Yeter Daa Serdar Abî!

995552_10152023281047145_1078744360_n

Serdar ağabeyimi çok severim onun o gül yüzünü, muhabbetini ve sohbetini… Radyo günlerinden, henüz bu kadar ünlü değilken KANAL A’daki ‘Gecede Bir Gün’ programından tanır bilirim. Hayatımın 3’te 1’i onunla tanışık geçmiştir. Ne zamandan beri canımı hafifçe sıkan bir husus var kendisiyle ilgili. Serdar Ağabey şu konuk işini tabir yerindeyse biraz yaydı yayalı gerek ramazandaki iftar sahur programlarında gerekse daimi programlarında bilhassa da şu CNN Türk’teki aktüel programında, konuklardan kaynaklı ciddi arızalara denk geliyoruz. Muhterem ağabeyime bir şey demiyorum. Malzeme, yani programa çıkarabileceği adam havuzu biraz darca. Çıkacak olanlar da bin bir naz, bin bir cilve ile programa çıkıyorlar. Bu naz ve cilve tabirleri tabii işin latifesi. Haklı gerekçeleri var hocaların o kanallara çıkmama konusunda. Onlara da saygıyla birlikte hak vermek gerekiyor. Programa bazen öyleleri çıkıyor öyle laflar ediyorlar ki hakikaten yenilecek, yutulacak, üstü kapatılabilecek, görmezden gelinebilecek türden laflar değil yani. Emin Işık bunlardan birisi mesela. Öyle şeyler söylüyor ki zaman zaman ürperiyorsunuz. Sorularla biraz sıkıştırılsa bu yaşı kemale ermiş fakat ilim ve i’tikad anlamında ilerleyişi yaşıyla doğru orantılı olması gerekirken cidden ters orantılı bir şekilde hareket etmiş zât, ahrete iman konusunda dahi arızalar verecek! Bu isim taze bir örnek olduğundan onun ismini zikrettim yoksa sayıyı artırabiliriz.

İşin ilginç ve ‘yeter daa Serdar Abi…’ dedirten kısmı; Serdar ağabeyin söylenenlerle pek ilgilenmiyor oluşu. Onun misyonu sanki sadece bir muhabbetin izhârı… Saadat-ı Kir’âm’dan bahsedilsin, gözleri çakmak taşı gibi çakıyor, onun için artık her şey geride kalıyor… Hemen her konuğuyla sohbetinde ALLAH Dostlarından bahis açıldığında; ‘Bu zamanda da bu dostlardan var değil mi?’ , seyyidlerden bahis açıldığında ‘Bu zamanda da bu seyyidlerden var değil mi?’, Mevlânâlardan, Yûnuslardan, Yesevî’lerden bahis açıldığında; ‘Bu zamanda da böyle gönül dostları var değil mi?’ şeklindeki artık klişeleşmiş sorularını konuğuna sorup onayı aldıktan sonra araya; ‘Seyyid Abdulhakim Huseyni Hazretleri ve Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin’ isimlerini iliştirip konuğa bu isimleri onaylatmayı başardığında Serdar ağabey sanki yüklenmiş olduğu vazifesini hakkıyla yerine getirmişçesine müthiş derecede rahatlıyor, gözünde artık hiçbir şey kalmıyor! Tamam… Bir kişi de duysa o isimleri, onların varlığını, bu zamanda da bu zâtların bulunduğunu bu kârdır evet buna tamam ama bu da bir yere kadar Serdar ağabey! Olay bu çabadan ve ayrıca menkıbelerden ibaret olmamalı, bununla kalmamalı muhakkak! Serdar ağabey! Muhabbet adamısın tamam da kır artık şu kabuğunu! Çok daha fazlasını bekliyoruz senden.

[Abdüssettar Yücel Karakoç, 18 Kasım 2013]

Usul-ü Hadis İlmi

901-676-4162

Sahih hadis amel etmeyi zorunlu kılar. Zayıf hadisle sadece sevap ve fezail gibi konulara ame edilebilir. Daha çok terğib ve terhib amacıyla kullanılır. Fakat bağlayıcı şer’î hükümlere gelince, bunlar sadece sahih hadislere dayanabilirler. Bana göre hadisçiler bu ilmi tamamlamışlardır. İmam Nesefî’nin el-Hilafiyât adlı kitabında belirttiği gibi üç çeşit ilim vardır. Olgunlaşmış ve pişmiş ilimler, olgunlaşmış ancak pişmemiş ilimler, hem olgunlaşmamış hem de pişmemiş ilimler. Bana göre Usul-ü Hadis, birinci kısım ilimlere girer. Gerçek anlamda hem olgunlaşmış hem de pişmiştir. Nitekim bu sahada yapılan araştırma ve incelemelerin çokluğu da bunu gösterir. İbn Hacer, Sehâvî, Irakî gibi müteahhir âlimler de ayrıca bu ilmin hakkını vermişlerdir. Tabi, usulün kendisi ile ilgili değil de, bazı cüzî ve fer’î meseleleri hakkında bir takım şeyler söylemek mümkündür. Hadis ilminin asıl ve prensipleri, kemal derecede olmasa da, kemale yakın derecede belirlenmiştir. Bunlara yeni esas ve kaideler ilave etmek gibi bir ihtiyacımız yoktur. Zayıf bilgime göre bu böyledir. Hatta hadis usulünün kural ve kaideleri alınıp tarih ilmine tatbik edilmiştir. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Esed Rustum adlı Hristiyan bir tarihçi, İbnu’s-Salâh’ın Mukaddimesini ‘Tarih İlminin Kuralları’ başlığı altında yeniden yayınlamıştır.

