Ali Ramazan Dinç ve Tahir Büyükkörükçü

İHH’yı Yedirmeyiz!

bertaliiso_6761896014

Yeni Şafak’ın haberi şu şekilde: ‘İHH Başkanı Bülent Yıldırım’ın hükümete yönelik komplonun bir sonraki safhasının İHH’yı hedef alacağına ilişkin uyarıları dün doğrulandı. Radikal Gazetesi internet sitesinden Fatih Yağmur imzalı bir kurgu kokan bir haber yayınladı. Haber anında haber siteleri ve sosyal medyada kara propagandaya dönüştürülmek istendi. Hükümete yönelik İstanbul merkezli operasyonun bir sonraki safhasında İHH İnsani Yardım Vakfı olduğu günlerdir konuşuluyordu. Vakıf Başkanı Bülent Yıldırım da birçok mecrada kendilerine yönelik komplo ve suikast girişimi hazırlıklarının olduğuna yönelik uyarılarda bulunuyordu. Dün Radikal Gazetesi’nin internet sitesinde yayınlanan bir yalan haber bu iddiaları doğruladı. Fatih Yağmur imzalı haberin hedefinde İHH İnsani Yardım Vakfı ve MİT vardı. Haberde, Hatay İl Jandarma Komutanlığı’na bağlı ekiplerin bir ihbarı değerlendirerek, Kırıkhan-Reyhanlı yolu üzerinde İHH’ya ait bir yardım tırını durdurduğu, araçta silah ve mühimmat olduğu iddia edildi. Kurgu kokan haberde savcının talimatını uygulayan jandarmanın arama izninin bulunduğu ancak araçta bulunan İHH Bölge Müdürü ve bir MİT elemanının tırın aranmasının engellendiği ileri sürüldü. Habere göre, Hatay Valisi Celalettin Lekesiz’in aracı jandarmanın elinden almaya çalıştığı savcının ise arama kararında direndiği kaydedildi.’

Gerek sosyal medyada gerekse bazı İnternet sitelerinde İslâm düşmanlarının İHH’ya olan kinlerinden dolayı bu yalanı dillerine dolamalarını bir nebze anlayabilirim de baştan sonra kurgu kokan bu haberi, daha doğrusu Ümmetin yüz akı olan bir kuruluşa atılan iğrenç iftirayı yayma konusunda ‘Hızlı Gonzales’i aratmayacak kadar çabuk davranan, Kuran-ı Kerim’in ‘Ey iman edenler! Size bir fâsık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın’ emrini ise akıllarının ucundan dahi geçirmeyen mal bulmuş mağribî gibi hareket edenlere ne oluyor? Bu iftirayı yayanların kimler olduğuna baktığımızda hiç de şaşırmıyoruz: ‘Haberi ilk yayınlayan Radikal Gazetesi’nin internet sitesi oldu. Son dakika kilişesiyle flaş geçilen haberin daha doğrulanmadan cemaate yakın Bugün Gazetesi ve Zaman grubuna bağlı İngilizce haber sitesi Todays’ Zaman’da 5′er dakika arayla yayınlanması dikkat çekti. Haber, Gezi olaylarında attığı provokatif Twitlerle dikkat çeken Taraf Gazetesi yazarı Ceyda Karan ile yine aynı gazetenin hükümet karşıtı yazılarıyla bilinen yazarı Emre Uslu tarafından Twitter’da yayıldı. Uslu’nun Radikal’in haberinde kullandığı fotoğrafı altında Arşiv fotoğrafı uyarısı bulunduğu halde haberin gerçek fotoğrafı gibi sunması dikkat çekti.’

