İhsan Şenocak Avrupa’da

Bb7uEyaIUAAu8PC

Muhammed Gazali ve Hadis

reading

Üstaz Gazzali âlim, fâzıl, ihlaslı büyük bir davet adamı idi. Ancak birçok konuda Mısırlıların kendi ifadesiyle Mahhahi (akılcı) davranmıştır. Her şeyi akıldan konuşmuştur. Oysa hadis ilmi akıl ilmi değil, nakil ilmidir. Dile getirdiği bazu hususlar gerçekten problem teşkil eden hususlardır. Ancak daha önceki âlimler bu problemleri araştırdılar ve daha sahih bir yöntemle bunları aştılar. Gazali’ye göre bu tür zorlamalara gerek yok. O, hadisi açıklayamadığı zaman hemen şazz damgasını vuruyor. Bu tavrını çok gevşek buluyorum. Çağdaş âlimlerimiz, kendisini çok seviyor ve takdir ediyor olmalarına rağmen onun bu tavrını kabul etmemişlerdir. Bu yönüyle Şeyh Gazali ile Şeyh Yusuf Karadavî’yi mukayese ettiğimiz zaman, Karadavî’nin daha ihtiyatlı davrandığını ve daha sağlam esaslara dayandığını söyleyebilirim. Zira Gazali’nin araladığı kapıyı açtığımız zaman, Usul-ü Hadis ilmini ilga ederiz. Her şeyden önce hadis ilmi nakli bir ilimdir. Akılcılığı esas almak doğru olmaz. Bütün ravileri sika olan bir hadis bizlere nakledilince onu hemen anlayamayabiliriz. Bu, hadisi anlamamızı sağlayacak asıl karinenin Hz Peygamber’den nakledilmemesinden kaynaklanabilir. Bir söz, bağlamından koparılınca anlaşılamaz. Malikîlerin Mukaddime (öncüller) veya Bisâta (sözün söylendiği ortam) dediği şeye yer verilmemiş olabilir. Ancak her anlaşılmayanı reddetmek doğru değildir.

[Abdülfettah Ebu Ğudde, İslâmî Araştırmalar Dergisi]

Metin Tenkidi

kursu

Metin tenkidinden, hadis metinlerinin elde edilen yeni bir kültürle akılcı bir süzgeçten geçirilmesi kastediliyorsa metin tenkidinden önce bu yeni akılcılığı tenkid edelim. Hadis ilminde aslolan isnada bakmaktır. Zira isnad, hadisi bize ulaştıran yoldur. Eğer isnaddan şüphe ediyorsak eleştirmemizde hiçbir beis yoktur. Ancak, bütün raviler sika ise hem tahammül hem de eda bakımından zabit ve güçlü iseler neden onları itham altında bırakayım? Hadisin yorumu farklı olabilir. Hadiste metin tenkidine ancak çok şiddetli bir nekâret (aklın ve dinin kabul etmeyeceği bir şey) bulunduğu zaman başvurulabilir. Ancak bu nekareti kimin takdir edeceği önemlidir. Bu işi ancak hadis ile fıkıh ilmini birleştirmiş, sağlam bilgi ve geniş ufuk sahibi bilginler yapabilir. Mesela İbn Hibban’ı ele alalım. Hz Peygamber’in altın yüzüğü ümmetin erkeklerine haram kıldığını bildiren hadisini münker kabul etmiştir. Ayrıca, erkeğin eli hanımların eline değdiği zaman abdestin bozulacağını ifaden eden hadisi kabul etmemiştir. Hafız ez-Zehebî, Mizanu’l-İtidal’de onun hayatını anlatırken ‘Bu senin işin değildir’ diyor. Yani ‘Sen fakih değilsin’ demek istiyor. İbn Hibban fakihtir; ancak Buharî Müslîm ve Ebu Davud gibi değil. Kısaca demek istediğim şu ki, hadis metinlerine itirazcı ve tenkidçi bir kafa ile yönelmek doğru değildir. Elbette önce sahih olup olmadığını araştırırız. Sahih olduğu halde anlamıyorsak araştırırız. Akılcılığı egemen kılarsak akıl sayısı kadar bakış açısı çıkar ortaya, bu da oldukça tehlikelidir. Öyle zannediyorum ki, bu gibi bazı meseleler müsteşriklerden gelmektedir. Bunlar genelde kapalı, problem arzeden meselelerde araştırmalar yapıp kafa karıştırıyorlar.

