Evlilik ‘Ehliyet’ İşidir

islami evlilik header

Kuran’da ve tabiatıyla Arapçada ailenin karşılığı ‘ehl’ dir. Kişinin ailesine kişinin ehli denir. Ehl-i beyt de bu manadadır, ev halkı demektir. Ehl kelimesi yolun bir yerinde aileyi kuran nikahla da kesişir. Evlenmek için ehlin türevi ‘teehhül’ kelimesi kullanılır mesela. (Lafzî anlamı: ehillenmek-eşlenmek demektir.) Zemahşerî’nin naklettiği bir Arap duasında da yine aynı kelimenin bir başka türevi çıkar karşımıza: Âhelekellahü fil cenneh. (Allah seni cennette evlendirsin) Bir adım daha ötesi var, meşhur Kuran semantikçisi Rağıb Isfehânî’nin belirttiği gibi, ‘ehlu’r-racül’ münhasıran kişinin hanımı demektir. Kullanım halen böyledir. Türkçede de mesela bir davete çağrılırken ‘siz ve aileniz’ dendiğinde hususen karı kocalar kastedilir. ‘Anan ağlasın’ derler ya, hep analar ağlar. Şimdi analara ağlamanın sırası değil mi dostlar? Oğul hanımını, kız kocasını bulduğunda evi birer birer terk ederler, kendi ehl/ailelerini oluştururlar. Analar babalar ıssız hanede bir başlarına kalırlar. Annesinin göğsünden kopartılan bebeğin bağımsız beslenme/toprak anayla temas çağına adım atması gibi, evlilik de gencin sığındığı anne yüreğinden kopup kendi yüreğini bir başkasına açıp sığınak kılma zamanıdır. Şimdi ana yüreğinden ne kadar beslenebildiyse, hanımının yüreğine de o kadar ülfet-sükûnet sağlayacaktır. Anneler! Kızlarınızı engin gönüllü damatlara emanet etmek istiyorsanız oğullarınıza yüreklerinizdeki sevgiden kana kana içirin… Fıkıhta seferilik meselesinde bu ehl kelimesinin mısdakı üzerinde düşündüren yaygın bir soru vardır. Memlekette anne-babasının evine giden evli bir oğul burada müsafir midir, mukim midir? Kitaplar genel olarak ehlinin olduğu yerde mukim, değilse müsafirdir diyor… Peki, ehli kimdir kişinin? Kabaca ailesi diyoruz. Hanımı yanında değilse, memlekete, anne babasının yanına tek başına geldiyse ne olacak? Memleketimin aile fotoğraflarındaki gibi önde sandalyelerde oturan yaşlı ebeveynden başlayıp çocuklara ve torunlara doğru yayılan geniş aile modeline alışık olduğumuz için burada biraz duraklıyoruz. Ve sanıldığının aksine kültürel aileyle fıkıhtaki ailenin sınırları kesişmiyor. Fıkıh kitaplarındaki bilgiye bakarsan müsafir olacak. Çünkü ehl demek kişinin hanımı demektir. Hanımın yanında değilsen müsafirsin, seferdesin. (Burası kendi kültür şartlarımıza göre tartışılabilir, ama yeri olmadığı için giremiyorum.) Demek ki neymiş, hanımın yanında olmadan tüm dünya sana bir gurbetlikmiş, bir misafirhaneymiş… Fazla kalma, hemen hanımının yanına, vatanına dön, demekmiş. Yeter baba ocağında bunca yıl tıfıllandığın, şimdi dön kendi tıfıllarını yetiştir… Ayrıca yetişkin olduysan hemen evlen, ehilleş, ehlîleş, ehliyet kesbet demekmiş. Bekar insan, ister kadın ister erkek olsun az biraz yabanidir, ünsiyet, ülfet edilebilirlik katsayısı düşüktür… Doğrusu ülfet alamadığından pek ülfet verebilecek durumda değildir. (Fâkıdü’ş-şey’i lâ yu’tîh) Bunun için biraz agresiftir. Tepkileri beklenmedik olabilir ve bazen kontrol edilemez boyutlara varabilir. Çünkü ehl demek ünsiyet demektir. Ehli/hanımı olmayanda ülfet, ünsiyet az olur. Büyük Arap lügatçisi Ezheri der ki, ehl kelimesi, ünsiyet ve ülfet anlamına gelir. Ülfet, ünsiyet; yakınlık, sıcaklık, sevgi ve kaynaşma demektir. Ne kadar ünsiyet peki? Yine Rağıb diyor ki, ehl, kişinin aynı çatı altında birlikte yaşadığı kimselerdir. Öyleyse ehl, küçük ve özel bir mekanı yani yuvayı-ocağı uzunca yıllar paylaşabilecek kadar yakınlık ve ünsiyet demektir. Ey genç! Evleneceğin kimsenin kaşına-gözüne, boyuna-endamına, malına-mevkiine bakıp duruyorsun, hiç düşündün mü bu kimse bana ‘ehl’ olur mu diye? Bu kimseyle ünsiyet-ülfet edebilir miyim, bir evcikte kırk yıl geçirebilir miyim diye soruyor musun? Ne demiş atalarımız: Yüzü güzele kırk günde doyulur, huyu güzele kırk yılda doyulmaz…