[Abdülfettah Ebu Ğudde, İslâmî Araştırmalar Dergisi]

Ali Haydar Efendi

Hepimiz Buradayız, Sen Neredesin?

sair-ismet-ozel

İsmet Özel’i anlamaya çalışmalı mı? Ne yaparsak yapalım, asla anlayamayacağımız ve “Bana ne kadar uzaksın” tepkisini alacağımız bir insanı anlamak uğruna fedakârlık yapmanın ve kafa yormanın ne anlamı var? Bugün İsmet Özel, İMDER (İstiklal Marşı Derneği) kanalıyla Türklük üzerine düşüncelerini Türk insanına arz ederken bile onu anlamak imkânsız gibi bir şey değil midir? Son on yıldır Türkiye’de ‘İsmet Özel ne demek istiyor?’ diye bir furya aldı başını gidiyor. Herkes bir tarafından çekiştirip, ‘Milliyetçilik mi yapıyor, Faşizm’e mi kaydı, ‘Sahabeden Türk olanlar da vardı’ ne demek, ‘Allah Türkleri üstün yarattı’ sözü ırkçılığa girer mi girmez mi, Veda Hutbesi’ni okumuyor mu bu adam, İslamcılardan kaçtı, ülkücülerin kucağına düştü, Necip Fazıl da böyleydi, son dönemlerinde Erbakan’dan ayrılıp ülkücü gençlere kucak açtı…’ şeklinde sürüp giden tartışmalar nihayete ermiş değil henüz. Öyle veya böyle İsmet Özel kendinden bahsettirmeyi başarıyor şeklinde medyatik bir yorum varlığını koruyor.

Tıpkı daha önceden fikirlerini anlatırken yaptığını yapıyor İsmet Özel ve öyle bir yerden bahsediyor ki hiçbirimiz oraya gidemiyoruz. 90′lı yıllardan beri bahsettiği, 2000′li yıllardan itibaren temel doktrini ‘Kâfirle savaşmayı göze alan kişi Türk’tür’ tanımını (her sözünde hikmet arayan havarileri bir yana – çünkü onlar iman ediyorlar) bugün bu ülke insanının halen anlayabildiğini sanmıyorum. Garip bir tablo çıkıyor ortaya. Ben iddia ediyorum ki, İsmet Özel’in şu an yanında olanlar onun Türklük tezlerini içselleştirdikleri ve o yolu yürünebilir gördükleri için değil, ‘Bu adam boş konuşmuyor’ diye düşündükleri için oradalar. Dikkat edin, bütün İsmet Özel tartışmalarında hep aynı sorular sorulur, hemen hemen birbirine yakın cevaplar verilir, ama konu bir türlü anlaşılmaz. Herkes söyledikleriyle kalır. Bundan yıllar önce, bir gece vakti, İsmet Özel’e telefonda, ‘Kur’ân bile okuyamadığım dönemler oldu, bir tek sizin kitaplarınızı okuyabiliyordum’ diyen birisi olarak, şunu söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum: ‘Hepimiz buradayız, sen neredesin?’ Yıllardır seni konuşuyor, yargılamaktan korkuyor, anlamaya çalışıyor, başaramıyor, yine de tanımlamaktan kaçınıyor, tekrar konuşuyoruz. Madem ki hepimiz hainiz, üç kuruşluk dünya nimetleri için Allah’ın dinini satmaya teşne sahtekarlarız, nasıl oldu da içimizde bu kadar uzun süre durabildin? Şimdi bizi Türk olmaya, İMDER’e çağırıyorsun, yaşarsak, bir on yıl sonra burayı da terk etmeyeceğini nereden bileceğiz? Bu tedirginlik nasıl olsa sürecek, yine biz suçlu olacağız, yine sen gidecek misin?

[Ekrem Özdemir, Mağara Dergisi]