Geçtiğimiz günlerde İHH Başkanı Bülent Yıldırım, Elif Çakır’la Söz Bitmeden programına konuk oldu. 17 Aralık Operasyonu ve Mavi Marmara’ya dair bazı açıklamalarda bulundu. Yıldırım’ın bu açıklamalarından birkaç gün sonra İHH gibi Ümmet’in iftihar ettiği bir yardım kuruluşuna böylesine iğrenç bir iftira atıldı. Şaşıralım mı? Bence hiç şaşırmayalım; çünkü Bülent Yıldırım’ın programdaki sözleri ‘birileri’ni rahatsız edecek cinstendi. Birkaç örnek vereyim. ‘Hakkımızda asılsız iddialar var’ diyen Bülent Yıldırım sözlerine şu şekilde devam etti: ‘İsrailli yetkililer dışarı çıkamıyor, Türkiye’de açılan davanın kapatılması mümkün değil. İsrail hem kuyruğu dik tutmak, hem de hâkimiyeti altına almak istiyor ama ilişkiler bozuldu, Mavi Marmara, ‘one minute’ oldu. İsrail üzerinden bize gelenler oldu. Ses çıkarmayın, Mavi Marmara meselesinde gelinen noktadan geri adım atın, size Suriye konusunda gereken yardımı verelim dediler, reddettik. İsrail kazanmak istiyor ama kendi hatasını kabul etmeden… İsrail Amerika’daki bir kesim tarafından da destekleniyor ve bu ülkede de lejyonerler var. İşte böyle operasyon yapıldı, üç ayrı konu bir araya getirildi. Bu operasyondan sonra İHH’ya da operasyon yapılacağı net bilgi olarak bize geldi. Emniyet içinde de bunu bilenler var. Mısır’da Mursi’ye yapılmak istenenin Erdoğan’a yapılmak istendiği biliniyor, Emniyet içinde de, diğer yerlerde de bununla ilgili önlem alıyorlar. İki konuda üzerimize geleceğini söylediler. Birinci El Kaide bağlantısı. Biri bize El Kaideci, biri İrancı diyor. Biz de tepkimizi koyduk, uluslar arası alanda çalışmalar yapıyoruz dedik, dışarıda bazı okulların açılmasına da biz yardımcı olduk, isim isim listesi var.’

‘Bugüne kadar neden sustunuz?’ sorusuna Bülent Yıldırım’ın cevabı şöyle: ‘Susmadım aslında. Niçin konuşmadım, baktım ki İsrail ve Amerika bizi bir tartışma ortamına yitiyor. Bize olan destek vardı. Biz halka bıraktık olayı, Mavi Marmara’da kazandığımıza inanıyorum. Cemaatten birileriyle görüştüm, dediler ki, içimizde özellikle Emniyet’e MOSSAD’dan sızmalar olduğunu biliyoruz ama bir şey yapamıyoruz. Bu ülkede ilk defa bu büyüme hızına rağmen, güvenlik güçleri ve yargı arasında, bunların birbirleri arasında sorun oluşuyor. Niçin ses çıkarmıyorsunuz, kapalı kapılar ardından söylüyorsunuz. İnsanlarda korku imparatorluğu oluşmuş. Baktım bir arkadaşın elinde Zaman gazetesi, görünce bir şey diyeceğimi sandım, iptal ettireceğim ama vergi durumu oluyor dedi. Nasıl dedim, abonelikten çıkınca vergi borcu çıkarıyor Maliye dedi. Kraldan çok kralcılar var. Bunlar devlet içindeki gücünü kullanarak en sıradan insanla devletin en üstündeki insanı bir tutuyorlar. Bir cemaat üyesinin konuşması ne manaya gelir iyi biliyorum, ocağın yıkılsın dediğin an ne denildiği bellidir. Cemaatin bir an önce kendini sorgulaması lazım, ya tavır koyarsınız ya da şu anda birçok zararı her iki tarafta görür ama en çok zararı hizmet görür. Ama hizmet bir siyasi parti değil, siyasi parti hata yapar ama hizmet hepimizi temsil eder.’

Bülent Yıldırım’ın kimilerine göre rahatsız edici olan şu açıklamalarını da noktasına virgülüne dokunmadan alıntılıyorum: ‘Ben iki ileri bir geri işinden yoruldum. Ben Hüseyin Gülerce’ye saygı duyardım ama saygımı kaybettim. Artık bu insanlar nezdinde, bu insanlar itibarlı değil. Uzlaşmanın yolu şudur, cemaat cemaatliğini, hükümet hükümetliğini yapacak. Bugün Kayseri’deki davanın sonucunu biliyor musunuz? Furkan Doğan’la ilgili tazminat davası. Tebligat yapıldı İsrail’e. Kalktı hâkim dedi ki, İsrail devleti yargılanamaz dedi ve Furkan Doğan’ın davasına ret kararı verdi. Ve tepkiler üzerine ‘Giderken bize mi sordunuz?’ denildi. Siz kimsiniz, demek ki siz yapılanmasınız yargı içerisinde. Ben bir avukat olarak yargı bağımsızdır diyorlar, inanmıyorum. Bu tip savcı ve hâkimlerin karşısında yargılanmaktan çekinirim. Bütün siyasilere diyorum, bu yargı şu an bağımsız değil, oturun bunu düzeltin. İHH’ya bağlı bir polis, savcı vb. olamaz. Cemaate bağlı polis, savcı da olamaz. Şimdi insanları tekrar almak için harekete geçmişler. Hangi kanuna göre harekete geçiyorsunuz. İHH’yı alacaklarmış. Valla bir alın, görelim şu dosya neymiş. Tehditler geliyor, bakıyorsun, hep aynı yerden. Bu halk korkmadı, Mavi Marmara’dan önce bütçemiz 1’se, şimdi 3 oldu. İnsanlar artık nefret ediyor bu şeylerden. Eğer bir iktidar değişikliği olacaksa bunun yolu-yordamı sandıktır. Öyle Mursi’ye yapılan darbe gibi olmaz. Ha bunu deyince Bülent Yıldırım yolsuzluğa sahip çıkıyor. Ya hükümet, yüzde 50 oy almış, hiç sahip çıkar mı, direkt yüzde 10’a iner. Ben sizin delillerinize inanmıyorum.’