Müsteşriklerin hepsi güvenilir değildir. Çoğu, ele aldığı meseleyi tahrif ediyor. Asıl gayeleri de şüphe uyandırmaktır. Yoksa, metinde aslolan, eğer isnadı sahih ise kabul etmektir. Ancak anlayamazsak, bu hadis batıldır deyip ilga etmek yerine tevakkuf ederiz. Belki bilemediğimiz bir cevabı vardır. İnsan her meselede son sözü söyleyebilir mi? Ebu Hanife, Malik gibi âlimler dahi nice meselenin altından kalkamamış tevakkuf etmişlerdir. Zira aklın da bir sınırı vardır. Biz aklı ilga etmeyiz, ancak hadisi ilga etmek için aklı da tek hakem olarak kabul edemeyiz. Bakın size bir örnek vereyim. Şârî bize oruç tutmayı emretmiştir. Orucun vaktini de fecirden güneşin batışına kadar tayin etmiştir. Bir adam oruç tutmaya fecirden iki saat önce başlayıp, Güneş batmadan birkaç dakika önce de iftar etse hükmü ne olur? Orucu bozulur. Akılcılık gereği, iki saate karşılık birkaç dakika bir şey ifade etmemeli. Ancak bu kendi içinde sistemi olan bir dindir. ‘Allah bilir, siz bilmezsiniz.’ Bu sebeple metin tenkidini başa almaya taraftar değilim. Anlayamadığımız zaman her şeyi bilmediğimizi hatırlarız. Bir adam Irak’tan İmam Malik’e gelerek kırk mesele sorar. İmam Mâlik altısına cevap verir. Otuz dört meselede de tevakkuf eder. Adam İmam Mâlik’i tahrik etmek ve diğer sorulara cevap vermesini sağlamak için der ki; ‘Ya Eba Abdullah, ben tâ Irak’tan Medine Ehli’nin âlimine geldim. Bu soruları sormamı Irak âlimleri benden istedi. Şimdi ben dönünce onlara ne cevap vereceğim?’ İmam Mâlik: ‘Otuz dört sorunun her birine ben bilmem diye cevap verdi dersin’ dedi. Hemen şunu ifade edeyim ki, bir adamın bazı sorulara cevap verip bazılarına bilmiyorum demesi, cevap verdiği konuları bildiğini gösterir. Fakat her konuda biliyor gibi konuşması, her konuştuğunun bâtıl olduğu izlenimini uyandırır.

[Abdülfettah Ebu Ğudde, İslâmî Araştırmalar Dergisi]

Hint Alt Kıtası’nda Medrese Geleneği

Dar-ul-Uloom Deoband

Hint alt kıtası dediğimiz yer bugün içinde yaklaşık olarak bir milyar sekiz yüz milyon (1.800.000.000) insanın yaşadığı devasa bir bölgedir. Hulefâ-i Râşidîn döneminden sonra birbirinin peşi sıra kurulan Emevi ve Abbasi devletleri Irak, Mezopotamya, Diyâr-ı Şam ve Kuzey Afrika’nın İslâmlaşmasında hatta İslâm’ın Avrupa’ya kadar ulaştırılmasında çok başarılı olmuşlarsa da Hint alt kıtasının İslâmlaşmasında aynı başarıyı gösterememişlerdir. Türklerin Müslüman olup Orta Asya, Mâverâünnehr, Horasan, İran, Kafkasya ve Anadolu’da etkili olmaya başlaması ile İslâmlaşmada yeni bir dönem girilmiştir. Devlet olarak İslâm’ı ilk kabul etmeleri sebebiyle tarihimizde Karahanlıların adı öne çıkar. Ne var ki, asıl büyük İslâmlaştırma ve değişim seferberliği Selçuklular ve Gazneliler zamanında gerçekleşmiştir. Bu iki devlet aynı zamanda klasik medrese geleneğini başlatan ve iyice yerleştiren devletlerdir. Bu bakımdan Selçukluların Orta Asya, İran ve Anadolu’nun İslâmlaşmasındaki etkisi ne ise Gaznelilerin Hint alt kıtasının İslâmlaşmasındaki etkisinin o olduğunu söyleyebiliriz.