Spiritual Retreat

Website

Filipinler’de Büyük Felaket

BY4enUGCEAESBkx

Cübbeli & Jet Fadıl A.Ş

5354538_47687494_y

Haber sitelerinde şöyle bir haber gördüm: ‘Jetpa Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve Caprice Gold Grubu Kurucusu Mehmet Fadıl Akgündüz, Cübbeli Ahmet Hoca ile olan birlikteliklerine son verdiklerini açıkladı.’ Bir iş adamı olan Jet Fadıl, Cübbeli Hoca ile olan o ilişkisini bitirdiğini kamuoyu ile bu şekilde paylaştı. Haberde ilginç bir nokta vardı. Daha doğrusu bana ilginç gelen bir nokta. O da şu: Haber metnine bakıldığında sanki bir Hocaefendi’den değil de takımı ile yollarını ayıran bir teknik direktör veya futbolcudan bahsediliyordu. Gazetelerin spor sayfalarını okuyanlar bu ifadelerle, bahsettiğim ifadeler arasındaki şaşırtıcı benzerliği görüp bana hak vereceklerdir. Haberin yukarıya alıntıladığım baş kısmı bende nedense böyle bir intiba bıraktı. Bir de bu gözle okuyalım: ‘Jetpa Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve Caprice Gold Grubu Kurucusu Mehmet Fadıl Akgündüz, Cübbeli Ahmet Hoca ile olan birlikteliklerine son verdiklerini açıkladı.’ Demek ki Cübbeli Hoca ile Jet Fadıl arasında pek çok insanın düşüncesinin aksine $ ya da € ile ifade edebileceğimiz duygusal (!) bir bağ vardı. Pek çok insanın düşüncesinin aksine diyorum; çünkü Jet Fadıl ile Cübbeli Hoca arasındaki ilişkinin tamamen gönül bağı olduğunu düşünecek kadar saf ve temiz insanlarımız var.

Jet Fadıl’ın açıklamasına göz atalım: ‘Gerçekler sonsuza kadar gizlenemez; hak haktır, yalan yalandır. İslam’a hizmet eden herkese hizmet etmeyi bir asli görev olarak bilmemiz hasebiyle, son üç yıl boyunca, grubum ve şahsım belli çevrelere karşı çok ciddi riskler alarak Cübbeli Ahmet’e de hayatının çok zor bir döneminde hizmet etmeye gayret gösterdik. Ama ne yazık ki, daha önceleri Samanyolu Televizyonu’nu seyredenin küfre girdiğini söyleyen Cübbeli Ahmet, geçtiğimiz günlerde Samanyolu Televizyonu’nda bir programa çıkmış ve bizi ve onu tanıyan herkesi hayretlere düşürmüştür. Çok inandığınız ‘mümin’ bir dostunuzun, size yıllar boyunca acı vermiş başkalarıyla işbirliği yaptığını görmeniz size daha büyük bir acı verir. Bu güne kadar, kendisine iyilikten başka bir şey yapmadığımız Cübbeli Ahmet, hangi fetva, hangi akıl ve hangi hakla, arkasında duran gücümüzü ve kendisine güvenerek emanet ettiğimiz etiketimizi, bizden habersizce ve bize karşı kullanarak, telafisi mümkün olmayacak zararların içerisine atma cesaretini kendisinde bulmuştur acaba? Düşmanımızın dostu olan biri, artık bizim dostumuz olamaz.’

Jet Fadıl bunları söylüyor; ancak yukarıdaki sözlerinde muğlak pek çok yerin olduğunu düşünüyorum. Birkaç misal vermek gerekirse Jet Fadıl, ‘Şahsım belli çevrelere karşı çok ciddi riskler alarak Cübbeli Ahmet’e de hayatının çok zor bir döneminde hizmet etmeye gayret gösterdik’ diyor; ama bahsini ettiği ‘belli çevreler’den kastın kimler olduğunu açıklama gereği duymuyor. Jet Fadıl, ‘Çok inandığınız ‘mümin’ bir dostunuzun, size yıllar boyunca acı vermiş başkalarıyla işbirliği yaptığını görmeniz size daha büyük bir acı verir’ diyerek Cübbeli Hoca’nın Gülen Grubu ile işbirliği yaptığını lafı eğip bükmeden dile getiriyor; ama sırf STV’ye çıkmak işbirliği için yeterli bir delil değil. Jet Fadıl, açıklamasında bence son derece önemli bir şey söylüyor: ‘Cübbeli Ahmet, hangi fetva, hangi akıl ve hangi hakla, arkasında duran gücümüzü ve kendisine güvenerek emanet ettiğimiz etiketimizi, bizden habersizce ve bize karşı kullanarak, telafisi mümkün olmayacak zararların içerisine atma cesaretini kendisinde bulmuştur acaba?’

Bugünlerde dünya tersine döndü ve roller birdenbire değişti. Samanyolu TV, önceleri Cübbeli Ahmet Hoca’yı ‘Kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’ diye takdim ederken, dersane konusundaki ‘müspet’ açıklamaları sebebiyle bir anda STV indinde kırk yılın Ahmet Mahmut Ünlü’sü ‘Cübbeli Ahmet Hocaefendi’ oluverdi. Diğer taraftan Jet Fadıl, ‘Cübbeli Ahmet Hocaefendi’ diye hitap ettiği şahsa artık ‘Cübbeli Ahmet’ diye hitap etmeye başladı. Bununla yetinmeyen Jet Fadıl, Cübbeli Hoca’ya adeta hesap soruyor: ‘Cübbeli Ahmet, hangi fetva, hangi akıl ve hangi hakla, arkasında duran gücümüzü ve kendisine güvenerek emanet ettiğimiz etiketimizi, bizden habersizce ve bize karşı kullanarak, telafisi mümkün olmayacak zararların içerisine atma cesaretini kendisinde bulmuştur acaba?’ Kullanacağım ifadeler belki tuhaf kaçacak ama bu sözlerinden Jet Fadıl’ın sanki Cübbeli Hoca’yı satın aldığı, Cübbeli Hoca’nın da STV’ye çıkmakla sahibine ihanet ettiği gibi bir anlam çıkıyor. Cübbeli Hoca STV’ye çıkacaksa Jet Fadıl’dan izin almalıydı. Baksanıza Jet Fadıl ‘Bizden habersizce kendisine emanet ettiğimiz etiketi nasıl kullanıyor?’ diyerek bir anlamda Cübbeli Hoca üzerindeki haklarına da vurgu yapıyor.