Dikkat ediyorum da İslâmî duyarlılığa sahip yardım kuruluşları sürekli hedef alınıyor. Önce Deniz Feneri meselesi patlak verdi. Deniz Feneri hâdisesinden en fazla etkilenen yine İslâmî duyarlılığa sahip yardım kuruluşları oldu. Müslüman’ca yaşamayı ve Müslüman’ca düşünmeyi beceremeyen bazı insanlar Deniz Feneri meselesini temcit pilavı misali sürekli önümüze getirdiler. Deniz Feneri’nin ardından Verenel Derneği’ne ufak çapta sataşmalar oldu. Ve son olarak İHH. Bilmeyenler için İHH İnsani Yardım Vakfı; bölge, din, dil, ırk ve mezhep ayrımı yapmaksızın dünyanın herhangi bir yerinde sıkıntıya düşmüş, felakete uğramış, zulüm görmüş, aç ve açıkta kalmış; savaş, tabii afet gibi sebeplerle mağdur olmuş, yaralanmış, sakat kalmış; evsiz, yurtsuz, tüm insanlara insani yardım ulaştırmak ve bu insanların temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmesini önlemek üzere 1992 yılından bu yana büyük bir aşkla çalışıyor. Bülent Yıldırım ve dava arkadaşları çalışmaları yürütürken ne dile, ne dine ne de renge bakmakta, koşulsuz olarak tüm mazlumlara sahip çıkmaktadır. Varsın Fethullah Gülen İHH’yı tanımasın veya tanımazlıktan gelsin! Müslümanlar olarak İHH’nın nasıl bir görev ifâ ettiğini Allah’ın izniyle gayet iyi biliyoruz. Şahidiz ki İHH, Ümmet-î Muhammed’in iftihar ettiği kuruluşlardan biri, belki de birincisidir. Bağışta bulunmak isteyen insanlara tereddüt etmeden İHH’yı adres gösteriyorum. İHH’dan başka böylesine Uluslararası çapta kaç tane yüz akımız olan kurumumuz, kuruluşumuz var ki Allah aşkına? Binaenaleyh, İnsanî Yardım Vakfı bugünlere kolay gelmedi. İHH’yı çapulculara, küfür yobazlarına, tanımadığı halde yargısız infazda bulunanlara yedirmeyiz!

Aile Ortamının Güzelliği

muslim-family-aile

Biz bir bakıma fetret devrinin mahsulüyüz. Halk Partisi’nin en tehlikeli dönemi. Rusya ile yarışa çıktığı devirler. Bilhassa 1940-1950 arası. O devirlerde merhum pederim bize namazımızı, dinimizi öğretmek için gayret ederdi. Güzden bahara kadar bazı komşu, akraba çocukları da gelir, yatsıyı beraber kılarız. O devirde 12-13 yaşlarındaydık. Tarihî hâdiselere de çok meraklıydım. Ali Efendimizin cenklerine ait yirmi beş kadar kitap vardı. Ezber derecesine getirdiğim o kitapları akşam veya yatsıdan sonra ailece okurduk. Kış geceleri böyle hoşça geçerdi. O zaman ailede bizden büyük iki ablamız vardı. Ancak, erkek olarak ağabey biz olduğumuz için peder merhum, bizi imam olarak öne sürer, bilfiil imamlığı öğretirdi. Halbuki kendisi de imamlık yapacak durumdaydı. Kaleli Hâfız Amcam vardı. Çocukluğunda her gün seher vakitleri beş sahife ezberleyerek hâfızlığını bitirmişti. İşte, amcamın üç yaş küçüğü olan merhum pederim de çocukken iskemlenin gözünde yattığı yerden onu dinleyerek hıfzı bitirmiş. Sonra da Birinci Cihan Harbi, seferberlik derken, anneleri vefat etmiş. Böylece bir bakıma başsız, sahipsiz kalmışlar. Amcam da zamanla kötü arkadaşa, su-i akrana eş olmuş ve hâfızlığı zayıflatmış. Merhum pederimle 1968’de hacca beraber gitmiştik. Hac dönüşü rahatsızlandı. Sancılı kanserdi. Bir seneden fazla yattı. O bir sene, anacağızım da neredeyse yatak yüzü görmedi. Oturduğu yerden ne uyursa o kadar… Pederim, ‘Hanım, bu ıstıraba katlanırsam ben derece alırım, benim bu rahatsızlığıma sıkıntılarıma katlanırsan sen de derece alırsın’ diye onu teselli ederdi.

