İnternet Kullanımında Kadın Erkek İlişkileri

internet-yasak-slider1

Maalesef Allah’ın en büyük haramlarından biri olan zinaya davetiye olan işler normalleşmiş gibi görülebilmektedir. Daha da esef veren bir durum, bu tür işlerin bir de ‘İslamî gayeler (!) için’ kullanılıyor olabildiğidir. Neredeyse zinaya açılan kapıların üzerinde ‘hamileliğe sebebiyet vermediği sürece serbestsiniz’ gibi bir levha asılacak! Kimse, kadınların erkeklerin huzurunda ilahî (!) söylemelerini, genç bir kızın arkadaşlarıyla çektirdiği toplu fotoğrafı ağabeylerine göstermesini, bir kızın veya yeni evli bir hanımın, erkeklerin bulunduğu karma bir toplantıya başörtüsü (!) ile katılmasını sakıncalı görmemektedir. Bir de bunların adı İslam’a hizmet olmuyor mu? Bu bir afettir. Tam anlamıyla bir afettir. Biz güya başörtüsü için mücadele ederken bir de baktık ki, başlar örtülü ama bacaklarında kovboy pantolonu olan kızlarımız oluverdi. Bir zamanlar ‘kadınların pantolon giymesi caiz mi?’ şeklinde sorulurdu. Şimdi artık o soru, ‘pantolonsuz tesettür olur mu?’ kalıbını aldı. Bu bir afettir. Bu bir içten çöküştür. Bu bir erimedir. İnternet gibi insandan cine kadar herkese açık ve bir daha kapatılamayan bir ortama Müslüman kadın nasıl fotoğraf koyabilir? Evet, Müslüman kadın da internet kullansın. Çok da güzel olur ama bu kullanma, bir erkekle nikâhlandıktan sonra karşı cinse kullandığı ağırlıktaki ölçülerle olsun. Kızlarımızın hatta kadınlarımızın internet ortamında tavizler verdiği bir zamanda bizim başkalarından başörtüsü mücadelesi beklememizin ne anlamı olacak, kim kimden ne istiyor bunu nasıl ispat edeceğiz?

Bir de şu hususu tespit edelim: Bunları yazıp konuşurken meseleyi kadınlarla sınırlamış gibi oluyoruz. Sanki erkeklerimiz internette güvende imişler gibi anlaşılıyor. Bu da başka bir sorun; ne erkeğin ne de kadının iffeti için güvenli bir ortam oluşturmuyor internet. Bunu kesin bir dille beyan etmemizde yarar var. Özellikle bayanlar üzerinden konuştuğumuz için burada, bayanlar ve internet hususunda şunları tespit etmek isteriz: İnternet, bir ihtiyaç olarak kullanılmalıdır. Bilgi, iletişim gibi ihtiyaçlarımıza cevap veren internet için gerekli ve caiz diyebiliriz. İnterneti eğlence, vakit geçirme aracı olarak kullandığımızda erkek olsun kadın olsun, şeytanın ağlarına takılmaktan kurtulamayız. İnternet tutkunu olmak bizim hastalığımız olmamalıdır. Erkek veya kadın olsun, bizim için normal günlük hayatımızda ne haram ve ne helal ise, internette de o haramdır veya helaldir. Günlük hayatta haram olan bir şey internet ortamında mubahlaşamaz. Mesela bir bayanın fotoğrafını, camiden çıkan bir erkeğe göstermesi nasıl bir refleks ile karşılanırsa, aynı bayanın fotoğrafını İslamî amaçlı (!) da olsa bir sitede kullanması mümkün değildir. Camiden çıkanlara ne kadar ve hangi fotoğrafını verebiliyorsa internete de onu koyabilmelidir. İnternetle meşguliyetimiz, dini ve insani vecibelerimizi aksatmamalıdır. Kadınların kadınlıklarını yapmada yani eş veya anneliklerini erteleyecek tarzda bir meşguliyet sakıncalıdır. İnternet üzerinden oluşacak bir evlilik için sadece ‘Allah aklımızı korusun!’ diyebiliriz. Bütün nimetler gibi, internet de bir nimet olarak artıları ve eksileri vardır. Bu bir imtihandır; çalı çırpıya takılmadan yürümek zorundayız bu ormanda.

[Nureddin Yıldız]

Mufti Taqi Usmanî’nin Hanımı İle Röportaj

a292

Soru: Şeyh Mufti Taqi Usmanî bütün hayatını İslâm’a hizmete adadı. Bunu başarmak için evde kendisine destek verecek birileri olması lâzım. Evde eşinize nasıl yardım ediyorsunuz, kısaca paylaşır mısınız?

Mufti Taqi Usmanî’nin Hanımı: Evliliğimizin ilk gününden beri, sevabını Allah Teâlâ’dan umarak, eşim Şeyh Mufti Taqi Usmanî ilmî çalışmalarına tam anlamıyla yoğunlaşsın diye bütün ev işlerini üstlenmeye karar verdim. Bu sayede Şeyh Mufti Taqi Usmanî’nin ilmî çalışmalar dolayısıyla alacağı sevaptan ben de bir hisse kazanmayı ümit ettim. Bu düşünceyle, eşimi malayani şeylerle meşgul etmedim. Market alışverişinden, kılık kıyafet almak gibi kişisel ihtiyaçlara kadar pek çok konuda eşime eziyet etmemeye dikkat ettim. Evle ilgili büyük küçük bütün sorunları kendim çözmeye gayret ettim. Mesela, kırılan telefonu tamir ettirdim. Çocuklar küçükken bile, Şeyh Efendi’yi onlarla alakalı rutin şeylerle rahatsız etmedim. Yeri gelmişken şunu da burada ifade etmek isterim ki Allah Teâlâ evimizde dünyevî ve uhrevî manada en güzel ortamı sunan dünyanın en düşünceli eşlerinden birini bana nasip ettiği için elhamdülillah çok mutluyum.

Soru: Şeyh Mufti Taqi Usmanî sık sık yurtdışına gidiyor. Peki birlikte gitme imkânınız oldu mu? Eğer olduysa, Şeyh Taqi Usmanî kendi işleri ile uğraşırken siz bu sırada ne ile meşgul oldunuz?