Şimdi gelelim Cübbeli Ahmet Hoca ile iş adamı Jet Fadıl arasındaki sırlı ilişkiye. Bu ilişkinin detaylarına geçmeden önce bazı hususları göz önünde bulundurmanızı rica ediyorum. Çünkü bu, anlatacaklarımı daha iyi anlamanızı sağlayacaktır. Her şeyden önce Jet Fadıl’ın çıkarları uğruna her şeyi yapabilecek bir iş adamı olduğunu ve Cübbeli Hoca’nın da paraya hayli düşkün olduğunu unutmamamız gerekiyor. Cübbeli Hoca’nın paraya düşkün olduğu benim iddiam değil, yakınlarının ve onu yakından tanıyanların dile getirdiği bir hakikat. Akla şöyle bir soru gelebilir: Cübbeli Ahmet Hoca’nın paraya düşkün olması onun şahsî bir sorunu. Dolayısıyla bunu burada dile getirmek ne kadar etik? Eğer paraya düşkün olma durumu şahsî bir kusur olarak kalıyorsa böyle bir itirazın haklılık payı vardır; ancak ileride temas ettiğimde görüleceği gibi işbu para hastalığı ‘Hocaefendi’ olarak bilinen bir insanı, muhterem zâtlar üzerinden rant elde etme felaketine sürüklüyorsa işte orada ciddi bir problem var demektir. Neyse konuyu dağıtmayayım. Jet Fadıl’ı cübbe ve sarık ile ilk defa ne zaman gördüğümüzü muhtemelen hatırlıyorsunuzdur. Hatırlamayanlar için hatırlatayım: Üçyüzü aşkın İslâm âliminin katıldığı Wow Otel’de Mahmud Efendi’ye ‘İslâm’a Üstün Hizmet Ödülü’nün verildiği toplantıda Jet Fadıl, ön sıralarda yerini almıştı. Hemen burada bir parantez açarak can alıcı soruyu soralım. İsmailağa Cemaati, sair cemaat ve tarikatlar gibi holdingleşme sürecine girmemesine rağmen böylesine devasa bir toplantıyı hangi maddi imkân ile organize etmişti? Evet, böyle bir organizasyonun sponsorları vardı. Sponsorlardan birisi de Jet Fadıl idi. Dolayısıyla Jet Fadıl, bahsi geçen toplantıya salt izleyici olarak değil, toplantının sponsorlarından birisi olarak katılmıştı. Bu husus gazetelerde şu şekilde yer aldı: ‘Yaklaşık 1 saat boyunca sinevizyon ekranlarında İstanbul Bayrampaşa’daki olacağı söylenen ve henüz yapımına başlanmayan Caprice Gold’un tanıtımı yapıldı. Konuşmaların çoğunlukla Arapça yapıldığı törende katılımcılara Caprice Gold’u tanıtan Arapça broşürler dağıtıldı. Projelerde sadece maketi olan projenin tanıtımına yer verildi.’ Anlayacağınız, Jet Fadıl o toplantıya İslâm âlimlerini dinlemek gibi gayet masum ve temiz bir niyetle gelmemişti. Sırf bu toplantı için Caprice Gold tanıtımını içeren Arapça broşürlerin basılması bile tek başına bunu göstermeye yeter.

Mahmud Efendi’ye ‘İslam’a Üstün Hizmet Ödülü’nün verildiği toplantıya üç yüzü aşkın İslâm âlimi katıldı. Böyle büyük bir toplantının organize edilmesi için büyük paralar gerekeceği veya en azından bunun İsmailağa Cemaati’nin boyunu aşacağı malum. Peki bu organizasyonun sponsorlarından biri olan Caprice Gold’un sahibi Jet Fadıl, babasının hayrına mı elini cebine attı? Elbette ki hayır. Bir iş adamı olan Jet Fadıl’ın hiçbir çıkarı olmaksızın böyle bir işe girişeceğini düşünmek safdillikten başka bir şey olmaz. Caprice Gold’un sloganını unutmak mümkün mü? ‘Dünya âlimlerinin saygı duyduğu bir alimin dualarıyla 20 Mart’ta yükselmeye başladık!’ Böylesine büyük bir toplantıya sponsor olmanın da bir getirisi olmalıydı. Mahmud Efendi’ye ‘İslam’a Üstün Hizmet Ödülü’ verilirken pastadan en büyük payı Jet Fadıl ile ortağı Cübbeli Hoca aldı. Jet Fadıl’ın ‘Dünya âlimlerinin saygı duyduğu bir âlimin dualarıyla’ açıldığını iddia ettiği proje Caprice Gold, dünya âlimlerinin saygı duyduğu âlim ise Mahmud Efendi idi. Mahmud Efendi gibi bir zâtı bu insanların ticarî emellerine nasıl alet ettiklerini görüyor musunuz dostlar? Böyle bir toplantının düzenlenmesi hem Jet Fadıl cephesi için hem de Cübbeli Hoca cephesi için adeta bir zaruretti. Caprice Gold için Cübbeli Hoca’dan ‘caizdir’ fetvası da alınmıştı. ‘Al gülüm, ver gülüm’ dedikleri bu olsa gerek!