[Ahmed İslamoğlu, Hâtırâlar ve Mülâhazalar 2, s. 21]

Ayasofya Ne Zaman Açılacak?

Ayasofya

Ayasofya, Devlet-î Aliye’ye nisbetle ancak bir eyalet olabilecek çaptaki Anadolu’da devlet kurmayı, Bağdat’ı, Şam’ı, Kudüs’ü, Kahire’yi istilacılara ya da işbirlikçilere bırakmayı ‘kurtuluş’ olarak ilan eden sahte kahramanların, siyasi yalanların, uydurma tarihi hükümlerin tashih ya da tasfiyesinden sonra açılacaktır. Ayasofya, Batı’ya ‘İşte ben müze yaptım, kiliseye çevirme işi de sana aittir’ derecesine mukaddesata peşkeş çeken sahte kahramanların gizli planları deşifre edildiğinde açılacaktır. Ayasofya, vakfiyesi içerisinde ona ayrı bir bölüm ayıran, hatibinden imamına, kandilcisinden kayyımına, müezzininden temizlikçisine, muvakkitinden evrad okuyucusuna kadar görevlilerin evsaflarını ve vakıftan günlük kaçar akçe alacaklarını tayin eden Fatih Sultan’ın İslam hizmetkarlığı anlaşıldığında açılacaktır. Ayasofya, kapalı olmasından dolayı Allah’ın, meleklerin, peygamberlerin ve bütün mahlukatın lanetinin üzerine boşaldığını göen ve titreyip ayağa kalkan Müslüman gençlerin Fatih Sultan’ın kabri başında dua edip helallik istedikten sonra başlatacağı ‘Ayasofya Yürüyüşü’ ile açılacaktır. Ayasofya, müzeye çevrilmesinin üzerinden onlarca yıl geçse de zalimlerin dünyadaki zilletlerinden paylarını alabilmesi için, mahzenlerinde saklı bütün ihanet belgelerini deşifre etmek için açılacaktır. Ayasofya, Ezan’ı susturulan, elindeki Kuran-ı alınıp yakılan, camileri yıkılan, âlimleri asılan bir milletin çilesi bittiğinde açılacaktır.

Ayasofya, kalpleri mühürlenen sefihlerin, mühürlerinin bir hüküm ifade etmediği gün açılacaktır. Ayasofya, fetih için İstanbul önlerine gelmeyi, ‘Bir dervişin sözüne kanıp orduyu Edirne’den İstanbul’a hayal yürüyüşüne çıkarmak’ olarak gören Çandarlı Halillerin sözleri itibarsızlaştırıldığında açılacaktır. Ayasofya, İstanbul surlarına İslam bayrağını dikerken üzerine yağan okları Allah’a ulaşma vasıtası olarak gören Ulubatlı Hasan’ın teslimiyetiyle açılacaktır. Ayasofya, çağın her nevi imkanını kullan Fatih Sultan’ın fiili duasının, çadırda sabahlara kadar niyazda bulunan Akşemseddin’in kavli duasıyla buluşmasıyla açılacaktır. Ayasofya, on bin kişilik düşman birlikleri içerisine on kişilik bir müfrezeyle gidebilen akıncı cesaretiyle açılacaktır. Ayasofya, dünyanın yörüngesinde kalması gibi ‘kalbi mescide bağlı’ hayatı namaz merkezli örgüleştiren gençlerin zuhuruyla açılacaktır. Ayasofya, Hakk’a kulluğu Batı’nın sefih yaşam tarzına mahkumiyete değişen, bu yüzden de sadece karnını doyurmayı ya da karnını doyuracak kadar kendisine müsaade edilmesini lütuf kabul edip kölelik andı okumaya devam eden hasta ruhların tedavi edildiği gün açılacaktır. Ayasofya, sanatçı kimliğiyle aşufteler tarafından ekranları, dolayısıyla da evleri işgal edilen bir milletin kız mekteplerinde burnunu göstermekten haya eden Hz Muhammed’in kadın öğrencileri inisiyatifi ele aldıklarında açılacaktır. Ayasofya, yüzündeki yaşlılık alametlerini bir boya kazanına düşmüşçesine izale eden kadınların değil; her bir alameti Allah’a kavuşma vasıtası olarak görüp sevinen annelerin doğurduğu çocuklar tarafından açılacaktır. Ayasofya, onlarca yıldır mektep sıralarında, anfilerde resmi tarih kayıtlarına göre cüceleri dev, devleri de cüce olarak okuyan bir neslin gerçek tarihle yüzleşmesiyle açılacaktır.