Mufti Taqi Usmanî’nin Hanımı: Eşim Şeyh Mufti Taqi Usmanî ile sık sık seyahat ediyorum. Kendisine pek çok yurtdışı ziyaretinde eşlik ettim. Eşim genellikle uçak havalanır havalanmaz dizüstü bilgisayarı ile çalışmaya başlar ve uçak inene kadar çalışmaya devam eder. Ben de o esnada günlük virdimi, evrad-u ezkarımı tamamlamakla meşgul olurum. Otele vardığımızda eşim resmî işleriyle ilgilenirken ben de Kuran-ı Kerim tilaveti ile meşgul olur ve Kuran Meâli okurum. Gerçekten okumayı çok seviyorum. Evde günlük işlerle uğraştığımdan dolayı, kitap okumaya vaktim olmuyor. Bu yüzden yurtdışı gezilerini kitap okumak için bir fırsat biliyorum. Son zamanlarda da, Arapça öğrenmeye çalışıyorum, Arapça kitaplarımı açıp ders çalışmaya gayret ediyorum. Eşim öğle yemeğini yemek için yanıma geldiğinde de, ona çalıştığım ders ile alakalı anlamadığım noktaları soruyorum. Gezip dolaşmayı, alışveriş yapmayı çok sevmiyorum. Hanım kardeşler şehri gezdirmeyi teklif ettiklerinde dahi otelde kalıp rutin işlerimi halletmeyi tercih ediyorum. Nerede olursak olalım, fecr vakti eşimle birlikte yarım saatlik yürüyüşe çıkıyorum. Akşam evdeyken de koşu bandında yarım saat yürüyüş yaparken en az bir cüz Kuran-ı Kerim okurum. Yurtdışı turuna çıktığımızda, eşim resmî işlerini hallettikten sonra çoğu zaman hatırım için ziyaret süremizi bir gün daha uzatır ve şehrin farklı noktalarını görmem için beni gezdirir.

Soru: Çocuklar büyüyünce, hanımların istedikleri şekilde hareket edecekleri vakitleri oluyor. Peki, siz vaktinizi nasıl değerlendiriyorsunuz ve bir gününüz nasıl geçiyor?

Mufti Taqi Usmanî’nin Hanımı: Her Perşembe, hoca hanımlara ve Daru’l-Ulum Karaçi’deki Hira Medresesi personeline sohbet veriyorum. Ortalama bir günüm ise şu şekilde geçiyor: Sabah namazından sonra eşimle yürüyüşe çıkıyoruz ve 07.30’da kahvaltı yapıyoruz. Ardından Şeyh Mufti Taqi Usmanî 8’den 10’a kadar Sahih-î Buharî dersleri verir. Ben de bu sırada günlük ev işlerimi hallederim. Eşim 10’da eve gelir ve 12’ye kadar kitap yazmak gibi dizüstü bilgisayarında ilmî çalışmalar yapar. Saat 12’den 2’ye kadar mesaiye devam eder. Öğle namazının ardından 14.15 civarında birlikte öğle yemeği yeriz. Sonra 1 saat kadar istirahat ederiz. Ardından eşim ikindi namazına kadar vaktini çalışma odasında geçirir. İkindi namazı ile akşam namazı arası ise aile saatidir. Eşim, aile halkının oturup bir araya geldiği bu zaman dilimi hususunda çok hassastır. Akşam namazından yatsı namazına kadar kendi işlerine devam eder. Kitap yazıyorsa yazdığı kitap için araştırma yapar. Akşam yemeğinden sonra eşim ile 10-15 dakikalık okuma saatimiz olur. Bu okuma saatimize torunlar da katılmak zorundadır. Ardından uyuyuncaya kadar işlerine devam eder.

Soru: Hanımların gelişimi ve ıslahı için nelere ihtiyaç vardır?

Mufti Taqi Usmanî’nin Hanımı: İlk olarak hanımlar için selefin eserlerinin okunduğu dersler sohbetler tertip edilmelidir. Hanımlar bu sohbetleri ne kadar çok dinlerlerse, bu sohbetlerden o kadar çok etkilenirler. Bu dersler sayesinde meydana gelecek değişiklik kendileri ile sınırlı kalmayacak, çocuklarına ve ev halkına da sirayet edecektir. İkincisi; hanımların ıslahı için çalışırken saldırgan olunmamalı, dinleyiciyi sinirlendirecek şekilde kişiler direk hedef alınmamalıdır. Aksi halde ters tepebilir. İnsanları sohbetlere davet ederek onlara ahlâkî yozlaşma hakkında dolaylı yoldan bilgi verilmelidir. Örneğin; bir hanım çocuk yetiştirmekle meşgulse ve İslâmî çalışmalara ilgi duyuyorsa ya da kapı komşusunun yaptığı yanlıştan dolayı rahatsızlık hissediyorsa, 15-20 dakikasını ayırarak komşusunu ve diğer bazı hanımları sohbete çağırarak selefin yazmış olduğu eserlerden birkaç sayfa okumalıdır. Bu sayede komşusu hatasını anlayacak ve doğruyu öğrenecektir. Bu çaba her ne kadar önemsiz gibi görünse de, sürekli damlayan suyun taşın üzerindeki etkisi misali, inşaAllah zamanla etkisini gösterecektir. Hanımlar olarak bizler evlatlarımıza erken yaşta Sünnet-i Seniyyeyi ve Allah Rasulü’nden sahih bir şekilde nakledilen duaları öğretmeliyiz. Bu onların sünnete ittiba etmelerine yardımcı olacak ve iyi bir şekilde yetişmelerini sağlayacaktır. Nasihatlerimizin tesiri için gerekli olan ilk şey duadır. Ne zaman bir yerde sohbet verecek olsam, hacet namazı kılıp sohbetimin hem dinleyiciler hem de kendim için faydalı olması için gayret ediyorum.

Soru: Boşanmaların yaygınlaştığı günümüzde, mutlu yuva için tavsiyeleriniz nelerdir?

Mufti Taqi Usmanî’nin Hanımı: Bugünlerde hayatî öneme haiz olduğunu düşündüğüm şey, hanımların eşlerinin sevdiği ve sevmediği şeyler konusunda duyarlı olmalarıdır. Kadınlar genelliklem dışarı çıkacakları zaman en güzel elbiselerini giyerler, parfüm kullanırlar, makyaj yaparlar; ancak evdeki hallerine baktığınızda çok sade kıyafetler giydiklerini ve kendilerine hiç dikkat etmediklerini görürsünüz. Doğru olan ise hanımların dışarı çıkacakları zaman sade giyinmeleri ve tesettüre son derece dikkat etmeleridir. Böyle yapmaları halinde çok sağlıklı bir çevreleri olacaktır.

Soru: Şeyh Mufti Taqi Usmanî’nin en sevdiğiniz huyu nedir?

Mufti Taqi Usmanî’nin Hanımı: (Gülüyor) Hepsi! Akrabalarım; ‘Kocasının sözlerini bu kadar dikkatli dinleyen bir eş görmedik’ diyerek bana takılıyorlar. Allah bize harika bir âile nasip etti. Bu, her şeyi sevap kazanmak niyetiyle yapmanın bir meyvesidir.

Soru: Şeyh Mufti Taqi Usmanî hangi yemeği tercih ediyor?

Mufti Taqi Usmanî’nin Hanımı: Eşim soslu koyun etini ve püreyi çok seviyor.