İslâm âlimlerinin katıldığı toplantının en büyük galibi Jet Fadıl idi. Toplantının diğer kazananı ise şüphesiz Cübbeli Hoca ve ekibiydi. Jet Fadıl’ın bu organizasyona sponsor olmasındaki amaç belliydi; Caprice Gold’u pazarlamak. Lâkin, sohbetlerinde cemaate zahidane bir hayat yaşamalarını tavsiye eden Cübbeli Hoca’nın ne çıkarı olacaktı? Fanlarına göre Cübbeli Hoca sütten çıkmış ak kaşıktı ya! Evet, toplantıya Türkiye’den ve dünyanın çeşitli yerlerinden teşrif eden âlimlerin hepsi birbirinden değerli idi. O gün orada muhterem Mahmud Efendi’ye ‘İslâm’a Üstün Hizmet Ödülü’ verildi; ancak Cübbeli Hoca ve ekibi büyük bir ustalıkla ve sahtekarlıkla meseleyi ‘320 tane İslâm âlimi Mahmud Efendi’yi müceddid ilân etti’ şeklinde lânse ettiler ve o günden itibaren çok çirkin bir propaganda yürüttüler. Bir zamanlar fotoğraf hususunda son derece hassas olan Mahmud Efendi’nin boy boy resimleri dergilerde, kitaplarda yer aldı. Hazret, resmen reklâm malzemesi haline getirildi. Toplantıya katılan dostların anlattıklarına göre o âlimler arasında Mahmud Efendi’yi zerre kadar tanımayanlar mevcuttu. Bundan sebep Cübbeli Hoca, misafirlere Arapça olarak Mahmud Efendi’yi tanıtırken Türklere de sabırlı olmaları gerektiğini, bu âlimlerin Mahmud Efendi’yi tanımadıklarını ve kendisinin de Arapça olarak kısaca tanıtacağını söylüyordu. İsmailağa’da görüşleri çok da tasvip edilmeyen el-Karadâvî’nin Mahmud Efendi’yi övdüğü video servis edilerek İsmailağa indinde muteber kabul edilmeyen Yusuf el-Karadâvî bile sırf Mahmud Efendi’yi övdü diye ‘Hazret’ ilân edildi. Bu sahtekârlıkları yani Cübbeli ve avânesinin Mahmud Efendi üzerinden rant elde etme gayretlerini ifşa etmek ise bazı çevrelerce fitne sebebi sayıldı. Öyle ki bana göre Mahmud Efendi’nin Cübbeli’nin yoğun çaba ve gayretleriyle müceddid ilân edildiğinden de, Cübbeli ve ekibinin yediği nanelerden de hiç haberi yoktu. Sütun Haber yazarının verdiği şu bilgiler de sözlerimi teyit eder nitelikte: ‘Mahmud Efendi’yi çok eski tanırım, dünyadan haberi yoktur; 1979 yılında gerçeleştirilen İran devrimini, 1988 yılında bizden duymuştu, o güne kadar hâlâ İran’da şahlık rejimi sürüyor diye biliyordu, bizden bunu duyunca da çevresindekileri suçlamış onlara kızmış, (çevresindeki mollaları göstererek) ‘Şu mollalar yok mu, bana böyle anlatmıyorlar ki?’ diye(rek) mütevazı davranmış, bizi doğrulamıştı. Bu diyaloğa tanık halen hayatta olan başka tanıklar var.’ 1980’li yıllarda sağlık ve sıhhati yerinde iken bile kuzu postu giymiş kurtlar tarafından kandırılan Mahmud Efendi’nin şimdilerde rahatsız olduğu için Cübbeli ve ekibi tarafından oyuncak gibi kullanılmasına şaşırmamak gerek.