[Talha Hakan Alp]

Lisan Üzerine Allah Boyası’nın Dökülmesi

instag

Beş yaşında ilk tahsile İslam harfleriyle başlayan, icazet aldığında ise ibareyi Kahire’deki öğrenciler gibi okuyup anlayan, İstanbul’da kaleme aldığı tefsiri, Şam’da Mekke’de ders kitabı olarak okunan bir milletin yüz yıllık medeniyet kırılması yeni parçalanmalarla devam ediyor. Ekranlar, sokaklar, mağaza rafları ve lisanın muhafızı olması gereken akademyanın yönettiği tezler öne çıktıkça, Süleymaniye Beyazıd hayattan çekiliyor. Öz lisan batıyor, uydurukça yükseliyor. Lisanla birlikte o lisanın temsil ettiği değerler de batıyor. Osmanlıca Kitap’tan, Sünnet’ten ya bizzat alınan ya da mülhem kelimelerden mürekkebti. İnşAllah, BarekAllah, Bismillah, bi inayetillah gibi kelimeler cümlelerin yüklemleri kadar önemliydi. Her cümlede kişinin imanına delalet eden bir kelime geçerdi. Çocuklar büyüklerinin hem halinden, hem de lisanından alırdı İslam’ı. Harf inkılabı, bir sel gibi geldi, kelimelerle birlikte onların ihtiva ettiği irfanı da vurup götürdü. İrfan, cümleye nispetle ruh gibiydi, ruh düşünce kelimeler de düştü. Dini, tarihi, kültürü kuşaklar arasında taşıyan lisan köprüsü düştü. Sonra da vahiyden ilham alan lisanın naşı kaldırıldı. Ders kitabı ‘besmele’ ile başlamayan ya da biiznillah terkibini duymadan mezun olan birçok Kemalpaşazâde olamayacağı gibi, onu anlamaktan da nasibdâr olmayacaktır. Böyle birinin eseri Kahire’de okunmayacağı gibi, o da Kahire’de yazılan kitabı okuma cehdi gösteremeyecektir.

İslam, ümmeti imanla olduğu gibi Kitab’ın dili Arapça ile de birbirine bağlar. Tirmiz’de, Buhara’da, Fergana’da, İstanbul’da, Kahire’de, Bosna’da okuyan her âlim Arapça yazar, belli dersleri Arapça takrir eder, Hicaz’da bir araya gelip meselelerini Arapça müzakere ederdi. Kahireliler Buhara’da, Buharalılar da Kahire’de yazılan kitabı okur, anlardı. Âlimler din ve dil üzerinden irtibat kurardı. Siyaseten araya sınırların konduğu dönemlerde de ulema lisan birlikteliğiyle ilim ve kültür ambargosunu delerdi. Sultanlar çarpışsa da ulema ittihad-ı İslam duruşunu bozmazdı. Şah İsmail’in idaresi altında olan Sünnî ulema, Yavuz’un yanında İstanbul uleması ile birlikte hareket etmişti. Ümmeti parçalamak için Hilafet ilga edildi, Devlet-i Âliyye’nin yurdunda çok sayıda devletçik kuruldu. Hac yolları kapanarak İstanbul’un daha düne kadar kendisine bağlı olan öz kardeşleri Şam, Medine ve Mekke ile görüşmesi yasaklandı. İlim talebelerinin Şam’a, Bağdat’a rıhlesi engellendi. İstanbul, âlem-i İslam’a ancak sömürge ülkeleri üzerinden uçabildi. Paris’in birkaç saatte ulaştığı Şam’a, İstanbul Paris aktarmalı gidebildi. İşte lisan cinayeti, ilga edilen Hilafet’ten geriye kalan İslâmî olan her şeyi yok etme bağlamında yapılmıştı. Lisan, sınırlarla birbirinden koparılan ümmeti dille de parçalamak için değiştirilmişti. Latin harfleriyle aslında değiştirilmek istenen milletin ilim ve irfan kıblesiydi. Bir dereceye kadar bunda başarılı da oldular. İslam’ın yerine Eski Yunan’ı, Roma’yı, Çağdaş Batı’yı, İslam öncesi Türkleri koydular. Herkes yakından biliyordu ki harf inkılabı, kelimelerle de olsa İslam’a aidiyetini izhar eden milleti, Batı’ya mahkum etme ameliyesiydi. Osmanlıca ise bu mahkûmiyete direniyor, imanı çağrıştıran, haykıran kelimelerle inkâr mayasını reddediyordu. Türk’ü olduğu gibi Arab’ı, Fars’ı, Kürd’ü kucaklayan her birinin lisanından pay alan haliyle bir lisan üzerine Allah boyası dökülünce, dil nasıl ümmet şekli alırsa Osmanlıca da tam onu resmetmekteydi. Osmanlı hiçbir kavim üzerinde hâkimiyet kurmadan ittihad-ı İslam’ı önce dilde kurmuştu. O, Ali Haydar Efendi’nin de, Bediüzzaman Said-i Kürdî’nin de lisanıydı. Osmanlıca nelere malikse, nesillerin yetişmesine vasıta olduysa, bugünkü lisan da onlardan ve onları yetiştirmekten o kadar mahrumdur. Bu mahrumiyet, Osmanlıca ile anlatılan altı asırlık hakikatten mahrum, ona yabancı bir nesil yetiştirdi. Bugün sokakta, ekranda, akademyada kullanılan lisanla millet Osmanlıcadan daha da uzaklara götürülüyor. İmam Hatiplerin, İlahiyat Fakültelerinin sayısı arttıkça, mezunlar çoğaldıkça İngilizce bilenlerin sayısı artıyor, İslâm harfleriyle yazan, mezar taşları okuyanların sayısı azalıyorsa ortada başarıyla yürütülen bir milletin yok ediliş projesi var demektir.