[Dr. İhsan Şenocak, Hüküm Dergisi, Ocak 2014]

Modern Zaman Mâbedleri

540652886_Kayseripark-gqEgfM29MSOO4uKL50RO4YuIf3EiJdyEL3tH9qVX0oLsC

Cami merkezli Müslüman şehir hayatından, AVM merkezli seküler kent yaşamına geçeli hayli zaman oldu. Kapitalizmanın tüketim yaygınlaştıkça ‘ubudiyyet’ alanı camiler daralıyor. Gözünü kâr hırsı bürüyenler, bu mâbedleri doldurmak için gelişen teknolojiyle birlikte hergün yeni ürünler icad etmekte. Başta yazılı ve görsel medya ile tüketim körüklenerek büyük kârlar elde edilmekte. TV ve İnternet, sosyal medyadaki reklâmlar, caddelere asılan afişler, bilboardlar insanları tahrik etmekte taklide dayalı bir hayata alıştırılmakta. Sırf statü göstermek için mal ve hizmet satın alan, tükettiği kadar insan olduğunu zanneden bir robota dönüşmekte. Böylece her yaştan insan haftanın belli günleri AVM’ye giderek rahatlamakta. Gün be gün büyüyen bu anafor dindar insanları da yutarak geleceğimizi ciddi manada tehdit etmekte.

Dün Allah’ın emri yanında soğuktan ve sıcaktan korunmak için giyinen insanlar bugün kendilerini başkalarına beğendirme, daha zengin gösterme ve kanıtlama telaşıyla giyinmekte. Başkalarının telkini ile önceliklerimizi belirliyoruz. Kendimiz olmadan başkalarını taklid ederek, başkaları için, başkalarına göre yaşıyoruz. Üstün gördüğümüz gruptan kopmamak için aradaki farkları gidermeye çalışıyoruz. Bulunduğumuz grubun içerisinde göze çarpmayı, fark edilmeyi ve üstün duruma gelmeyi arzuluyoruz. İmkânlarımız el vermeyince de kredi kartlarıyla geleceğimizi yemeye başlıyoruz. Neden kayıtsız kaldık nehirden abdest alırken dahi israfı yasaklayan nebevî ikaza? Dünyanın aslında bir sürgün yeri olduğuna, Ahiret’in birinciden daha hayırlı ve baki olduğuna. ‘Başkentler Başkenti’ne kanat açmak isteyen ruhumuza kendi ellerimizle prangalar vuruyoruz. ‘Sürgünler Ülkesi’nin gönüllü mahkumlarıyız. Bir bülbül bile altın kafese razı değilken, biz sürgün sebebimiz olan ‘vesvas’ın tezyin ettiği bu hapishanede razıymışız gibi davranıyoruz. Allah Rasulü konforu elinin tersiyle iterek ‘fakr hali’ni tercih etmişti.