Şu anda Pakistan ve Hindistan’da bulunan medreseler içerisinde yapısal ve kurumsal bakımdan en güçlü olanlar Diyobendîlere aittir. İngilizlerin hâkimiyetinden sonra kuruldukları için bunlar zamanında başka dinden İslâm’a girmeler fazla görünmemekle birlikte İslâm’ın doğru bilinmesi ve halkın İslâm’ı yaşaması için bu ekolün büyük çabaları olmuştur. Bölgede Sühreverdiyye, Şattâriyye, Nakşibendiyye-Müceddidiyye ve Kâdiriyye gibi ana tarikatlere mensup ilim ve fikir adamlarının bölgenin Müslüman kimliğinin korunması ve başka din mensuplarının İslâm’a kazandırılması için büyük çabaları olmuştur. 1857-1947 yıları arasında ise medreseler ve mensupları tam anlamıyla aktif siyasetin içinde yer almışlardır. Buna ihtiyaç da olmuştur. Bölgede Pakistan ve Hindistan adıyla iki müstakil devlet kurulmasıyla da bu faaliyetler durmamış devletlerin İslâm temelleri üzerine devamı veya Müslüman halkın haklarının korunması için medreseler hep faal kalmıştır. Eğer medrese mensuplarının hummalı çalışmaları olmasa idi bugün Pakistan devleti hukukî alanda İslâmî anlayıştan bütünüyle uzaklaşmış olurdu. Bugün Pakistan’da bulunan medreselerin bağlı olduğu cemaat ve ekollerin tamamı siyaset de yapmaktadır. Çünkü Pakistan’da her cemaat siyasî parti olarak da çalışabilmektedir. İslâm dünyasında Sıddık Hasan Han Kannûcî, Şemsü’l-hak Azîmâbâdî, M. Abdurrahman Mübarekpûrî, Halil Ahmed Sehârenpûrî, Eşref Ali Tanevi ve Enver Şâh Keşmîrî gibi Hindistanlı hadis şârihlerini, Şiblî Nu’mânî, Seyyid Süleyman Nedvî ve Muhammed Hamidullah gibi siyer müelliflerini, Ebü’l-Hasen en-Nedvî ve Ebü’l-A’lâ Mevdûdî ve gibi çok yönlü âlimleri bilmeyen ve bunların eserlerinden yararlanmayan ilim adamı yok gibidir. Bu katkıları küçümsememek gerekir. Ayrıca dolaylı olarak bu bölgede yetişen veya bölgeden etkilenen kimselerden olan Muhammed Esed, Muhammed Marmaduke Pickthall ve Meryem Cemile gibi Batı asıllı kimseleri de hatırlatmalıyım.

Bir şeyi doğru değerlendirebilmek için muhtelif hususları göz önünde bulundurmak gerekir. Alt kıtadaki medreseler 1800’lerden sonra devletin desteğinden ve koordinesinden mahrum kalmış hatta İngilizler bu sistemi kendi yararlarına kullanmak için çaba göstermişlerdir. Buna uymayanları ise bazen sıkıntıya sokarak bazen da kendi hallerine bırakarak pasifleştirmişlerdir. Özellikle 1857 sonrasında medreseler tamamen halka dayanmış, zaten mali olarak çok büyük sıkıntı içerisinde olan halkın medreselere katkısı oldukça sınırlı olmuştur. Büyük maddi ve idari sıkıntılar yaşayan medreseler bu durumdan menfi olarak çok fazla etkilenmişlerdir. Bu türden medreselerde yetişen orta derecedeki din âlimleri kendilerine güçlü bir itibar atmosferi oluşturamamışlar, bu ise medrese mezunlarından azımsanmayacak bir kısmın toplum ve yönetim nezdinde hep aşağı tabakadan insanlar olarak görülmesi sonucunu doğurmuştur. Bu olumsuz durumun ortaya çıkmasında kendi sistemlerini güçlendirerek az sayıda fakat güçlü medreseler (darü’l-ulûm) kurma yönünde bir yöneliş ortaya koyamayan medrese mensuplarının da büyük sorumluluğu vardır.