Özet: Menfaat çağında yaşıyoruz. Jet Fadıl ile Cübbeli Hoca’nın yakınlaşması tamamen menfaat gereğiydi. Öyle olmasa ihaleleri olduğu için hükümet ile ters düşmeyi göze alamayan Jet Fadıl, dersaneler konusunda Gülen Hareketi’ne destek veren Cübbeli’ye tekmeyi vurmazdı. Ne de olsa Jet Fadıl her Caprice odasını İsmailağa Cemaati mensuplarına defalarca satmıştı. ‘Kullan at’ misali Cübbeli Hoca’yı kullandı ve kenara attı. Artık onun için ‘Cübbeli Ahmet Hocaefendi Hazretleri’ değil, ‘Cübbeli Ahmet’ idi. Dışarıdan can ciğer kuzu sarması Cübbeli Hoca ile Jet Fadıl menfaat söz konusu olunca birdenbire düşman kesildiler. Caprice Gold için ‘İslâm’ın son kalesi’ derken iyiydi! Cübbeli Hoca Samanyolu TV’ye ilk defa çıkmıyordu. Hatırlıyorum Cübbeli Hoca Ramazan-ı Şerif’te de STV’ye çıkmıştı. Peki o zaman STV’ye çıktığında sorun olmuyordu da şimdi mi sorun oldu? Evet, o zamanlar Ak Parti ile ‘Hizmet’ arasında ihtilaf olmadığı için veya Cübbeli Hoca Jet Fadıl’ın müsaadesi ile STV’ye çıktığı için sorun yoktu; ama şimdi Ak Parti ile Cemaat’in arası açılmıştı. Jet Fadıl’a da Cübbeli Hoca’ya tekme vurma fırsatı doğmuştu. Tüm bunlar olurken dersane konusunda Cübbeli Hoca’ya ne oluyordu? Samanyolu TV, günahı kadar sevmediği feraset yoksunu Cübbeli Hoca’yı açıkça kullanıyordu. Cübbeli Hoca ise yine sözünde duramamıştı. Nitekim içerideyken gönderdiği mektuplarda hükümete ‘Sizi eleştirmeyeceğim, yaramazlık yapmayacağım. Uslu duracağım’ mesajı veriyordu; ama üstüne vazife olmayan bir meselede yine gaza gelerek Ak Parti ile ters düşmüştü. Jet Fadıl en azından bu konuyda haklıydı. Daha önceleri Samanyolu Televizyonu’nu seyredenin küfre girdiğini söyleyen Cübbeli Ahmet Hoca, geçtiğimiz günlerde Samanyolu Televizyonu’nda bir programa çıkmıştı. Twitter’da okuduğum bir tweet ile veda edeyim: ‘Cübbeli gibisin sevdiğim. Bir öylesin bir böyle.’

Neye ‘Hizmet’ (E)diyorsunuz Siz! (3)

dersane2

Allah Teâlâ Fetih Suresi’nin son ayetinde; ‘Muhammed, Allah’ın peygamberidir. Onun beraberindekiler ise, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında son derece merhametlidirler’ buyurmaktadır. Bu ayetin Fethullah Gülen Hocaefendi’nin zihin ve tefekkür dünyasında neye karşılık geldiğini çok merak ediyorum; çünkü Hocaefendi’nin kâfirlere, darbecilere olan şefkatini, merhametini, hoşgörüsünü Müslüman kardeşlerinden esirgemesini bir türlü kabullenemiyorum ve Hocaefendi’ye yakıştıramıyorum. Hocaefendi’nin bu yaklaşımı hususunda laf ebeliği yapmanın anlamsız olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Çevik Bir’e, okullarını devretmek için tabir-i caizse can atan Hocaefendi değil miydi?

Çevik Bir’e ne demişti Hocaefendi: ‘Tamamen Türk eğitim sistemine bağlı olarak faaliyet gösteren bu okullarda eğer, Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik, bağımsız ve sosyal bir hukuk devleti özelliğinin aksine bir faaliyet varsa, devletimizden önce ben, bu okulların açılmasını teşvik etmiş bir olarak kapatılmalarını teşvik ederim… Bununla birlikte, devletimiz, zaten kendisinin olan bu okulları dilediği zaman devralabilir. Kaldı ki, bu okullar zaten devletimizin olduğu için, böyle bir devirden söz etmek bile abestir.’ Kenan Evren’e dedikleri de hâlâ hafızalarda: ‘Evren Paşa demokrasinin kesintiye uğraması ve daha pek çok açıdan tenkit edildi. Ama seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışlardır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki doğrusunu Allah bilir hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir.’ Kenan Evren’i bile rahatça cennete göndermekte beis görmeyen Hocaefendi, nasıl oluyordu da Başbakan Erdoğan ve kurmaylarına ‘Firavun’ diyebiliyordu?

Gülen Hareketi’nin Ak Parti ile ayrı düştüğü süreçte bu denli ölçüyü kaçıracağına ihtimal vermiyordum. ‘The Cemaat’ bütün yayın organlarıyla çirkeflik hususunda ne kadar maharetli (!) olduklarını cümle âleme gösterdi. Hatta öyle çirkefliklerin altına imza attılar ki pes dedirtti. Normal zamanlarda ‘Kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’ diye takdim edilen şahıs, dersane konusunda sırf ‘Hizmet’e destek verdiği için ‘Hocaefendi’ ilân edildi. Bu kadar mı? Elbette değil. Samanyolu TV, çıkarları uğruna minicik yavruların gözyaşlarını kullanarak insanların duygularını acımasızca sömürdü. Hükümete karşı başlatılan savaş o hale geldi ki Milliyet Gazetesi’nin hükümeti eleştiren 18 ay önceki haberi Samanyolu Yayın Grubu tarafından noktasına virgülüne dokunulmadan sanki bugünkü açıklamalarmış gibi verildi. Ahmet Akgündüz’ün dediği gibi; ‘Ehl-î imanın bilezikleri ile kurulan gazete, Sözcü ile aynı kışkırtıcılıkta mı olmalıydı?’ Şimdi sormak istiyorum: Dersanelerin kapatılmaması için cemaatini hâcet namazı kılmaya davet eden Fethullah Gülen Hocaefendi acaba ne zaman cemaatine ‘Bilâd-ı Şam’daki, Urumçi’deki kardeşlerimiz için hâcet namazı kılalım?’ talimatı verecek? Ne zaman kendi dertleriyle dertlendikleri kadar Ümmetin dertleriyle de dertlenme zahmetinde bulunacaklar? Müslüman kardeşlerine savaşçı bir refleksle hareket etmekten ve küfür yobazlarına karşı yumuşak ve naif bir tavır sergilemekten ne zaman vazgeçecekler? ‘Hizmet’i sadece kendi kurum ve cemaatlerine hasredip, İslâm’a gerçekten hizmet eden grupları harcamaktan ne zaman rücû edecekler? Hocalarınıza, imamlarınıza, yazarlarınıza, abilerinize ve ablalarınıza soruyorum: Neye ‘hizmet’(e)diyorsunuz siz?!