Soru: Günümüzde dört bir yanımız ahlâksızlık örnekleri ile dolu. Ayrıca medya saldırıları ile karşı karşıyayız. Müslümanlar gayr-î İslâmî ritüel ve uygulamalara meyilliler. Mesela İslâm’a aykırı düğünler yapılıyor, tesettüre dikkat edilmiyor, israf söz konusu, haram kazanç elde ediliyor. Kendimizi ve çocuklarımızı böyle bir ortamda nasıl koruyabiliriz?

Mufti Taqi Usmanî’nin Hanımı: Böyle zamanlarda en önemli şeyin sağlıklı ve güvenli bir ev ortamı oluşturmak olduğunu düşünüyorum. Eğer ev atmosferi İslâmî olursa, çocuklar İslâmî kurallara göre yetiştirilirse, doğrular ve yanlışlar tam manasıyla öğretilirse inşaAllah dışarı çıktıklarında güvende olacaklardır. Aile efradı düzenli olarak namaz kıldığında, oruç tuttuğunda, zikir ile meşgul olduğunda Allah Teala her birini şeytanın hilelerinden muhafaza edecektir. Bu eğitim sürecinde en kritik rol şüphesiz annenin. Eğer anne isterse, evinin tüm ortamını tamamen değiştirebilir. İngiltere ziyaretlerimizin birinde, çocukları pek çok Pakistanlı çocuktan daha çok mesnun dualara bilen Müslüman bir topluluğa rastladık. Genç kızlar tam manasıyla tesettürlü idi, büyükleri ise maşaAllah İslâm’ın emirlerini yerine getiriyor, yasaklarından da kaçınıyordu. İngiltere gibi fitne ve günaha açık bir ortamda böylesine bir hayat yaşamayı nasıl başardıklarını sorduğumuzda, sadece kendi ev ortamını bozulmaktan koruduklarını söylediler. Çocuklar da bir takım dış tehditlerden bu şekilde uzak kalmışlar. Yani mesele gerçekten irade meselesi. İslâm en az geçmişte olduğu kadar bugün hâlâ uygulanabilir bir sistem. Eğer bizler gerçekten İslâm’ı yaşamak istiyorsak, samimi bir şekilde niyet etmemiz gerekiyor. Gerisi Allah’ın izniyle kolay.

Soru: Dini mükellefiyetlerinin farkında olan; ancak akranları ve ev halkı tarafından çeşitli sebeplerle baskı gören özellikle genç hanımlara ne söylemek istersiniz?

Mufti Taqi Usmanî’nin Hanımı: Sohbetlere katılmak ve selef-i salihinin eserlerini okumak için azamî gayret sarf etmeliler. Ne kadar çok sohbete katılır ve kitap okurlarsa, gelişmeleri de o kadar hızlı olacaktır. Eğer bir genç kız hayatında bir değişiklik yapmak ister ve bu isteğinde de sabit kadem olursa, hiç kimse ona engel olamaz. Böyle ev halkı da ondaki pozitif değişiklikleri yavaş yavaş fark etmeye başlayacak ve inşaAllah ailenin tamamı İslâmî bir hayat yaşama konusunda aynı paydada buluşacaktır.

[The Intellect Magazine, çev. Muhammed Zâhid]

Kadınlarla İstişare Etmekle İlgili Menfî Rivayetler

5657

Kadınlarla istişare edilmemesi mevzuunda bazı zayıf rivayetler varid olmuştur. Kadınlarla istişare etmekle ilgili menfi ve müsbet rivayetleri naklettikten sonra konu hakkında değerlendirmede bulunan Prof. Dr. İbrahim Canan, kadınlarla istişare aleyhine varid olan rivayetlerin zayıf olduklarını; bu rivayetlerin istişareyi emreden âyetlere ve sahih hadislere aykırı olduğu için amel etmeye elverişli olmadıklarını; istişarede liyakatin esas olduğunu ve liyakat yani istişare edilecek mevzu hakkında tecrübe, bilgi ve ihtisas bulunduktan sonra istişarede kadın ve erkek olma sıfatının bir etkisi olmadığını ifade etmiş ve sonunda da bu tür rivayetlerle ilgili şu değerlendirmede bulunmuştur: ‘Şurası da bir gerçek ki kadınlar, fıtrî durumları icabı, çoğunlukla, erkeklere nazaran daha hissî, daha acelecidirler. Netice olarak, görüşlerinde objektivite ve hasbilik ihtimali daha zayıftır. Bu sebeple, onlarla istişare mevzuunda daha bir ihtiyatlı hareket etmek gerekir. Nitekim beşerin tarihî tecrübesi, kadınların nüfuz ve hâkimiyet kurduğu sarayların, çeşitli entrikalarla kaynayarak, “devletleri ve saltanatları fesada götürdüğünü” tespit etmiştir. Öyleyse, kadınlarla istişareyi yasaklayan ve bazı kitaplara da girme fırsatı bulan, sahih bir asıldan mahrum bir rivayet, bu beşerî tecrübenin, hadis formuna dökülmüş, öfkeli ve mübalağalı bir ifadesi olabilir, mutlak bir hakîkat değil. Hadis olduğuna hükmedenler de mefhumunu kayıtlayarak almaya mecburdurlar, ıtlâkı üzere değil. Doğruyu Allah bilir.’

[Prof. Dr. İbrahim Canan, Aile İçi Eğitim, s. 227-238]

İstivâ Meselesi

9534056742_3279b0d0cb_o

Osman b. Said ed-Darimi’nin [Meşhur ‘Sünen’ sahibi Darimî ile karıştırılmamalıdır] İbn-î Teymiyye ve talebesi İbnu’l-Kayyim tarafından hararetle tavsiye edilen eserinde yer alan ‘Yüce Allah’ın dilerse bir sivrisineğin sırtına yerleşebileceği, dolayısıyla bu caizken O’nun, arşın üstünde oturup oraya yerleşmesinin evleviyetle caiz olduğu, Yüce Allah’ın dilerse oturacağı, kalkacağı, yukarıdan aşağıya inip, aşağıdan yukarıya çıkacağı, dürülüp açılacağı, Cenab-ı Hakk’ın kulları ile arasında maddi bir mesafe bulunduğu, dolayısıyla dağ başındaki veya minaredeki birisinin yerde bir insana nazaran Allah’a daha yakın olacağı’ gibi görüşler küfürdür. ‘Eynallah’ hadisi diye bilinen hadiste geçen ‘Allah nerededir?’ ifadesinde ‘eyne’ sorusu bir mekan kastedilerek sorulabileceği gibi, ‘mekanet, mevki’ kastedilerek de sorulabilir. Bu durumda söz konusu hadisteki sorunun anlamı şudur; ‘Allah’ın senin nazarındaki mevkii nedir?’ Cenab-ı Hakk’ın ‘Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen O’dur. Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir.’ (Hadid, 4) ayetinde ‘istiva’ ile ‘maiyyet’i (kullarla beraber olmayı) birlikte zikretmiş olması, istivanın mekânsal bir yerleşme anlamında olmadığının kesin delillerinden birisidir. Cenab-ı Hakk’ın bir mekânda yerleşmiş bulunduğunu söyleyen kimse putperesttir. Yine Cenab-ı Hakk’ın bir sınırı, keza O’nun bir mekânı ve mekânının da bir sınırı olduğunu söylemek de putperestlikten başka bir şey değildir.