[Selim Seyhan, Hüküm Dergisi, Ocak 2014]

Kadınlarla İlgili Hadisler

5967818029_7f2c9f5814_o

Kadın konusu doğunun yumuşak karnıdır. Ancak çıkışı Batı merkezlidir. Şimdi iddiaya göre, İslâm bu hadislerle kadını küçük düşürüyormuş! Ne münasebet. Bu hadislerle böyle bir şey kastedilmiyor ki. Kadının kendine özgü bir tabiatı vardır. Ben onun bu tabiatını açıkladığım zaman, bu onların akılsız ve deli oldukları anlamına gelmez ki. Tabi Kuran’a saldıramadıkları için hadisleri gündeme getiriyorlar. Bunu yapanlar da Batılı müsteşriklerdir. Ben yapı itibariyle sürekli müsteşriklerden kuşku duymuşumdur. Hadis Fihristi Concordance’ı hazırlayan Wnsine bile, şeytan fikirli sinsi bir insan. Çalışmasında samimi değil. Bu çalışmayı hazırlamasının asıl maksadı, müsteşriklerin kolayca hadislere vakıf olması ve Müslümanlarda daha rahat şüpheler uyandırmaları içindir. Bu hadisler hakikatin beyanıdır. Hâşâ Hz Peygamber kadınları küçük düşürmek için söylememiştir. Zenginler fakirlere zekat verecek dendiği zaman, ‘Bu hüküm fakirleri küçük düşürüyor’ diyebilir miyiz? Hadiste geçen dinin eksikliği, bazı ibadetlerde dini sorumluluğun az olmasıdır. Yoksa bu kadın dindar değildir anlamına gelmez. Kadın ile erkeğin tabiatının farklı olduğunu ifade etmek doğrunun ifadesidir, ‘Başına bir kadın geçiren toplum iflah olmaz’ hadisini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Siz güç, kuvvet ve askerî otorite bakımından kadın ile erkeğin aynı olduğunu söyleyebilir misiniz? Kadın zariftir, kadın yumuşaktır, kadın naziktir. Kadın annedir. Top tüfek savaş kadının işi değildir. Bütün bu iddialar sünnet ve hadise yönelik şüpheler uyandırmak içindir. Aslında müsteşrikler sünnet ve hadis ile ilgili çalışmalara biraz da gıpta ile bakıyorlar. Nasıl olur da, bilimsel metodların gelişmediği bir devirde Müslümanlar tek tek bütün sahabîlerin bütün ravîlerin tek tek hayatlarını tetkik ederler? Şu ravî güvenilirdir, şu ravî zayıftır diye hepsini nasıl tesbit ettiler? Onlara göre Araplar ne Yunan Kültürü ne de Roma Kültürü ile tanışmamış, cahil ümmî bir toplumdur. Öyleyse nasıl olur da böyle sistematik eserler telif ederler? Şiir, tarih, fıkıh, usul ve hadis alanlarında yazılanlar onları şaşkına çevirmiştir.

[Abdülfettah Ebu Ğudde, İslâmî Araştırmalar Dergisi]

Street Fatiha

İmâm-ı Rabbânî ve Tasavvuf

murat-rabbani-2

İmam Rabbânî müteşerri tasavvufa vurgu yaparak tekke ile medrese arasındaki kopukluğu tamir etmiştir. Tasavvufun meyvelerini ve ürünlerini Şeriat mihengine vurmuştur. Böylece ikiliği bertaraf etmiş ve tevhidi pekiştirmiştir. Çokluk içinde vahdeti yakalamıştır. Bir ağacın ne kadar dalı olursa olsun onun gövdesi tektir. Bu bağlamda, İbn Arabî’nin dolaylı olarak reddettiği ama yine de iltibasa neden olduğu nebi ile veli arasında karşılaştırma İmam Rabbani tarafından katiyetle reddedilmiştir. Annamaria Schimmel ise İbn Arabî’nin izinden giderek velileri adeta nebi mertebesine yükseltir. Veya böyle bir eğilimi reddetmez. Halbuki nebiler dağlar ile veliler tepelere benzer. İmam Rabbani sadece itikâdî bidatlara karşı çıkmaz aynı zamanda ameli bidatlara da karşı çıkar. Bidat bir çığırdır ve dolayısıyla vebali ferdi günahlarla karşılaştırılamaz. Lâkin bidatlar tevfikî konular ve ibadetlerle alakalıdır. Kimi Selefîlerin yaptığı gibi alanını genişletmek de caiz değildir. Bu seddi zerai bahanesiyle şarap olacak diye üzümü yasaklamak ve bağları sökmeye benzer. Yanlışı yanlışla tamirdir. Bidat şer’î ile gayrî şer’î tasnifinde gayrî şer’î alana düşer. Lakin Gazzâlî’nin tasnifine göre dünyadaki gelişmeleri İslâmî veya fıtrî ve gayrî İslâmî ve gayrı fıtrî şeklinde tasnif etmek de mümkündür. Bu ayrıma göre ‘Kuran mahluktur’ demek bidattir ama Ebu Esved Düvelî’nin yaptığı gibi Kuran-ı Kerim’i yanlış okumalardan korumak için harekelendirmek İslâmîdir. Böylece bidat-ı hasene veya bidat-ı seyyie ayrımından da sakınılmış olunur. İster felsefe isterse tasavvuf yoluyla elde edilsin bilginin sağlaması vahiydedir.Vahiyle çatışmadığı sürece harici bilgi makbul veya en azından nötr ve zararsız kabul edilir. İmam Rabbanî’nin ifadesiyle vahiy gerçek organa benzerken felsefenin bilgileri protez organa benzer. Ya da birisi Güneş ise diğeri fenerdir. İmam Rabbanî, döneminde şer’î şerife itibarını iade etmiştir. Tekke medrese buluşmasını sağlamıştır. Ayrıca Sünnet ile Şeriatın yerini gönüllerde perçinlemiştir. Kısaca, İmam Rabbanî ile Ekber Şah modernizmine mukabele etmiştir. Onun yanında senkretik yaklaşımları reddetmiş ve tasavvufta batınîlik ve ehl-i bidat noktasında da Şiilerle amansız bir biçimde mücadele etmiştir. İmam Rabbani sezgiyi reddetmiş sezgiyi reddetmemiş sezgiyle akıl arasında sentez yapmış veya köprü kurmuştur. Lâkin hepsinin zabıt ve ölçüsü olarak vahyi koymuştur.