[Erdal Erkan, Hüküm Dergisi, Mayıs 2014]

Ey Ulema!

r4bia-selami958707843

Âlem-i İslam’da bugün, ilmiye sınıfından on binlerce insan var. Müslümanları tenkit mevzuunda celalli konuşmalar yapanlar, hayız nifas bahsinde şarkiyatçılara rahmet okutturacak beyanatta bulunanlar, Hicaz minberlerinde her Cuma kabir ziyaretçilerini tadlil edenler, Mısır’da İslam yargılanırken sükût orucuna büründünüz neden? Kahire sokakları makbere döndü, camilerden Müslüman gençlerin tabutları çıkarıldı, siz börtü böcekten bahsederken, krallarınıza mücamele cümleleri kurarken Esmalar meydanlarda şehit düştü, Yermük’te bebekler annelerin kucağında açlıktan can verdi, Halep’te Hama’da sabiler ekmek kuyruklarında vuruldu, okullarda kimyasal silahlarla katledildi, Mısır’da ‘Rabbimiz Allah’tır’ diyenlere Firavun’un Mahkemeleri idam kararları yağdırdı, Arakan’da Doğu Türkistan’da açlıkla mücadele eden ümmetin sahipsiz kadınlarına bir de tecavüz edildi, Allah’ın talimatı gereği İslam Birliğini savunan İhvan-ı Müslimin terör örgütü ilan edilerek Kuran’ın buyrukları yargılandı, Karafe Mezarlığı’nda on binler ölüm kalım mücadelesi verirken Suud Krallığı prestij için bin metre uzunluğunda dünyanın en uzun gökdelenini yapacağını ilan etti. Niçin sessiz kaldınız? Konuşmak için kürsü mü yok, yoksa yürek mi bulamadınız?

Şam’da, Mısır’da evlatları katledilen anneler, minberlerde hakkı tutup ayağa kaldırılacak, mazlumların hukukunu müdafaa edecek, ölümle tehdit edildiğinde de yavrusunu teselli ederken ‘Yavrum! Baban, Allah yolunda öldürülecek kadar büyük değil’ diye zalimlerine kararlarına meydan okuyan, görevden alındığında merkebine binip yola düşen İzz b. Abdüsselam’ı soruyor. Neredesiniz, ey Suud’un tekfirci müftüleri, hatipleri? ABD’nin kölesi Sisi’yi satıp da hürriyetine kavuşturacak iradeyi ne zaman kuşanacaksınız? Daha ne zamana kadar minberlerde küresel haydutların kölelerine, ‘Efendi’ dite dua etmeye devam edeceksiniz? Sen ey İzz b. Abdüsselam’ın zalim devlet adamlarına meydan okuduğu minberi işgâl eden Mısır Müftüsü Şevki İbrahim Allam ve selefî Ali Cumaa! Siyonizm’in kölesi Sisi yandaşlığını yarın Allah’ın huzurunda o kudretli İmam’a hangi yüzle anlatacaksınız? Âlim, yaşadığı zamanın sözcüsüdür. Mazlumların, muzdariblerin acılarının tercümanıdır. O konuşur, zalimlerin iktidarı sallanır, Kuran’a ve Sünnet’e yol açılır. İslam’ın eşyaya ve hadiseye nasıl tatbik edileceği zahir olur. Âlim kimseye ‘yük’ olmaz, ümmetten ‘yük’ alır. ‘Olmuyor’ diye bahane üretmez. Ruhsatla değil azimetle amel eder. Milletinin önüne geçip ağlamaz, bilakis ağlayan ümmet onun duruşuyla teselli bulur.