[Muhammed Zâhid el-Kevserî, Makalât-ı Kevserî, s. 378]

Cennete Giden Gemi

2217955298_9890ca05aa_b

İnsan, hep arayış içinde olan bir varlıktır. Ruhun ihtiyaçlarını gideremeyen bir insanın çektiği manevi sıkıntılar, bilinen bütün hastalıklardan daha sıkıntılı daha acı vericidir. Stresli İman ismini verdiğim kitap çalışmamı yaparken ‘Allah inancı olan, Allah’a inanan bir insanın, zorluk ve sıkıntılar karşısında sırtını dayayabileceği en sağlam duvara yaslandığı için, ufak tefek sıkıntılar karşısında bunalıma girmeyeceğini’ vurgulamaya çalıştım. Allah inancı olduğu halde, hayatının önemli bir kısmını ruhunu aç bırakarak, ibadetsiz geçiren birçok insan var. Bu insanlar hep arayış içerisinde olurlar. Okul, iş, evlilik, ev, araba, çocukları büyütmek gibi her insanın koşturduğu temel hayatı işlere koşturmaktan manevi boşluğu hissetmez bir kısmı. Hayatlarının belli bir döneminde ‘ibadet’ eden insanlarla, gruplarla karşılaşır. O gruptaki insanlar o güne kadar karşılaştığı ve tanıdığı birçok insandan daha fazla ibadet eden insanlardır. Kendi aralarında belli bir muhabbetleri, belli aralıklarla sohbetleri ve dertleşmelerine şahit olur. İlk defa ruhu farklı duygular hissetmeye başlayınca, yerini bulduğunu düşünür. Allah’ı arayan insan herhangi bir cemaat tarikat dernek ile karşılaşır. Buraya kadar her şey güzel… Ancak cemaate giren kişi, cennete giden gemiye bindiğini zannetmeye başlarsa, şeyhini bulan, Allah’ı bulmuş gibi arayışını bırakırsa problem başlar.

Arayıştan vazgeçen herkes, bu hatayı yapmış demektir. Herhangi bir cemaate, tarikata girdikten sonra, ilmini artırma çabasını bırakıp, cennete giden gemiye bindiğini düşündüğü için, yan gelip yatma hakkı olduğunu düşünen kişi, arayışın anlamını kavramamış demektir. Arayış, ölüm meleği gelinceye kadar devam eden bir yolculuktur.Şeytan, yanlış yolda olanların doğru yolu bulmaması için onları oyalar. Şeytanın bazı tuzaklarından kendini kurtarıp, arayışı sonucunda bir cemaat tarikat gemisine binen kişiyi şeytan rahat bırakmaz. Geminin içinde yanlışlara göz yumması, yanlışlara ortak olması için ikna etmeye çalışır. ‘Geminin selameti için her şey mubahtır’ fetvası bu şekilde alınan fetvalardandır. ‘Ey iman edenler!’ diye başlayan yüzlerce ayetin varlığı, Kur’an’ın iman etmeyenleri imana davet eden bir kitaptan daha çok, iman ettiğini söyleyen Müslümanların sürekli eğitilmesi amacını taşımaktadır.Sayın Senai Demirci’nin güzel bir benzetmesiyle anlatmak gerekirse, ‘İman etmek bisiklete binmek gibidir. Sürekli pedal çevirmek gerekir. Yoksa gaflete düşer, şirke sürükleniriz!’ Ömer bin Abdülaziz’in ‘İlimsiz amel edenin yıktıkları yaptıklarından çok daha fazladır’ sözü, ilimsiz Müslüman’ın iyi niyetle de olsa yapacağı hatalara işaret etmektedir.

Tarihe adını yazdırmış, unutulmaz eserler bırakmış İslam Alimleri’nin biyografilerine okurken, en çok dikkatime çeken nokta, aldıkları ilmin çeşitliliğidir. En çok bilinen iki İslam Aliminin aldıkları eğitim hakkındaki bilgiler bu konuda ne demek istediğimi daha kolay göstermemi sağlar. İbni Sina Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve becerinin çeşitli alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn-i Sinâ (980-1037), matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları; astronomi alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir. İbni Haldun, Kur’an, Arapça, Dilbilim, Hadis İlimleri okuduğu kadar, Matematik ve Felsefe’de okumuştur.Bir tarikat ehlinden uzun yıllar ders almış ve o tarikatın kurumlarında hocalık yapan bir arkadaşıma ‘Neden sadece kendi camianızın kitaplarını okuyorsunuz? Farklı fikirlerden istifade etmediğiniz için kendiniz dışındakilere bakış açınız çok sıkıntılı’ diye ettiğimde aldığım cevap ilginçti. ‘Bizim hocalarımızın yazdığı kitaplar zaten Kuran merkezli kitaplar. Onlar dışında kitap okumamıza izin verilmiyor!’ Anlayacağınız cemaate imanı, şeyhe bağlılığı artıracak kitaplar dışındaki kitapları okumalarına izin verilmiyor. ‘Bizim gemimizde yazılan kitaplar dışındaki kitapları okumayın!’ deniyor.

Hiçbir cemaate, hiçbir tarikata toptan karşı olan biri değilim. İşim gereği hepsiyle konferanslar veren, hepsinde çok değerli dostları olan bir insanım. Bana ‘Kime mürid olalım?’ diye soracak olursanız, ‘İlme mürid olun!’ derim. Önce ilme mürit olan kişi, öğrendikleriyle hangi cemaatin çalışma sistemini beğeniyorsa onunla millete hizmet etsin. Önce ilme mürid olan kişi, öğrendikleriyle hangi şeyhin dizine oturmak isterse oraya otursun. Unutmayın ki; Hiçbir cemaat, cennete giden gemi değildir!