[Mustafa Özcan, Hüküm Dergisi, Ocak 2014]

Buharî’deki Ahad Haberler

4004abuhara2

Buharî’de Âhad haberler olduğu gibi Mütevatir hadisler de mevcuttur. Ancak Buharî’deki Âhad haberler nesilden nesile, ümmet tarafından kabul edile gelmiştir. Buharî ve Müslim durup dururken boşluktan çıkmamışlardır. İmam Malik, Şafîi, Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel gibi güvenilir kimselere dayanmışlardır. Aynı şekilde Ebu Bekr b. Ebi Şeybe ve Şafi’nin talebesi Veki b. Cerrah’a dayanmışlardır. Bazı hadislerini araştırdığımızda, Hz Peygamber ile aralarında üç dört şahıs gibi çok az bir rivayet halkasının mevcut olduğunu görüyoruz. Buharî’nin üçlü rivayetleri, ikinci asrın ortalarından günümüze kadar gelmiştir. İster Beyhakî gibi başka tariklerle hadislerini rivayet edenler olsun, isterse İbn-î Kesir, ez-Zehebî, İbn-î Teymiyye ve İbn-î Kayyim gibi hadislerini şerheden ve yorumlayanlar olsun, Buharî’yi okuyan büyük imamlardan hiç kimse, ondaki hiçbir hadisi reddetmemiştir. Hatta Buharî’ye itiraz eden çıkmışsa da, eleştirileri daha çok teknik ve metodik olmuştur. Onlara da cevap verilmiştir. Buharî ve Müslim’in şerhlerinden istifade edildiği zaman, bunun anlamaya büyük katkısı olacağına inanıyorum. Bazı kimseler, hadisle amel etmeyi reddetmenin, hadisin kendisini reddetmek anlamına geldiğini zannediyorlar. Oysa ben amel etmediğimiz bir hadisi kabul edebileceğimizi söylüyorum. Bu, son derece önemli bir meseledir. Zira ilk önce prensip olarak yapılacak şey, sıhhat şartlarını haiz, yani adalet ve zapt sahibi ravinin, muttasıl bir isnadla, şazz ve illetten âri olarak rivayet ettiği hadisi kabul etmektir. Hadisin şazz olmaması şartı ihtilaflıdır. Bazen hadis, şazz olduğu halde sahih olabilir. Bunu tatbik ederken, öncelikle hadisin Hz Peygamber’den sâdır olup olmadığını araştırıyorum, şayet hadisin güvenilir bir senetle, yani daha önce konulan hassas kaideler doğrultusunda Hz Peygamber’den geldiğini tespit edersek, onu reddetme gücüne sahip olamayız.