[İhsan Şenocak, Hüküm Dergisi, Mayıs 2014]

Takke Düştü Kel Göründü

DSC04550

Geçen sene kaleme almış olduğum ‘Tecdidi Propaganda Aracı Kılmak’ başlıklı yazı dizim Muhterem Mahmud Efendi’ye bağlı bazı müridânın hoşuna gitmemiş, bazılarının ise bendenizden nefret etmelerine sebep olmuştu. Bahsettiğim yazı dizimde imkânlar el verdiği müddetçe ‘tecdid’ ve ‘müceddid’ kavramlarını açıklamaya çalışmış, Mahmud Efendi’nin gerçekten de iddia edildiği gibi üç yüz küsür âlim tarafından müceddid ilan edilip edilmediği meselesini masaya yatırmıştım. Mahmud Efendi Hazretleri’ne ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nün verildiği toplantının Cübbeli ve avânesinin üstün gayretleriyle katekulliye getirilerek tam bir tiyatroya dönüştürüldüğünü vurgulamıştım. Yazı dizimden dolayı olumlu tepkiler de aldım, sert eleştiriler de. Fakat düşüncelerimde herhangi bir değişiklik olmadı. O yazı dizisini yayınladığımda konuyla alakalı ne düşünüyorsam, şimdi de aynı şeyleri düşünüyorum. Daha kuvvetli delillerle!

Bendeniz, ‘Tecdidi Propaganda Aracı Kılmak’ yazı dizim sebebiyle bir takım çevreleri fazlasıyla rahatsız etmiş olmalıyım ki ne zaman bu konuyu açacak olsam hemen: ‘Senin başka işin gücün yok mu kardeşim? Mahmud Efendi Hazretleri ile alıp veremediğin ne var? Başka mesele mi kalmadı da Mahmud Efendi’ye kafayı takıyorsun? Daha hayırlı işlerle meşgul olmak varken böylesine malayani işlerle vakit öldürerek eline ne geçecek?’ nev’inden itirazlarla karşılaşıyorum. Dolayısıyla bu mevzudaki pek mühim ve son derece ciddî bir hususu tashih etmenin niyetimi izhar noktasında faydalı olacağı kanaatindeyim. Tıpkı diğer Allah dostlarına saygım, sevgim ve muhabbetim olduğu gibi Mahmud Efendi Hazretleri’ni de Allah için seviyorum. Çok şükür Mahmud Efendi ile hiçbir problemim yok, olamaz da zaten. Benim eleştiri oklarımdan nasiplenmesi gerekenler Mahmud Efendi Hazretleri gibi nadide ve muhterem bir zâtı dünyevî çıkarları uğruna kalkan yapanlardır. İsim vermeme gerek yok, bu rezil zevât kendisini iyi biliyor…

Gocunmadan şu hakikati itiraf etmek istiyorum. Mahmud Efendi Hazretleri’nin sünnet-i seniyyeye olan riayetini, zühdünü ve takvasını konuşmak, tartışmak, değerlendirmek bu satırların sahibinin haddine değildir. Lâkin bilinmesi gereken bir husus var ki Mahmud Efendi’nin fazilet sahibi, mübarek bir zât olması müceddid olduğuna tek başına delil teşkil etmez. Mahmud Efendi’nin bağlıları da bunun farkında olacak ki; Hazret’in müceddid olduğuna dair en kuvvetli delilleri sünnete ittiba vs. değil, İstanbul’da düzenenlenen sempozyuma katılan sözüm ona üç yüz bilmem kaç âlimin Mahmud Efendi’nin müceddidliği hususunda ittifak etmeleridir. Peki gerçekten de Mahmud Efendi’ye bağlı insanların iddia ettikleri ve çarşaf çarşaf liste yayınladıkları gibi üç yüz küsür âlim Mahmud Efendi’nin ’15. Asrın Müceddidi’ olduğu hususunda ittifak halinde midir? Yoksa gerek yurt içi gerekse yurt dışından bunca âlimin İstanbul’daki sempozyuma katılmasının sebebi Mahmud Efendi’ye ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nü takdim etmek midir? İstanbul’da düzenlenen o sempozyumda neler yaşandığına yakından gelin birlikte bakalım.