[Sait Çamlıca]

Şiîlerle Aramızdaki İhtilâfın Giderilmesi

Iran_Grungy_Flag_by_think0

Şia’ya göre Kuran ve Sünnet, el-Kuleynî’nin el-Kâfi’sindeki rivayetlere tabidir. Ona göre Kuran ayetlerinin sayısı 1700’dür. Şiilerle aramızdaki ihtilâfın giderilmesi için yapılması gereken şudur; Önce Şiiler, dünyadaki Müslümanların onda dokuzundan ayrıldıkları şazz meseleleri, kendi aralarında düzenleyecekleri toplantılarda görüşmelidirler. Bu toplantılarda el-Kuleynî’nin el-Kâfi’si, el-Kummî’nin Men La Yahuduruhu’l-Fakih’i ve Muhammed b. Hasan et-Tusî’nin el-İstibsar’ı ve Tehzibu’l-Ahkâm’ındaki batıl rivayetleri ayıklamalıdırlar. Onların kendi aralarında yapacakları bu toplantıları Ehl-î Sünnet de kendi arasında yapmalıdır. Fakat bu hazırlık çalışmaları, bir takım gizli cemiyetlerin idaresi altında yapılmamalıdır. Ancak bu ön hazırlık yapıldıktan sonra Şiiler ile Ehl-î Sünnet bir araya gelip, aralarındaki ihtilafları görüşme ve giderme imkanına sahip olabilir.

[Muhammed Zâhid el-Kevserî, Makalât-ı Kevserî, s. 156]

Zâhid el-Kevserî’yi Anma Programı [Notlarım]

231c40f1af80aa28ff36988ad3ee1efc

18.02.2012 tarihinde Düzceli Muhammed Zahid el-Kevserî İlim Kültür ve Yardımlaşma Derneği tarafından Düzceli Âlim Zahid el-Kevserî’yi anma programı düzenlendi. Katar Üniversitesinden Prof. Dr. Din Muhammed Mira Sahip, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet GÜNAY ve Dr. Ebubekir SİFİL’in konuşmacı olarak katıldığı anma programında tuttuğum notları sizlerle paylaşıyorum;

Dheen Muhammed:

Bundan 60 yıl önce semamızdan Şam’da Mısır’da ve Türkiye’de bulunmuş büyük bir yıldız kaydı. Şam, Mısır ve Türk insanının hakkıyla tanıyamadığı büyük bir yıldız. Bu topraklarda dünyaya gelmiş olması vesilesi ile bu büyük âlim sayesinde bulunmuş olduğunuz bu şehir de ilim dünyasının ve semasının içine dâhil olmuş oldu. Düzce de ilim dünyasında bir yıldız haline geldi. Ne mutlu Düzce’ye, ne mutlu Düzcelilere, ne mutlu Türkiyelilere, ne mutlu tüm Müslümanlara ki böyle bir şahsiyet aramızdan çıkmış oldu. En azından son beş yüz yıl içinde tarih böyle büyük bir âlim görmedi. Sizler Muhammed Zâhid el-Kevserî’yi nasıl tanıyorsunuz ve nasıl tanımak istersiniz bilmiyorum; ama ben size burada farklı bölgelerde ve farklı üniversitelerde Muhammed Zâhid el-Kevserî nasıl tanınıyor bununla ilgili bazı anekdotlar aktaracağım. Eskiden bir söz vardı; Çağdaşı olmak bir âlimi tanıma noktasında engeldi. Birbirinin akranı olan insanlar birbirlerini çok iyi anlayamaz ve takdir edemezlerdi; ama Muhammed Zâhid el-Kevserî bunun bir istisnasıdır. El-Kevserî’nin çağdaşı olan âlimler onu takdir ediyorlar; ama takdirleri yetersiz kalıyor, kendileri de onu takdir etme konusunda yetersiz olduklarını biliyorlar. Mısır’da zaman zaman ilim kuraklığı yaşandı; ama Zahid el-Kevserî’nin Mısır’da yaşadığı dönem ilim açısından Mısır için büyük bir talih dönemiydi. O dönemde bütün uluslardan kıymetli ilim adamları Mısır’da bir araya gelmişti. Buna rağmen Mısır’da döneminde bulunan en büyük âlim olarak Zahid el-Kevserî’nin tanınmış ve takdir görmüştü. Özellikle dönemin en büyük fakih âlimlerden Muhammed Ebu Zehra ve Yusuf el-Bennurî gibi muhtelif iklimlerden çok büyük âlimler Zahid el-Kevserî’yi tanıdılar ve onun büyüklüğü karşısında eğildiler. Âlemi İslam’ın doğusunda ve batısında büyük âlimler onu ve ilmini takdir ettiler. Dünyanın muhtelif üniversitelerinde, İslamî akademilerinde Zahid el-Kevserî büyük bir saygıyla anıldı ve onun adına kürsüler kuruldu; ama gel gör ki içinden çıkmış olduğu bu topraklarda Zahid el-Kevserî adına açılmış henüz bir kürsü ve enstitü yok. Rektör Hanımefendi Düzce Üniversitesi’nde merhum Zahid el-Kevserî adına bir araştırma merkezi kurulacağı yönünde haber verdiği zaman çok sevindim ve mutlu oldum. Zahid el-Kevserî’nin mesleğinden olan İlahiyatçılar varken bir başka branştan olan Rektör Hanımefendi’nin Zahid el-Kevserî’nin hatırasına sahip çıkması beni çok duygulandırdı. Bugüne kadar Zahid el-Kevserî ile alakalı yapılan etkinlikler, özellikle 2007 yılında Sakarya İlahiyat Fakültesi ve Düzce Belediyesi tarafından düzenlenen sempozyum, bütün bunlar İnşAllah büyük bir hayrın kapısı olur ve gerek burada bulunanlar, gerekse Türkiye’deki bütün Müslümanlar tüm dünyanın takdir ettiği Zahid el-Kevserî’yi tanır ve takdir eder. Dün Daru’l-Hikme’de düzenlenen konferansta da söylediğim gibi dünyada 20. yüzyılda bu toprakların yetiştirmiş olduğu Mustafa Sabri Efendi ve Zahid el-Kevserî gibi âlim gelmemiştir.