[Prof. Dr. Ahmedî Ebu’n-Nur, Eski Evkaf Bakanı]

‘Ümmetim Hata Üzere İcmâ Etmez’

islamic-books-480x330

İmamların ihtilâfı, tamamen Sünnetin nasslarından anladıklarının farklılığına bağlıdır. Herkes kendisine göre sahih olan nasslardan anladıklarına yapışmışlardır. Mesela Medine ehlinin ameli sünnettendir. Şayet bu tatbikat, rivayet edilen bir hadise ters düşerse bunun zararı olmaz. Zira Medine ehlinin tatbikatı da yaşaya gelmiştir. O da, sünnetin kendisinden kaynaklanmıştır. Hükmü neshedilen birçok hadis vardır. ‘Ben size kabir ziyaretini yasaklamıştım, bundan böyle ziyaret edebilirsiniz’ hadisinde olduğu gibi. Büyük imamlardan hiçbiri, fıkhî bir mülahazadan dolayı, peygamberden sabit olmuş nebevî bir nassa muhalefet etmemiştir. Ancak bakış açıları farklı olduğu için, farklı farklı anlamış olabilirler. Fıkhî mülahazalardan dolayı sabit olmuş bir sünnete muhalefet edip terk ettiklerini ben kabul edemem. Zaten bu, herkes tarafından da reddedilmiştir. Bütün mezhep imamları; ‘Nerede sahih bir hadis görürseniz o mezhebimdir’ demişlerdir.

Belirtmekte yarar gördüğüm ikinci nokta şudur: Bütün âlimler, hadisçileri kastediyorum, mütevatir hadislerin kesin bilgi ifade ettiğini söylemişlerdir. Aynı şekilde Hadis âlimlerinin öncüleri, Buharî ve Müslim’in rivayet ettikleri âhad haberlerin sahih olduklarının kesin olduğunu da belirtmişlerdir. Bunu söylemelerinin sebebi, Buharî ve Müslim’in yüksek değerleri ve başkalarına nisbeten bu ilimde büyük mesafeler kat etmelerindendir. Bu iki kitabın hadisleri Ümmetin genelinde hüsn-ü kabul görmüştür ki Hz Peygamber de ‘Benim ümmetim hata üzere icma etmez’ buyurmuştur. Buharî ve Müslim’in hadislerine gelen tenkidler mahduddur. Kaldı ki bunları da İbn-î Hacer Fethu’l-Bari’ye yazdığı mukaddimede reddetmiştir. Âlimler İbn-î Hacer’in bu eseri hakkında ‘Fetih’ten sonra hicret yoktur’ demişlerdir. İbn-î Hacer, bu mukaddimesinde Buharî ve Müslim’e gelen her eleştiriye ayrıntılı cevap vermiş başkalarının da dile getirdiği gibi bu iki Sahih’te tenkide uğrayan hadislerin, onların koymuş oldukları sıhhat derecesinden aşağı düştüğü için değil, hadis ıstılahları ilminde, sahih hadisin beş dereceye ayrılmasından kaynaklandığını belirtmiştir. Buharî, kitabında sadece birinci dereceden sahih olanları almayı prensip edinmiştir. Bazen bir konuda birinci dereceden hadis bulunmadığı takdirde ise, ikinci dereceden bir hadisi alabilmiştir. Her ikisi de söylediğine uymuştur. Buharî, genel olarak kitabına sahihlerin de en sahihlerini tercih etmiştir. Birinci derecenin altında bir hadis varsa bu, zarurete binaendir ki, o da bir konuda birinci dereceden hadisin olmamasıdır. Öyleyse ta’likler hariç, Buharî’de muttasıl bir senedle gelen sahih hadisler, hasen derecesinden aşağıya inmez. Binaenaleyh Hz Peygamber’in ‘Ümmetim hata üzere ittifak etmez’ hadisini de göz önünde bulundurarak, ümmetin tamamı bu iki kitabı sahih kabul ettiğinden ilim, fazilet ve gayret sahibi bir insanı Buharî ve Müslim’de geçen bir hadisi reddetmesini ben kabul edemiyorum. Böylece sıhhati kesin olan Mütevatir hadislere, Buharî ve Müslim hadislerini ben de ekliyorum. Bunu ilk defa ben söylemiyorum. Hadis âlimleri de Buharî ve Müslim’deki hadislerin sıhhatinin kesin olduklarını ifade etmişlerdir. Buharî ve Müslim’de aklımın idrak edemediği ya da anlayamadığım bir hadisi okuduğum zaman, kusur beşerin aklındadır derim. Yoksa kusur, bu büyük iki imamın Hz Peygamber’den naklettikleri hadislerde değildir.

[Prof. Dr. Huseynî Ebu Ferhe, Ezher Üniversitesi Tefsir ve Hadis Öğretim Üyesi]