Pek çok kimsenin gözden kaçırdığı ve farkında olamadığı bir hususa özellikle temas etmek istiyorum. 1947 yılında tamamen İslâmî ideallerle kurulduğu söylenen Pakistan’da medreselerin sayısının her geçen gün artmasını müspet bir gelişme olarak anlatanlar bulunmaktadır. Halbuki bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşündüğüm bu bakış çok büyük bir aymazlığın dışa vurulmasından öte bir şey değildir. Normal olan, burada medreselerin değil, güçlü programlara ve sistemlere sahip yeni tip eğitim kurumlarının artmasıdır. Bir el bölgede İslâm’ın geleceğini tehlikede gösterip (veya bizzat tehlikeye atıp) halkı ve dinî hassasiyeti olan kesimleri “din elden gidiyor“ sloganıyla radikalleştirmekte ve medreseyi ellerine bir özgürleştirme projesi olarak tutuşturmaktadırlar. İngiliz yönetimi zamanında İngilizleri yönetimden uzaklaştırmak için mücadele veren medrese mensupları bu defa İslâm için kurulduğu söylenen bir devlette aynı kavgayı sürdürmektedirler. Bu durum onları modern eğitimden uzaklaştırmakta, modern eğitim ise büyük oranda din dışı bir yapı ile yoluna devam etmektedir. Devletin bütün mekanizması modern tarzdaki okullardan ve hatta Batı ülkelerindeki okullardan mezun olan kimselerle doldurulmakta, medrese mezunlarına ise yıkık dökük bir cami kalmakta ve bu mezun kendisine verilen ‘mevlânâ’ veya ‘mevlevî’ ünvanı ile yetinip buralarda avazı çıktığı kadar bağırarak halkı güya irşad etmektedir. Pek çok medrese mezunu da kendisine bu kadar bile bir mekân bulamamaktadır. Bu, bölgede adı konmamış bir komediden başka bir şey değildir. Arz ettiğim çerçeve içerisinde adı ‘İslâm devleti’ olan ve Anayasasında ‘Hiçbir kanun Kur’ân ve sünnete aykırı olamaz’ yazan bir ülkede medreseler ‘dini kurtarmak !!!’ gayesiyle mantar gibi çoğalmaktadırlar. Suudi Arabistan gibi devletlerin bir Amerikan ve İngiliz projesi olarak yeterli alt yapıları olmayan medreselere paralar akıtarak dolaylı olarak emperyalist devletlerin ideallerine hizmet edecek ne dini ne toplumu bilen cahil ve fanatik talibanlar yetiştirmelerini de unutmamak gerekir. Medrese gibi mukaddes bir kurumun böylesi çirkin bir projeye alet edilmesi Pakistan medreseleri konuşulduğunda akılda tutulması gereken en önemli husus olsa gerektir.

[Prof. Dr. Abdülhamit Birışık, Yeni Dünya Dergisi, Şubat 2013]

Yeter Daa Serdar Abî!

995552_10152023281047145_1078744360_n

Serdar ağabeyimi çok severim onun o gül yüzünü, muhabbetini ve sohbetini… Radyo günlerinden, henüz bu kadar ünlü değilken KANAL A’daki ‘Gecede Bir Gün’ programından tanır bilirim. Hayatımın 3’te 1’i onunla tanışık geçmiştir. Ne zamandan beri canımı hafifçe sıkan bir husus var kendisiyle ilgili. Serdar Ağabey şu konuk işini tabir yerindeyse biraz yaydı yayalı gerek ramazandaki iftar sahur programlarında gerekse daimi programlarında bilhassa da şu CNN Türk’teki aktüel programında, konuklardan kaynaklı ciddi arızalara denk geliyoruz. Muhterem ağabeyime bir şey demiyorum. Malzeme, yani programa çıkarabileceği adam havuzu biraz darca. Çıkacak olanlar da bin bir naz, bin bir cilve ile programa çıkıyorlar. Bu naz ve cilve tabirleri tabii işin latifesi. Haklı gerekçeleri var hocaların o kanallara çıkmama konusunda. Onlara da saygıyla birlikte hak vermek gerekiyor. Programa bazen öyleleri çıkıyor öyle laflar ediyorlar ki hakikaten yenilecek, yutulacak, üstü kapatılabilecek, görmezden gelinebilecek türden laflar değil yani. Emin Işık bunlardan birisi mesela. Öyle şeyler söylüyor ki zaman zaman ürperiyorsunuz. Sorularla biraz sıkıştırılsa bu yaşı kemale ermiş fakat ilim ve i’tikad anlamında ilerleyişi yaşıyla doğru orantılı olması gerekirken cidden ters orantılı bir şekilde hareket etmiş zât, ahrete iman konusunda dahi arızalar verecek! Bu isim taze bir örnek olduğundan onun ismini zikrettim yoksa sayıyı artırabiliriz.