Sizin de artık bu iki insanı tanıma ve takdir etme vaktiniz gelmiştir. Yeminle söylüyorum; eğer bir Batı ülkesinde Mustafa Sabri Efendi ve Zahid el-Kevserî gibi âlimler yetişmiş olsaydı o ülkeler bu iki âlimin anısına büyük meydanlara heykellerini dikerlerdi; ama gelin görün ki ne Mustafa Sabri Efendi ne de Zahid el-Kevserî hakkında Türkiye’de ne doktora ne de master düzeyinde kayda değer bir çalışma yapılmış değil. Çocuklarımızı, öğrencilerimizi bu âlimlerin geriye bıraktığı ilim ahlak mirası ile yetiştirmeliyiz. Konuştuğumuz bir âlimse, özellikle şu hususlarda yoğunlaşmamız gerekiyor; Hangi çağda yaşadı? Yaşamış olduğu çağın düşünce akımları nelerdir? Özellikle metodoloji konularında hangi akımlar ve hangi söylemler paylaşıldı? Ve konuştuğumuz âlim bütün bu akımlar karşısında nasıl bir konum aldı? Bütün cepheleriyle bu sorular cevaplanmadıkça bir âlimi hakkıyla tanımak mümkün değildir. Zahid el-Kevserî yaşamış olduğu çağda özellikle itikâdî bağlamda farklı akımlarla karşı karşıyaydı ki bunların içinde önemli yer teşkil eden bir grup vardı. Bunlar adeta bir puta tapıyorlardı. Eli ayağı olan aynı bizim gibi cismanî bir hüviyete haiz olan bir Allah’a inanıyorlardı ki böyle bir Allah inancı ne Kuran ve de Sünnet tarafından benimseniyordu. Bu kimseler tarih boyunca kıyıda köşede marjinal bir grup olarak yaşadılar. 20. yüzyılda bu kimseler revaç, güç ve kuvvet buldular. Gerek Ezher’de gerekse Hint Alt Kıtası’nda pek çok âlim bunlar karşısında dik durmasını başardılar ve mücadele verdiler. Zahid el-Kevserî’nin verdiği mücadele daha farklıydı. Onlara karşı kalemiyle mücadele verdi. Çok kıymetli kitaplar yazdı. Bu mücadelesini yazdığı Arapça kitaplarla verdi; ama bu Arapça kitapları Arap dünyasının edip şahsiyetleri tarafından takdir edilmesine rağmen, nedense biz Türkler ve diğer Müslümanlar Zahid el-Kevserî’nin özellikle bu konuda yazdığı kitaplar noktasında yetersiziz. Araştırmacıların, akademisyenlerin okuyup faydalandığı bir miras olarak kalmaya devam ediyor. Sizler Zahid el-Kevserî’nin toprağında yetişmiş insanlarsınız diye size yağ çekecek değilim, böyle bir karaktere de sahip değilim, bu kadar yolu da yağ çekmek için gelmiş bulunmuyor; ancak şu gerçeği de burada haykırmak istiyorum; Müşebbihe, Mücessime diye bilinen taifeye karşı yazılan bütün eleştirileri bir kenara koyun, bir de Zahid el-Kevserî’nin yazmış olduğu eserleri bir kenara koyun. Hiçbirisi Zahid el-Kevserî’nin yazdığı eserlerin yanında kıymet ifade edecek çapta değildir. Bir örnek olarak; İbn-î Kayyim’in Nuniyye isimli akide eserine yazmış olduğu tenkit kitabında el-Kevserî’nin yazdıklarının üzerine bir kelime dahi ekleme mecali bulamazsınız. Meseleyi öyle tastamam ele almıştır ki onun üzerine ekleyecek bir kelime bile bulamazsınız. Tevessül hakkında yazmış olduğu eser 8 yapraklık kısa bir eserdir. Bununla ilgili tartışmalar vardır. Kimi çevreler tevessülü inkâr etmiş ve şirk olduğunu savunmuşlardır. Tarih boyunca tevessülü inkâr eden çevrelere karşı reddiyeler yazılmıştır. Zahid el-Kevserî’nin 8 sayfalık eseri diğer eserlerle karşılaştırıldığında Kevserî’nin eserinin diğer eserlerin üstünde olduğunu göreceksiniz.

Zahid el-Kevserî’nin bıraktığı ilmi miras karşısında insan hakikaten hayran kalıyor, şaşkına dönüyor. Mesela bizler herhangi bir branşta uzman olabiliyoruz, branşımızla ilgili belli başlı kitapları tanıyor ve içeriğine muttalî olabiliyoruz. Ancak Zahid el-Kevserî’ye geldiğinizde adeta önünde branş dayanmıyor. Akideden, kelamdan, hadisten, felsefeden, tasavvuftan el yazma kitaplara varıncaya kadar büyük bir literatür bilgisine sahiptir. Hint âlimlerinin bile bilmediği Hint kütüphanelerinde bulunan el yazmalarından söz edebilecek kadar büyük ilme sahip bir âlimden bahsediyoruz. O nerede biz nerede? Zahid el-Kevserî modern eğitim kurumlarında, üniversitelerde modern felsefe eğitimi almış değildi; ancak modern felsefeden söz ederken adeta bunun sanki köklü bir eğitimini almış gibi nüfuz ve ittiba gösterebiliyordu. Hâlbuki o modern eğitim kurumlarında eğitim almadı; Zahid el-Kevserî dönemin medreselerinde yetişmişti. Felsefenin muhtelif dallarında eğitim görmüş pek çok araştırmacı, Zahid el-Kevserî’nin ortaya koymuş olduğu mirası o insanlar inceliyorlar. Bütün bunların ardındaki sır nedir? Modern eğitim kurumlarının yetiştirmiş olduğu dahi kafalar bu insanın ortaya koyduğu tetkikatı inceliyor ve hayranlıkla takip ediyorlar. İşte biz bugün böyle bir insanın hatırasını yâd etmek için bir araya gelmiş bulunuyoruz. Gerçek müceddid çağın şartlarına uymak adına dini kaynakları değiştiren, oradaki temellerle oynayan değildir. Gerçek müceddid ne olursa olsun selefin çizdiği çizgiyi savunan, onun şerefine asla leke bulaştırmayan âlimdir. Zahid el-Kevserî de bu vasıfta bir âlimdi ve 20. yüzyılın müceddidi idi. Bu tefsir, hadis, kelam ve sair İslâmî ilimler konusunda da böyleydi. Çağın muhalif fikirleri karşısında İslam’ın saf ve berrak suyunu korumak adına büyük mücadeleler verdi ve selefin çizgisinden sapmadı. Gerçek İslam Müceddidi Batılı bilimlere sırtını yaslayarak İslam üzerine konuşan, İslam’ı kendince sağa sola çekmeye çalışan adam değildir. Gerçek İslam Müceddidi ve gerçek İslâmî tecdid, selef asrındaki saf çizgiye dönmektir ve dönen insandır. Zahid el-Kevserî’nin yaşadığı dönemde insanlar İslâm’ın Martin Luther’ini bekliyorlardı ki Zahid el-Kevserî onlara ‘İslâm’ın Luther’e ihtiyacı yoktur. Müslümanların selef-i salihinin çizmiş olduğu net, saf, arı, duru kaynağa ihtiyacı vardır. Gerçek tecdid buradadır.’ dedi. Zahid el-Kevserî gücünü beşerî ideolojilerden değil, Allah’ın kitabından ve hadislerden alıyordu. Bundan dolayı kalbi rahattı, inancına ve ideallerine güveniyordu. Muarızlarını tartışmaya davet ediyordu. Özellikle beşerî ideolojilere sırtını dayamış muhalifleri Zahid el-Kevserî’nin karşısına çıkamıyorlardı. Tıpkı Yahudîlerle alakalı anlatıldığı gibi. Yahudiler Müslümanların karşısına çıkamazlar, onlar ancak surların ve duvarların arkasından Müslümanları avlamak için gaflet anını beklerler. Zahid el-Kevserî inancı o kadar müstakimdi ki muhaliflerine karşı alenî olarak mücadele edebiliyordu. Bana bırakmış olsanız, saatlerce günlerce konuşabilirim. Ben bir Zahid el-Kevserî hayranıyım. Her gece Zahid el-Kevserî’nin kitaplarından bir sayfa okumadan yatmam. Onun kitaplarından bir satır okumak diğer müelliflerin yazdıkları kitaplardan bir cilde denktir. Ben o kadar Zahid el-Kevserî hayranıyım ki, bugün kabrinden kalkıp dirilecek ve mezhep kuracak olsa, hiç sorgulamadan kendi mezhebimi bırakıp onun kurduğu mezhebe tabi olurum. Öğrencilerime onun kitaplarını tavsiye eder, onunla ilgili çalışmalar yaptırırım.

