ettiğimiz cihetle, icma hüccet-i katiye olmazsa herhangi bir vakit namazını nasıl kılacağımız ve kaç rekât kılacağımız hakkında malumatımızın bile katiyetle sabit olmayıp şüphe altında olması lazım gelir. Yarın öbür gün namazlarda rüku ve secdeleri ilga edeceğini tahmin ettiğimiz Ankara hükümetinin Bosna Reisü’l-Uleması gibi tasdikçileri belki şimdiden böyle şüphelerin İslam akideleri arasına girmesini arzu eder. Bir misal daha söyleyelim: Beş vakitte okunan ezan-ı Muhammedî hakkındaki hadis, tevatür mertebesini haiz olmadığına mebni ezanın katiyetle şeair-i İslam’dan addolunması icma deliline istinad etmektedir. İşte icma’a edille-i şer’iyye meyanında kıymet vermemek Müslüman dininin ezan şiarını da şüpheye düşürecek bir fitne yolu olur. Bunun misali daha çoktur ve hepsi Ankara hükümetinin din-i İslam hakkında düşündüğü bir suikastını hedefler.

[Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışları, s. 49]

Kuran’a Rağmen Cihad Olmaz!

34938

Benim için ‘mücahidin’ hayatımın her safhasında özel bir anlamı, özel bir yeri ve özel bir değeri olmuştur. Gençlik yıllarımızda cihadın adı Afganistan’dı. Çok yakın bir arkadaşım ve dostum, uzun yıllar Afganistan’da savaştı. Yüksek rütbeli bir komutan vasfına ulaşmıştı. 1992 yılı haccında Arafat’ta karşılaştık. Uzun uzun dertleştikten sonra bana, ‘bu hacda nasuh tevbesi yapıp Afganistan’a veda edeceğini’ söyledi. Yıllarca o cepheden bu cepheye koştuğunu ve ‘şehid’ olma arzusuyla yanıp tutuştuğunu yakından bildiğim dostuma, biraz da hayretle, ‘ya şehadet?’ diye sordum. Bana, ömrümün sonuna kadar asla unutamayacağım şu cevabı verdi. ‘Ben’ dedi, ‘şunu çok iyi anladım ki, sıddık olmak şehid olmaktan çok daha önemli. Allah beni Sıddıklar sınıfına yazmadan canımı almasın!’ Tüylerimi ürperten be cevabın ardından, Afganistan’da artık içine sinmeyen birtakım gelişmeler olduğunu, cephe değiştirip Bosna’ya gideceğini söyledi. Bu aziz dostumla hac sonrası Bingöl’de kısa süren bir görüşmemiz oldu ve birkaç gün sonra da Bosna’ya giderken Mostar yakınlarında bindikleri otobüsün hemen yanı başına düşen bir bomba sebebiyle şehid düştüğü haberini aldım. Korku dediğimiz fıtri olgunun yanından bile geçmediği (kesinlikle mübalağa etmiyorum) bu müstesna insanın, uzun yıllar, sıcak savaşın en sıcak halini yaşamasına rağmen tek kurşun bile atamadan şehid olması, bende sarsıcı bir etkiye neden olmuştu. Bu halet-i ruhiye ile o günlerde bir dergiye yazdığım yazının sonunda şu ifadeyi kullanmıştım: ‘Yıllarca büyük bir iştiyakla peşinden koştuğu şehadet, sıddık olmasını mı bekliyordu?’ Benim için bu sorunun cevabı tereddütsüz ‘evet!’ti elbette. Bingöl’den çok mücahid çıkmıştır. Şuna şüphe yok ki, hepsinin zihninin arka planında, Edip ağabeylerine duydukları hayranlık vardır… Cihad farz bir ibadettir ve mücahid kesinlikle ayrıcalıklı bir şahsiyettir! Allah, aziz Kuran’da, bu durumu şöyle beyan buyurur: ‘Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlardan üstün kıldı. Allah onların hepsine de cenneti vaad etmiştir. Bununla beraber Allah mücahitlere, oturanların üzerinde büyük bir ecir vermiştir.’ Bu kadar mühim ve farz bir vazifenin icrasının, nefsaniyete kurban verilmesinin ne denli büyük bir facia olduğu apaçık ortadadır. Bir süreden beridir cihad merkezli ve fakat gerçekten cihad olup olmadığı kuşku götüren tartışmalar yaşanıyor. Malumunuz olduğu üzere dergimizin son sayısının ‘Başyazısında’ bu husus ayrıntılarıyla değerlendirildi. Bizim bu tartışma vesilesiyle altını çizeceğimiz husus tastamam şudur: Allah’ın apaçık ayrıcalıklı kıldığı kimselerin yine Allah’ın koyduğu sınırları, Allah adına ihlal etmeleri mümkün değildir! Nisa suresinde nasıl ki, mücahid ayrıcalıklı kılınmış ise tıpkı onun gibi mücahidin hangi ölçülere uyması gerektiği de apaçık bir şekilde beyan buyrulmuştur.