İşin ilginç ve ‘yeter daa Serdar Abi…’ dedirten kısmı; Serdar ağabeyin söylenenlerle pek ilgilenmiyor oluşu. Onun misyonu sanki sadece bir muhabbetin izhârı… Saadat-ı Kir’âm’dan bahsedilsin, gözleri çakmak taşı gibi çakıyor, onun için artık her şey geride kalıyor… Hemen her konuğuyla sohbetinde ALLAH Dostlarından bahis açıldığında; ‘Bu zamanda da bu dostlardan var değil mi?’ , seyyidlerden bahis açıldığında ‘Bu zamanda da bu seyyidlerden var değil mi?’, Mevlânâlardan, Yûnuslardan, Yesevî’lerden bahis açıldığında; ‘Bu zamanda da böyle gönül dostları var değil mi?’ şeklindeki artık klişeleşmiş sorularını konuğuna sorup onayı aldıktan sonra araya; ‘Seyyid Abdulhakim Huseyni Hazretleri ve Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin’ isimlerini iliştirip konuğa bu isimleri onaylatmayı başardığında Serdar ağabey sanki yüklenmiş olduğu vazifesini hakkıyla yerine getirmişçesine müthiş derecede rahatlıyor, gözünde artık hiçbir şey kalmıyor! Tamam… Bir kişi de duysa o isimleri, onların varlığını, bu zamanda da bu zâtların bulunduğunu bu kârdır evet buna tamam ama bu da bir yere kadar Serdar ağabey! Olay bu çabadan ve ayrıca menkıbelerden ibaret olmamalı, bununla kalmamalı muhakkak! Serdar ağabey! Muhabbet adamısın tamam da kır artık şu kabuğunu! Çok daha fazlasını bekliyoruz senden.

[Abdüssettar Yücel Karakoç, 18 Kasım 2013]

Usul-ü Hadis İlmi

901-676-4162

Sahih hadis amel etmeyi zorunlu kılar. Zayıf hadisle sadece sevap ve fezail gibi konulara ame edilebilir. Daha çok terğib ve terhib amacıyla kullanılır. Fakat bağlayıcı şer’î hükümlere gelince, bunlar sadece sahih hadislere dayanabilirler. Bana göre hadisçiler bu ilmi tamamlamışlardır. İmam Nesefî’nin el-Hilafiyât adlı kitabında belirttiği gibi üç çeşit ilim vardır. Olgunlaşmış ve pişmiş ilimler, olgunlaşmış ancak pişmemiş ilimler, hem olgunlaşmamış hem de pişmemiş ilimler. Bana göre Usul-ü Hadis, birinci kısım ilimlere girer. Gerçek anlamda hem olgunlaşmış hem de pişmiştir. Nitekim bu sahada yapılan araştırma ve incelemelerin çokluğu da bunu gösterir. İbn Hacer, Sehâvî, Irakî gibi müteahhir âlimler de ayrıca bu ilmin hakkını vermişlerdir. Tabi, usulün kendisi ile ilgili değil de, bazı cüzî ve fer’î meseleleri hakkında bir takım şeyler söylemek mümkündür. Hadis ilminin asıl ve prensipleri, kemal derecede olmasa da, kemale yakın derecede belirlenmiştir. Bunlara yeni esas ve kaideler ilave etmek gibi bir ihtiyacımız yoktur. Zayıf bilgime göre bu böyledir. Hatta hadis usulünün kural ve kaideleri alınıp tarih ilmine tatbik edilmiştir. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Esed Rustum adlı Hristiyan bir tarihçi, İbnu’s-Salâh’ın Mukaddimesini ‘Tarih İlminin Kuralları’ başlığı altında yeniden yayınlamıştır.