Mehmet Günay:

el-Kevserî ile bizim ilgi ve alakamız 25 sene kadar evveline dayanıyor. Emin Saraç Hocaefendi’nin derslerine devam ettik. Biliyorsunuz Emin Saraç Hoca, el-Kevserî’nin yakın talebelerindendir. Bize Kevserî sevgisini Emin Saraç Hoca ve Ali Yakup Cenkçiler Hoca aşılamıştır. Ali Yakup Hoca ile sırf Kevserî üzerine röportaj yaptığımı hatırlıyorum. Kendisi şöyle demişti; ‘Kevserî, Mısır Uleması arasında bir kartal gibidir.’ Ben Suriye’de ve Balkanlarda da bulundum. Onlar Kevserî’yi bizden çok daha iyi tanıyorlar. Kevserî, bizim dünyaya sunacağımız çok değerli eserlerden birisidir. Bir Türk olarak eserlerini Arapça olarak kaleme almıştır. Zahid el-Kevserî’nin eserlerinin tamamının tercüme edilmesi lazımdır. Zahid el-Kevserî’nin eserlerinden dilimize çevrilen yok denecek kadar azdır.

Ebubekir Sifil:

‘Salihler anıldığında oraya Allah’ın rahmeti iner’ denilmiştir. İmam Muhammed Zâhid el-Kevserî gibi birisini andığımız için şüphesiz bu mekâna Allah’ın rahmeti inmektedir. Hiçbir şey olmasa bu bile başlı başına büyük bir kazançtır. Zâhid el-Kevserî gibi çok farklı bir ilim adamı ile karşı karşıyayız. el-Kevserî hangi ilim dalında konuşsa sanki o alanda ihtisas yapmış, ömrünü o sahaya vakfetmiş gibi bir otorite edasıyla konuşur. Zahid Efendi’den istifade etmemizi sağlayan belki de bu yönüdür. Zahid Efendi Osmanlı ilim mirasını Arap ve İslâm âlemine aktarmıştır. Yazdığı makalelerde Osmanlı uleması üzerinde özellikle durmuştur. Zahid el-Kevserî, Suud Selefîsinin gösterdiği keskin tavrı göstermez. Mesela türbelerin yıkılmasına, tahrip edilmesine rıza göstermez. Zahid Efendi kendisinden sonraki nesillerin nasıl bir çizgi üzerinde İslamî şahsiyetlerini koruyarak yürüyeceği meselesine dair altını çizdiği bazı başlıklar vardır ki bunların başında itikâd gelir. Ehl-î Sünnet İtikadına hassasiyetle sarılmaya önem veriyor. Bir Müslüman’ın her ne surette olursa olsun itikadından taviz vermemesi gerektiğini bilhassa belirtiyor. Altını çizdiği diğer bir husus bu ümmetin kimliğini oluşturan en önemli hususlardan birisi olan, dinle ilişkisini temin eden fıkıh ve fukaha ile münasebetidir. Modern zamanlarda İslam dünyasında başlayan modernizasyon faaliyetlerine dikkat çekiyor, gerek Mısır’da gerekse İslâm dünyasının farklı yerlerinde bu çalışmaların hangi isimler altında dünyaya taşındığını ve nasıl mukabele edilmesi gerektiğini büyük bir dirayetle eserlerinde ve yazılarında ortaya koyuyor. Zâhid Efendi’nin az bilinen, daha doğrusu az gündeme getirilen yönlerinden birisi onun tarihçiliğidir, tarih kaynaklarına olan vukufiyetidir, tarihi hadiseleri okumakta gösterdiği emsalsiz dirayetidir. İbn-î Asakir ve Zehebi’nin 80 cilt gibi hacimli tarih kitaplarına derin bir vukufiyeti olduğu görülüyor. Tarihi hadiseleri bugüne taşırken de kuru bir akademik tarihçilik yapmıyor. Tarihle bugünün irtibatını canlı bir şekilde kurarak yapıyor. Bugünün itikâdî akımlarından bahsederken tarihine atıf yapıyor, sosyolojik gözlemlerde bulunuyor ve derin bir dirayetle bu meseleleri gündeme getiriyor. Zahid Efendi bir noktaya dikkatimizi ısrarla çekiyor; gerek İslam dünyasındaki Yahudi ve Hristiyan müelliflerle, Müslüman olmuş gibi görünenler İslam dünyasında nasıl bir rol oynamışlar, dolayısıyla bugünkülerin fikir babaları olan o insanlarla bugünküler arasında muhakkak kurulması gereken paralelliği uyanık bir zihinle eserlerinde işliyor.

Gündemine aldığı önemli müsteşrikler var. Müsteşrikler hakkında makalelerinde ve müstakil çalışmalarında yazılar yazmıştır. Dikkatimizi şu noktaya çekiyor; Müsteşriklerle modernistler arasında çok ciddi bağlantılar var. Oryantalistler ve modernistler birbirlerini çok seviyor. Mesela meşhur İtalyan tarihçi Caetani’nin İslâm Tarihi var. Zahid Efendi, Reşid Rıza’nın Caetani’nin eserine yazdığı takrizi dikkatimize sunuyor. Bu önemli bir noktadır. Bu bağlantıyı kuramazsak gerek modernistlerin gerekse Oryantalistlerin çalışmalarını salt ilmi endişelerle yapılmış tarafsız çalışmalar olarak görme tehlikesi baş gösterebilir. Dikkat çektiği diğer önemli bir husus ise Şiîlik ve Şiîlerle olan münasebetlerimizdir. Bu itikadi mezhebin geçmişteki durumu, İbn-î Sebe’nin Şiîliğe etkileri, Şiîliğin bugünkü durumu, muhtelif Şiî ekollerin iddiaları ve bunların karşısında Ümmet-i Muhammed’in itikadını ne şekilde muhafaza edeceği hususunda gerçekten ibretlik tespitleri var. Zahid Efendi, kendilerinden başka herkesi müşrik olarak gören, kendilerine selefi diyen Vehhabîler üzerinde de hassasiyetle duruyor. Bu akımla bir takım Yahudiler arasındaki irtibata da dikkat çekiyor. Zahid Efendi Enstitüsü önceki senelerde gündeme gelmişti; şimdi elhamdülillah bu gerçekleşiyor. Bana sorarsanız, benim gönlümden geçen Düzce Muhammed Zâhid el-Kevserî isminde bir üniversite kurulmasıdır. Zahid Efendi’nin çok yönlü kişiliği, misyonu, çalışmaları böyle bir üniversiteyi doldurur. Bizim için önemli olan Düzce’nin, Türkiye’nin ve hatta İslam dünyasının Zahid Efendi’ye olan vicdan borcunu böyle bir mukabele ile ödeyebilmiş olmasıdır. Zahid Efendi’nin adı şanına yakışır bir şekilde ilelebet yaşasın.