‘Hindistan Hayderabad el-Mahadü’l-Âli İslami Üniversitesi ve Marifet Derneği tarafından İstanbul WOW Otelde düzenlenen Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu, Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi’ye ‘İslam’a Üstün Hizmet Ödülü’ verilmesi ile sona erdi. 42 ülkeden ve tamamı Ehli sünnet olan 350 âlim ve 6 bin kişinin iştirakiyle gerçekleştirilen sempozyum, büyük ilgi gördü. Muhammed Avvame, Yusuf El-Kardavi (Video kaydıyla) ve Faruk Hamade gibi seçkin alimler konuşma yaptı. Ödül töreni ise meşhur kurra Abdussamed Abdülbasit’in oğlu Yasir Abdüssamed’in Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başladı. Ardından ödül komitesi başkanı Halid Seyfullah Rahmani, Şeyh Erşed Medeni, Cübbeli Ahmet Hoca, Şeyh Üsâme Rifai ve Muhiddin Muhammed Avvame birer konuşma yaptılar. 42 ülkeden yaklaşık 350 âlimin hazır bulunduğu merasimde Lübnan Akkar müftüsü Usame Er-Rifaî Hazretleri yaptığı duygulu konuşmasının sonunda; ‘Allah ilmi ve dini âlimler vasıtasıyla devam ettirmektedir. Rasulullah ‘Allâh her yüz senenin başında bu ümmet için din işini yenileyecek birisini gönderecektir. (Herhangi bir tarihte dine hizmet eden bir kişiye müceddid ünvânı verilemez. Ancak bu vasıf yüzyılın başında hayatta ve hizmette bulunan birine nasib olur.) Şu anda biz hicri takvime göre 15. Asrın, miladi takvime göre de 21. Asrın başında bulunmaktayız. İşte bu münasebetle hüsn-ü zan, bilakis araştırma neticesinde ve gerçeğe uygun olarak ifade ediyorum ki: Şeyh Mahmud en-Nakşibendî el Müceddidî el-Halidî Efendi Hazretlerinde: ‘Ümmetin diriliş ve tecdid yani yenileme vasıflarının toplandığını görüyorum. Hal ile kal yani söyledikleriyle yaşadıkları arasını cem etme münasebetiyle ki, O, gerçekten böyledir. 15. Asrın başında bu ümmetin dinini yenilen şahsiyet bu zat olmalıdır’ diyerek: Mahmud Efendi Hazretlerini Hicri 15. Asrın Müceddidi ilan etti.’*

Yukarıdaki haber metni ile alakalı değerlendirmelerimi maddeler halinde zikredeyim:

1) Mahmud Efendi’ye verilen ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nden sitayişle bahsedilmesine rağmen ödül hakkında neredeyse hiçbir bilgi verilmemesi bana tuhaf geliyor. Üstâd Mahmud Efendi’ye verilen ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’ Diyobend Ulularından merhum Muhammed Kâsım Nanotavî Hazretleri adına her yıl bir âlime takdim edilen prestijli bir ödüldür. Yani böyle bir ödül tarihte ilk defa Mahmud Efendi’ye verilmiş değil. Tarihte bir ilkten bahsetmek istiyorsak lüks bir otelde muhterem bir zâtı müceddid ilan etmekten bahsedebiliriz. Böyle bir hâdisenin geçmişte eşi benzeri yoktur! Neyse bu mevzuya şimdilik fazla girmeyeyim. ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nün Mahmud Efendi’ye verilmesinde toplantıya katılanlar arasında Mahmud Efendi’yi iyi tanıdığını düşündüğüm ve İstanbul’da Mahmud Efendi’yi defalarca ziyaret eden Muhammed Avvâme Hocaefendi’nin büyük etkisi olduğunu düşünüyorum.