Dostane Bir Hatırlatma: Bediüzzaman Hazretleri’ni kullanmanızdan son derece rahatsız olan bir kardeşiniz olarak Üstâdın Uhuvvet Risalesi’ni bir kez daha sakin bir kafayla okumanızı tavsiye ediyorum. ‘Mesleğim haktır veyâ daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur.’

Neye ‘Hizmet’ (E)diyorsunuz Siz! (2)

ogrenci-sinav

Allah’ın dinine yardım eden hangi cemaat ve hangi tarikat varsa başımın üstünde yeri vardır. Bir Müslüman olarak böyle düşünürüm ve her Müslüman’ın da bu şekilde düşünmesi gerektiğini savunurum. Problem olarak gördüğüm ‘sakat’ düşünce tarzı ise şudur: Allah ve Rasulü’ne aidiyet iddiasında bulunan bir mü’minin; İslâm’a, Kuran’a hizmet eden kurum olarak sadece kendi cemaatini ve tarikatını görmesi, Allah’ın dinine gerçekten hizmet eden diğer oluşumları bir çırpıda adeta harcaması kabul edilebilir bir düşünce değildir. Müslümanların kutsallarına hakaret edildiğinde, İslâm’ın şiârları aşağılandığında sesini çıkarmayıp, kendi çıkarları tehlikeye girdiğinde kıyameti koparmak ‘hizmet’ iddiasında bulunan bir grubun veya cemaatin sergileyeceği davranışlar arasında yer alamaz. ‘The Cemaat’ bu süreçte Ak Parti’ye adeta savaş açarak, tüm Müslümanların tepkisini üzerine çekmesine rağmen çirkin propagandasına hız kesmeden devam etmesi bir Müslüman olarak beni fazlasıyla üzdü. Din kardeşlerinin tavsiyelerini ve uyarılarını hiçe sayan ‘The Cemaat’e Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sözleriyle insafa ve tefekküre davet ediyorum:

‘Evet, irşad ve tebliğ vazifesinin altına girenler, kendilerini kabul ettirme, başkalarına tesir ettiklerine inanma veya müntesiplerinin çoğalmasıyla övünme gibi kaba saba şeylere saplanacaklarına, davranışlarının Allah’ın rızasına uygun olup olmadığının murâkabesini yapmalıdırlar. Meselâ bir yerde oturmuş, bir cemaate nurefşân bir kitap okuyorsun. Haddizatında yaptığın güzel bir iştir. Fakat biraz dikkat edince, okuduğun kitabın muhtevasındaki meselelerden ziyade okuyuş keyfiyetine kapılıp gittiğini ve asıl sana zevk veren, seni cezbedenin kendi okuyuşun olduğunu görüyorsun. Hemen orada duracak ya kitabı kapayacak ya da okuması için onu bir başkasına takdim edeceksin. Veya bir vaizsin. Kürsüye çıktın, vaaz ediyorsun. Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıyla öyle bir bast hâline mazhar oldun ki sanki sadece dudaklarını kımıldatıyorsun da kelimeler kendiliğinden dökülüyor. İşte o anda seni konuşturanın kim olduğuna dikkat edecek ve ihsan sahibini mülâhaza ederek başını aşağıya eğeceksin. Eğer bu durumda dahi nefis kendine bir pay çıkarıyor ve sen de buna kapılmış gidiyorsan, hemen konuşmayı kesip kürsüden inmesini bilmelisin. Güzel konuşmada da bazen fitne vardır. Ve o fitneden insan Allah’a sığınmalıdır.’