[Dheen Muhammed Hoca’nın Konuşması Talha Hakan Alp Hoca Tarafından Tercüme Edildi]

Amerika New York Demektir

4235029124_6923ddc1fa_o

Avrupa tarihi, insanların cadı kazanlarında cayır cayır yakıldıkları kanlı bir tarihtir. Cadı kazanlarını hiç söndürmedi Avrupalılar. Afrika yakıldı. Amerika yakıldı: Amerika’daki bütün yerliler, kıtanın asıl sahipleri, hırsız, soysuz, haydut Avrupalılar tarafından alev alev yakıldı. Yüzyıllarca Avrupa kentlerinde Yahudi cadı kazanları kuruldu; Yahudi darağaçları kuruldu; zincirlere vurularak sokaklarda süründürüldü Yahudiler. Luther, Yahudileri imha planları hazırladı. Luther’in torunu Hitler, gaz odaları kurdu; cayır cayır yaktı Yahudileri. Avrupa, Yahudiler için tam bir cehennemdi. O yüzden Amerika’ya kaçtılar. Amerika’yı kurdular. ‘Yahudi ruhu’ olmasaydı, Amerika kurulabilir miydi? Hayır! Hayır; çünkü ‘bu ruh’ kapitalizmin, açgözlülüğün, doymak bilmezliğin, şımarıklığın azdırdığı, azmanlaştırdığı bir ruhsuzluk hâlidir.

Amerika, New York demektir. New York yoksa, Amerika da yoktur. Amerika’nın da, dünyanın da ‘kabe’sidir. Finans dünyasının, siyaset dünyasının, ekonomi dünyasının, medya dünyasının seküler ve uygar barbar tapınakları New York’tadır. New York’u New York yapanlar, Yahudilerdir: Dünya İsrail’dekinden çok Yahudi’nin yaşadığı tek yer, New York’tur. O yüzden New York’a, ‘Jew York’ denir Batı’da. New York, Yahudiler tarafından rehin alınmıştır. Amerika ve dünya ‘Jew York’ tarafından esir ve rehin alınmıştır. Bu gerçeği, Batı’da yaşayan herkes bilir, iliklerine kadar hisseder; ama hiçbir şey demez, diyemez. Bir şey demeye kalktığı an, hayatının söndürüleceğini iyi bilir çünkü. Nitekim Actor’s Studio’nun yetenekli ‘metodist’ oyuncusu, Marlon Brando, ‘Hollywood’a Yahudiler hakim’ demişti de, ‘anasından doğduğuna pişman’ edilmişti. Bütün gazeteler ve televizyonlar Marlon Brando’ya bu dünyayı dar etmişlerdi. Adam sonunda kahrından öldü gitti. Avrupa’da Yahudiler esirdiler. Amerika ise Yahudilerin esiri oldu.

[Yusuf Kaplan, Hüküm Dergisi, Ağustos 2014]

Sömürü Kuvvetler Oryantalist Birliklerle

6924599317_c246ac1069_o

Ümmetin krizleri irfani birikimine dönerek aştığını, tahrip olan millet yapısını imanla tamir ettiğini, her sarsılmanın ardından büyük bir kuvvetle doğrulduğunu gören küresel güçler, iman hakikatine yönelerek ona saldırdıı, en az sömürü kuvvetleri kadar küfrün oryantalist birlikleri de çalışarak yüreklere şüpheler ekildi. Sömürüyü müdafaa edenler millet tarafından ‘hain’, oryantalizmin İslam iddialarını dillendirenler ise bilim adamı olarak görüldüğünden yıkımda oryantalizmin en az siyasi sömürü kadar payı vardır.

Oryantalizm, akademyayı belirlediği konular çerçevesinde sonu gelmeyen tartışmalar içerisine çekti. Kuran’da Müslümanların en büyük hasmı olarak anlatılan Yahudî hakkında satıh üstü bir malumatla iktifa eden tefsirciler zuhur etti. Hz İsa’nın nüzulü ile alakalı bir bahis açıldığında ya da bir mustagrib mevzuyu usta bir manevrayla nüzul-ü İsa’ya çekince heyecanlı konuşmalar yapıldı, ulema yargılandı. Kudüs’ün nasıl kurtulacağı ile alakalı bir iki temenni cümlesinden başka bir şey söylenmedi. ‘Vehn’ bir salgın hastalık gibi önce akademyayı istila etti. Akademya halktan çok önce modernleşti. Allah Rasulü’nün haber verdiği gibi ‘Biz ne yapabiliriz ki?’ diyen bu deyişiyle selin sürüklediği çer çöpe dönen yığınlarla doldu ortalık. Vehnin Batı’ya aşık, İslam’a hasım yaptığı mustagrib, izmihlale sorumlu ararken her defasında tekkeden başlayıp medreseden çıktı. Bu, İslam coğrafyasını yangın yerine çeviren, sönmesi için su da vermeyen ABD’yi tezkiye, mağdurları teciye etti. Bilumum İslam münekkitleri küresel güçlerin tezkiye memuru oldu. Hedefler değişti. Faziletler Batı’ya hezimetler Ümmete mal edildi. Mustagrib, Kuran’da Firavun’un yıkıldığını defalarca okumasına rağmen çağdaş firavunların da bir gün yıkılacağını hayal bile edemedi. Her ne kadar bu adamlar gezip dolaşsa da ekranda kürsüde konuşsa da ruhları olmayan kütük gibidirler. Çünkü tartıştıkları ya da gündemde tuttukları mevzular itibariyle ümmeti zillete razı olmaya çağırıyorlar.

[İhsan Şenocak, Hüküm Dergisi, Ağustos 2014]

İslâmî İlimler Eğitim Araştırma Merkezi

2afis