2) Mahmud Efendi Hazretleri’ne ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nün verilmesi veya verilmemesi arasında hiçbir fark yoktur. Mahmud Efendi, böyle bir ödül almadan önce de değerliydi ve başımızın tacıydı. Ödülü aldıktan sonra da aynı. Fakat kafama takılan bir soru var: ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’nü Mahmud Efendi’ye ilgili komisyon mu verdi, yoksa bu ödülün Mahmud Efendi’ye verilmesi hususunda İsmailağa Cemaati’nden bazılarının üstün gayretleri mi etkili oldu? Çünkü Mahmud Efendi’nin hayatının anlatıldığı bir eserde sanki Mahmud Efendi’ye böylesine bir ödülün verileceği çok önceden belliymiş ve daha da ilginci Mahmud Efendi’nin böyle bir ödül almaya çok meraklı olduğu gibi izlenim veren satırlar yer almaktadır: ‘2010 yılının sonlarına yaklaştığımız şu günlerde kendileri sıhhat-ü âfiyet içerisinde irşad faaliyetlerini tüm hızıyla sürdürmekte, İslam âleminin muhtelif bölgelerinden toplanacak yüzlerce âlimin ve on binlerce Müslümanın huzurunda Hindistan ulemâsının bir ay sonra kendisine takdim edecekleri ‘İslâm’a üstün hizmet’ ödülünü alacağı güne kavuşmayı beklemektedir.’ Bu satırların yazarı Mahmud Efendi’yi öveceğim diye, belki de farkında olmadan Mahmud Efendi’yi ödül meraklısı birisi gibi gösterme tuhaflığı içine düşmüştür. Mahmud Efendi nazarında böyle bir ödülün önemi olmadığından adım gibi eminim; ancak bu satırlar İsmailağa Cemaati içerisindeki tiyatrocuların böyle bir ödüle ne kadar meraklı olduklarını gösteriyor.

Mahmud Efendi’nin 15. Asrın Müceddidi olduğunu düşünen dostlarımızın en büyük delilleri üç yüz küsür âlimin Mahmud Efendi’nin ‘Asrın Müceddidi’ olduğu hususunda (onların düşüncelerine göre) ittifak etmeleriydi. Bendeniz ise böyle bir şeyin, yani Mahmud Efendi’ye verilen ödül sırasında orada bulunan âlimlerin tamamının Mahmud Efendi’yi müceddid ilân ettiği şeklinde bir inancın hayalden ibaret olduğunu, sempozyumda veya o mâlum toplantıdaki âlimlerin büyük bir kısmının Mahmud Efendi’yi müceddid ilân etmek şöyle dursun tanımadıklarını bile defaatle dile getirdim; ancak bazı çevreler bildiklerini okumaya devam ettiler. Allah’a şükürler olsun ki; Mahmud Efendi’ye ‘İnsanlığa Üstün Hizmet Ödülü’ veren kuruldan geçtiğimiz günlerde işbu ‘Asrın Müceddidi’ söylemi ile alakalı önemli bir açıklama geldi. Arapça yayınlanan bu açıklamadan* bir okurum sayesinde haberdar oldum. Okurumun tercümesi şöyleydi:

‘Hindistan Hayderabad el-Mahadü’l-Âli İslami Üniversitesi ve Marifet Derneği tarafından İstanbul WOW Otelde 2010 yılında ilki düzenlenen ödül töreni ve 2 gün süren Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu esnasında Muhterem Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi Hazretleri’ne 15. Yüzyılın Müceddidi unvanı verildiği söylenmektedir. Bu söylem ödülü sunan idare tarafından reddedilmekte ve kabul edilmemektedir. Ödül töreninden maksat sadece Muhterem Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi Hazretleri’ni İslam dinine davet ve ilmi gayretlerinden ötürü bir ödülden ibarettir. Törene konuşmacı olarak katılan Lübnan Akkar Müftüsü Şeyh Usame Abdurrezzak El Rufa’î Hocaefendinin Müceddid açıklamaları idaremiz ve sempozyuma katılan alimler topluluğu tarafından onaylanmamış, kabul görmemiştir. Akit Gazetisinin Şeyh Usame ile yaptığı röportaj çarpıtılmıştır. Türkiye içinden ve dışından katılan âlimlerin büyük bölümü Muhterem Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi Hazretleri’ni tören esnasında tanıma imkanına sahip olmuşlardır, bu durumda Müceddid lakabını kabul etmeleri düşünülemez! Ödülü sunan idarenin tafsilatlı açıklaması kurumun resmi internet sitesinde yayınlanmış olup, kamuoyunun bilgisine arz edilir.’

Yukarıdaki açıklamayı/tercümeyi bir okurum ‘Tecdidi Propaganda Aracı Kılmak’ başlıklı yazımın altına yorum olarak eklemiş. Mahmud Efendi’ye ödül veren kurulun açıklamasından bu şekilde haberdar oldum. Okurumun nakletmiş olduğu bilgiler konuyla yakından alakadar olmam hasebiyle ziyadesiyle dikkatimi çekti ve hemen araştırmaya koyuldum. Arapça bilmediğimden dolayı açıklamanın tamamını okuyup anlama imkânına sahip değildim; ancak Allah razı olsun okurumun yazmış olduğu yorum konu hakkında az çok fikir sahibi olmamı sağladı; fakat merakımı gidermeye yetmedi. Hemen Arapça bilen dostlarıma müracaat ederek bahsi geçen Arapça tekzip metninde ne yazdığını özetle aktarmalarını rica ettim. Sağolsunlar, beni kırmadılar ve anladıklarını açık yüreklilikle yazdılar. Üç aşağı beş yukarı hepsi de aynı şeylerden bahsetti. İşte bahsettiğim tekzip metninden dikkat çekici satırlar:

‘Muhammed Nanotavî Ödülünü vermek için düzenlenen törene davet edilen Ümmetin âlimleri öncelikle büyük âlimlerinin vereceği konferansları dinlemek, sonra da Mahmud Efendi’nin İslama davet hususundaki gayretlerini taktir etmek için geldiler, başka birşey için değil. Dikkat edilirse ödülü vermek için müessesesinin Türkiye dışından davet ettiği âlimler Bu törenden önce Mahmud Efendi’yi duymamışlar ve tanımıyorlar. Sadece büyük alimlerin vereceği konferansları dinlemek için bu genel toplantiya katıldılar. Mahmud Efendi, dünya tanısın ve bir örnek teşkil etsin kasdıyla bu ödüle layık görmüştür. Bu alimler daha önce duymadıkları ve tanımadıkları birine nasıl 20. Asrın Müceddidi unvanını verebilirler?’

Bu açıklamalar şüphesiz çok faydalı oldu; lâkin kalbimin mutmain olmasına vesile olan açıklamalar muhterem Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil Hocaefendi’den geldi. Hocaefendi, yayınlanan Arapça açıklama ile alakalı Twitter üzerinden şunları yazdı: ‘Mahmud Efendi Hazretleri’ne verilen ödül, onun üstün İslamî hizmetlerine şükranın ifadesidir. Efendi Hazretleri’nin ‘15. Asrın Müceddidi’ olduğu hususu, ödülü veren kurumun ya da ödül törenine katılan alimlerin değil, o törende yaptığı konuşmada ‘şahsî kanaatini’ ifade eden Şeyh Üsâme er-Rıfâ’î’nin görüşüdür. Bunun bir ‘konsensüs’ olarak ilan edilmesine başta Şeyh er-Rıfâ’î olmak üzere ödülü veren kurumun ve katılımcı alimlerin iştiraki söz konusu değildir. Şeyh er-Rıfâ’î, söz konusu konuşmasında Efendi Hazretleri’nin mutlak ve genel anlamda Hicrî 15. Asrın Müceddidi olduğunu değil, Türkiye’de yaptığı hizmetlerde sınırlı bir tecdidi kast ettiğini beyan etmiştir. Bu tasrihat ne Efendi Hazretleri’ne olan derin saygının ne de cemaatiyle olan gönül bağının yıpratılmasına vesile yapılamaz. Efendi Hazretleri’nin 15. Asrın Müceddidi olduğu iddiası kendisini ona ve cemaatine nisbet eden bazı kişilere ve yayın organlarına ait bir tasarruf olup, ödül veren kurumu, törene katılan alimleri ve Şeyh er-Rıfâ’î’yi kesinilkle bağlamaz. Ve bizim yorumumuz: Bu işgüzarlığa ne lüzum vardı? Efendi Hazretleri’nin ‘15. Asrın Müceddidi’ ilan edilmesi ona mı, yoksa onun adına hareket eden bir kısım başkalarına mı artı değer katmıştır?! Bu tarz payeler böyle kazan(dır)ılmaz; onları Ümmet ve tarih verir.’