[Nihat Nasır, Sancaktar Dergisi, 10. Sayı]

Dinî Vazifeleri Dünyevî Gaye İle Yapmak

gezi-parkı-eyleminde-namaz-kılan-gösterişçiler_458013

Şer’î hükümlerin ictimaî faydalarını düşünmek, bulmak fena bir şey değildir. Belki bu fayda ve menfaatleri dikkate değer bir kudret ve maharetle âleme anlatmak ilim adamlarımızın üzerine düşen bir vazifedir. Şer’î hükümler, kulların kendilerine ait ve dünyevî bir takım menfaat ve faydaları da taşımış olsa bile gene bunlar dini birer vazife halinde ifa olunurken, mutlaka uhrevî maksatlar üzerine bina edilmezse icra edilen fiil dinî sıfattan mahrum bir fiil olur. Yani şer’an ve dinen makbul olmaz. Mesela, Beş vakit namazı kılan adam Allah’ın emrini yerine getirmek ve bu suretle uhrevî mesuliyetten kurtulmak maksat ve mülahazası ile değil de namazın vücut üzerinde güzel bir jimnastik tesiri meydana getirdiğine kani bulunduğu için kılarsa namaz sahih olmaz, jimnastik sahih olur. Oruç tutanın da mesela midesini koruma maksadı ile yemeye fasıla vermesi ve muharebe meydanında hayatını tehlikeye koyan şahsın ilayı kelimetullah fikrinden uzak olarak, hatta şeref ve şan kazanma gibi üstün sayılan gayelere de şumulü olmak üzere başka maksatlar ve gayeler takip etmesi, oruç ve cihat vazifelerini dince sahih ve makbul surette eda edilmemiş olmasına sebebiyet verir. Demek ki, dini vazifelerden her birinin dünyaca icrasında gözetilecek esas ve gaye Allah’ın emrine itaat ve uhrevî mesuliyetten korkmak gibi dünyevî olmayan şeylerden ibaret olacaktır. Nihayet dünyevî gayeler, esasın daha altında, tâli ve munzam bir maksat halinde nazarı itibara alınabilir o kadar…

[Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Dini Müceddidler, s. 64]

Âlim ve Fakih Olarak Mustafa Sabri Efendi

Al Azhar

Mustafa Sabri Efendi, Osmanlının son döneminde yetişmiş ve öne çıkmış kalem ve telif sahibi âlimlerdendir. Sağlam bir medrese tahsili almış, zekâ ve muhakemesi sayesinde temayüz etmiştir. İlk tahsilini Anadolu’nun mütevazı bir şehri olan Tokat’ta almasına rağmen kısa zamanda tahsil aşamalarını tamamlayıp İstanbul uleması arasında yer edinmesi ve genç denecek yaşta dersiam olması ilmî kariyeri hakkında yeterli bir işaret vermektedir. O, yazdığı eser ve makalelerle dini, felsefi ve edebi ilimlere vukufiyetini ortaya koymuştur. Mustafa Sabri Efendi, münazaracı bir kişiliğe sahiptir. İçinde yaşadığı tarihi, siyasi ve sosyo-psikolojik şartların da bunda büyük etkisi olduğu söylenebilir. Çünkü o, yaşadığı dönem itibariyle İslam dünyası birçok yönden yeniden yapılanma çabası içindedir. Bu ortamda birbirine zıt fikirler devamlı kavga halindedir. Farklı fikir akımları Müslümanların ve Osmanlı devletinin kurtuluşuna dair fikirler ortaya koymaktadırlar. Karşıt görüştekiler, bir geri kalmışlık psikozu yaşarken bunun faturasını İslam’a, Müslümanlara ve mevcut Osmanlı yönetimine kesmektedirler. Mustafa Sabri’nin içinde bulunduğu fikir topluluğu ise tam aksine kurtuluşun İslam’da olduğunu, gerilemenin sebebinin İslam olmadığını, dine hakkıyla sahip çıkılmadığı için bu durumlara düşüldüğünü savunurlar. Şu ifadeler onun bu konuda ne düşündüğünü ortaya koymaktadır: ‘Müslümanların terakki yolunda geri kalmaları dinlerinden değil kendilerinden, belki dinlerine lâyık insan olmadıklarından ileri geldiği gibi İslamî ilimlere bir vakitten beri ârız olan revaçsızlık da mezkûr ilimlerin ehemmiyetinin eksikliğinden dünyanın hayret ve takdir nazarlarını celbe kifayetsizliğinden değil, mensuplarında son zamanlarda görülen gayret noksanlığından ileri gelmiştir.’

[Abdullah Kahraman, Mustafa Sabri Efendi’nin Bazı Fıkhî Meselelere Yaklaşımı]