Fethullah Gülen Hocaefendi böyle derken, aynı cemaatten ve dersane meselesindeki ağzı bozuk tweetleri ile tepki çeken Bahri Şenkal isimli nasipsiz mahlûkun; ‘Eğer hizmet olmasaydı Müslümanlar İslam öncesine dönmeye devam edeceklerdi’ diyecek kadar pusulayı şaşırmasını ve âdeta şirke depar atmasını anlayışla karşılamak mümkün mü? ‘The Cemaat’in dersaneleri hizmet aracı olarak görmesini anlarım da ‘Eğer hizmet olmasaydı Müslümanlar İslam öncesine dönmeye devam edeceklerdi’ diyerek aracın amaçsallaştırılmasını hatta putlaştırılmasını ve lisan-ı dil ile ‘Dersaneler olmasaydı olmazdınız’ demelerini bir Müslüman olarak kabul etmem veya sineye çekmem, çekemem. Cemaatin geneli bu düşüncede değildir diyerek hüsn-ü zan etmek istiyorum; ama Hocaefendi de dâhil olmak üzere aracın amaçsallaştırılmasının ‘The Cemaat’ mensuplarında hastalık haline geldiği belli. İslam’a hizmet parolasıyla yolan çıkan İslâmî bir grubun, ‘Olmasaydın olmazdık’ diyerek Mustafa Kemal’i İlah edinip açıkça küfre düşen lâik cephe ile küfürde yarışacağı asla aklıma gelmezdi. Yazıklar olsun!

Neye ‘Hizmet’ (E)diyorsunuz Siz! (1)

576a4d859d11f9e083ddff888fe4fb26

Ak Parti’nin ısrarına bakılırsa, dersaneler yakın bir zamanda kapatılacak gibi görünüyor. Hatta basında Ocak ayından itibaren dersanelerin yeni kayıt yapmayacağına dair haberler yer aldı. Yani Ak Parti blöf falan yapmıyor, gayet ciddi; ama bir soru(n) var. Başbakan Erdoğan, gündemi değiştirme hususunda bu kadar ‘usta’ iken, böylesine hassas bir konuda neden bu kadar ısrarcı gerçekten anlam veremiyorum. Günlerdir gündem aynı ve Başbakan Erdoğan ortaya sansasyonel bir konu atarak gündemi şimdilik değiştirmedi. Demek ki onun da işine geliyor. Bu tartışma daha ne kadar sürer bilemem; ama Başbakan’ın gündemi değiştirmesi an meselesidir. Bu zamana kadar bu anlamda harekete geçmemiş olması sizce normal karşılanabilir; ama bana göre fazlasıyla şaşırtıcı. Hayrolsun inşAllah!

Dersanelerin kapatılması halinde bundan en fazla etkilenecek olan grup hiç şüphesiz Gülen Hareketi olacaktır. Bu etkilenme muhakkak olumsuz olacak; ancak bunun tek sebebi dersanelerin kapatılması değil, bana göre en büyük sebebi ‘The Cemaat’in bu süreçte takındığı tavırdır. Gülen Grubunun tutumu, başta Ak Partililer olmak üzere Nur Cemaati’nin farklı gruplarından bile tepki gördü. Dersanelerin kapatılacağına dair haberler karşısında ‘The Cemaat’in susmasını beklemek mümkün değil. Ekrem Dumanlı da diyor ya hani; ‘Binbir emekle kurduğunuz bir müessesenin kapısına bir buldozerle gelip dayansalar ‘Ne yapalım canım, kapatıp gidelim…’ mi dersiniz? Her bir tuğlasına gözyaşlarının ve alın terlerinin ortak edildiği büyük bir müessese değil, herhangi bir eve (dershaneye, medreseye vs.) yıkacağız diye baskı yapılsa ve siz buna boyun eğseniz onlarca yıl mahpus yaşayan, defalarca zehirlenen ancak hiçbir ceberut uygulamaya boyun eğmeksizin hukuk mücadelesi yapan Üstad’ın kalbi kırılmaz mı? İnsaf lazım, vicdan lazım, uhuvvet lazım. Bir gün bu fırtına da diner, şakirtliği iddiasında bulunduğunuz Pîr-i Mugan’ın duruşuna ne kadar ters düştüğünüz ortaya çıkar.’ Duyan da İmam Hatiplerin orta kısımları ile Kuran Kursları’nın kapatıldığı 28 Şubat sürecinde ‘Hayırlı Olsun’ manşetini atan gazete Zaman değil de ‘kartel medya’ zannedecek…

Hatırlarsanız bir süre önce Hindistan’da Hz Peygamber Efendimize (sas) hakaret içeren bir film yayınlanmıştı. Dünyanın muhtelif yerlerinde yaşayan Müslümanlar bu filme farklı şekillerde tepki göstermişlerdi. Peki bu film karşısında Gülen Hareketi’nin tavrı nasıl olmuştu? Ben söyleyeyim: Gayet yumuşak ve ölçülü. ‘The Cemaat’ Hindistan’da içeriği Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sonsuz Nur isimli eserinden olan Siyer ile alakalı bir bilgi yarışması düzenleyerek tüm dünyaya ‘Tepkinin Müslümancası’nı kendilerince göstermişlerdi. Hz Peygamber’e (sas) hakaret edildiğinde tüm dünyaya kendilerince tepkinin Müslümancasını gösteren ‘The Cemaat’ söz konusu kendi menfaatleri ve varlık zeminleri olduğunda nedense Müslümanca tepki gösterme noktasında kesinlikle ama kesinlikte sınıfta kaldı. Her şeye rağmen şükretmek lâzım diyorum. Ak Parti ile Gülen Cemaati’nin arasının açılmasına sebep olan dersane tartışması kimin ne mal olduğunun anlaşılmasına yardımcı olarak turnusol kâğıdı görevi gördü hamd olsun.