[Abdülfettah Ebu Ğudde, İslâmî Araştırmalar Dergisi]

Ali Haydar Efendi

Hepimiz Buradayız, Sen Neredesin?

sair-ismet-ozel

İsmet Özel’i anlamaya çalışmalı mı? Ne yaparsak yapalım, asla anlayamayacağımız ve “Bana ne kadar uzaksın” tepkisini alacağımız bir insanı anlamak uğruna fedakârlık yapmanın ve kafa yormanın ne anlamı var? Bugün İsmet Özel, İMDER (İstiklal Marşı Derneği) kanalıyla Türklük üzerine düşüncelerini Türk insanına arz ederken bile onu anlamak imkânsız gibi bir şey değil midir? Son on yıldır Türkiye’de ‘İsmet Özel ne demek istiyor?’ diye bir furya aldı başını gidiyor. Herkes bir tarafından çekiştirip, ‘Milliyetçilik mi yapıyor, Faşizm’e mi kaydı, ‘Sahabeden Türk olanlar da vardı’ ne demek, ‘Allah Türkleri üstün yarattı’ sözü ırkçılığa girer mi girmez mi, Veda Hutbesi’ni okumuyor mu bu adam, İslamcılardan kaçtı, ülkücülerin kucağına düştü, Necip Fazıl da böyleydi, son dönemlerinde Erbakan’dan ayrılıp ülkücü gençlere kucak açtı…’ şeklinde sürüp giden tartışmalar nihayete ermiş değil henüz. Öyle veya böyle İsmet Özel kendinden bahsettirmeyi başarıyor şeklinde medyatik bir yorum varlığını koruyor.

Tıpkı daha önceden fikirlerini anlatırken yaptığını yapıyor İsmet Özel ve öyle bir yerden bahsediyor ki hiçbirimiz oraya gidemiyoruz. 90′lı yıllardan beri bahsettiği, 2000′li yıllardan itibaren temel doktrini ‘Kâfirle savaşmayı göze alan kişi Türk’tür’ tanımını (her sözünde hikmet arayan havarileri bir yana – çünkü onlar iman ediyorlar) bugün bu ülke insanının halen anlayabildiğini sanmıyorum. Garip bir tablo çıkıyor ortaya. Ben iddia ediyorum ki, İsmet Özel’in şu an yanında olanlar onun Türklük tezlerini içselleştirdikleri ve o yolu yürünebilir gördükleri için değil, ‘Bu adam boş konuşmuyor’ diye düşündükleri için oradalar. Dikkat edin, bütün İsmet Özel tartışmalarında hep aynı sorular sorulur, hemen hemen birbirine yakın cevaplar verilir, ama konu bir türlü anlaşılmaz. Herkes söyledikleriyle kalır. Bundan yıllar önce, bir gece vakti, İsmet Özel’e telefonda, ‘Kur’ân bile okuyamadığım dönemler oldu, bir tek sizin kitaplarınızı okuyabiliyordum’ diyen birisi olarak, şunu söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum: ‘Hepimiz buradayız, sen neredesin?’ Yıllardır seni konuşuyor, yargılamaktan korkuyor, anlamaya çalışıyor, başaramıyor, yine de tanımlamaktan kaçınıyor, tekrar konuşuyoruz. Madem ki hepimiz hainiz, üç kuruşluk dünya nimetleri için Allah’ın dinini satmaya teşne sahtekarlarız, nasıl oldu da içimizde bu kadar uzun süre durabildin? Şimdi bizi Türk olmaya, İMDER’e çağırıyorsun, yaşarsak, bir on yıl sonra burayı da terk etmeyeceğini nereden bileceğiz? Bu tedirginlik nasıl olsa sürecek, yine biz suçlu olacağız, yine sen gidecek misin?

[Ekrem Özdemir, Mağara Dergisi]

Spiritual Retreat

Website

Filipinler’de Büyük Felaket

BY4enUGCEAESBkx