Olaylara dar pencereden bakmayı alışkanlık haline getiren bazı kardeşlerimiz hâlâ çıkıp ‘Size mi inanacağız, 300 küsür âlime mi?’ demeye devam ediyor. Bir kısmı ise; ‘Mahmud Efendi müceddid veya değil. Başka işiniz gücünüz yok mu sizin?’ gibi meseleyi anlamamaktan kaynaklanan gereksiz sorular soruyor. Şöyle açıklayayım: Mahmud Efendi’nin müceddid olmadığını söylediğinizde başta Cübbeli ve fanatikleri olmak üzere İsmailağa Cemaati’nin önemli bir bölümü tarafından sanki icma’a muhalefet etmişsiniz gibi muamele ediliyor. Mahmud Efendi’ye ödül veren kurulun yaptığı açıklama bu konuda sanıldığı gibi bir ittifak söz konusu olmadığını ayân beyân gözler önüne sermektedir. Bir de meselenin propaganda boyutu var. Neşredilen kitaplarda, yayınlanan dergilerde, sosyal medyada servis edilen kısa videolarda Mahmud Efendi’nin ismi ’15. Asrın Müceddidi’ zikredilmeksizin yer almıyor. İsmailağa Cemaati tarafından Müceddid Vakfı, Müceddid Derneği vs. kuruluyor. Söz buraya gelmişken, Ebubekir Sifil Hoca’nın ‘Efendi Hazretleri’nin ‘15. Asrın Müceddidi’ ilan edilmesi ona mı, yoksa onun adına hareket eden bir kısım başkalarına mı artı değer katmıştır?!’ sorusu üzerinde durup düşünmek icap ediyor. Meselenin en üzücü yanı olarak ise kardeşlik hukukunun ayaklar altına alındığını görüyoruz. Bütün bu zikrettiğim hususlar ‘Mahmud Efendi ile neden uğraşıyorsunuz?’ gibi saçma sapan sualler soran kardeşlerimiz için hiçbir anlam ifade etmiyor mu acaba? Son olarak şu sevindirici haberi vereyim: Ebubekir Sifil Hoca, yine Twitter üzerinden Mahmud Efendi’nin müceddid ilan edilmesi meselesini açıklığa kavuşturan Arapça metnin Rıhle’nin yeni sayısında Türkçe’ye tercüme edileceğini müjdeledi. Ebubekir Sifil Hoca’nın, Muhterem Mahmud Efendi Hazretleri’nin müceddid ilan edilmesi meselesi ile alakalı Arapça metnin Türkçe tercümesinin Rıhle’nin yeni sayısında yer alacağını belirtmesi aslında Hoca’nın bu konuyu ne kadar önemsediğini gösteriyor, bence… Demek ki mesele birilerinin zannettiği gibi ‘Mahmud Efendi Hazretleri müceddid veya değil, başka işiniz gücünüz kalmadı mı?’ şeklindeki basit bir mülahaza değil.

Psychology of Relationships

Bm4YM9rIgAAhKyx

Bir Ramazan Umresi

10178141_868350233191407_8817425090433670895_n

Bir İnsan Neden Ateist Olur?

tipik-ateist_545083_m

Ateizm kelimesinin kökleri Eski Yunanca’ya dayanır. Theos, Yunanca ‘tanrı’ demek olup atheos sözcüğündeki ‘a’ ön takısı olumsuzluk belirtir. Fransızca ‘athéisme’ kelimesi ‘atheism’ olarak 1587 civarında İngilizceye girmiş, Türkçeye de Fransızcadan benzer şekilde uyarlanarak ‘ateizm’ olarak alınmıştır. Ateistler, tanrının varlığını inkâr ederler ve Türkçe’de ateistler için ‘tanrıtanımaz’ tabiri kullanılır. Bu bile ateistlerin ne kadar çelişkili insanlar olduklarını gösterir. Çünkü inkâr varolan bir şeyin reddedilmesi anlamını taşır. Dolayısıyla kendilerini ‘tanrıtanımaz’ olarak vasfeden ateistler zımnen de olsa inkâr ettikleri tanrının varlığını kabul etmiş olurlar. Kendisini ‘tanrıtanımaz’ olarak gören bir ateiste; ‘Madem Allah yok, o halde neyi inkâr ediyorsunuz?’ diye sorduğunuzda muhtemelen hiçbir cevap alamayacaksınız.

‘Cahile söz anlatmak, köre renk anlatmak gibidir’ derler. ‘Bütün kötülüklerin başı içkidir’ tabelalarının yerini biraz da ‘Bütün kötülüklerin başı cehalettir’ afişleri, bilboardları almalıdır. Dolayısıyla bir insanın ateist olmasına sebep olan ana unsurun da cehalet olduğu rahatlıkla söylenebilir. Muhakkak rastlamışsınızdır: İnşallah’a ‘İşallah’, tefsir’e ‘tesfir’, Diyanet İşleri’ne ‘Dinayet İşleri’, Hacerü’l-Esved’e ‘Hacere Esfeld’, mekruh’a ‘Mekruf’, Teravih Namazı’na ‘Terafi Namazı’, Yatsı Namazı’na ‘Yassı Namazı’ diyen ve daha da kötüsü kendisini dini konularda yegâne otorite olarak gören pek çok ateist ortalıkta cirit atıyor. Böylelerine ateist olduklarından dolayı ‘Allah tez zamanda akıl fikir versin’ denilmese de ‘Hadi ordan!’ demek gerekir. Her fırsatta ‘Benim annem de kapalı, dedem hacı, babam hafız’ gibi tekerlemeleri diline dolayan ateist genç, ailesindeki bu dini motifleri kullanarak kendi cahilliğini manipüle etme gayretkeşliği içinde debelenip durmaktadır. Yazık, çok yazık…

Dindar bir ailede yetiştiğini; ancak sorgulamaya başlamasıyla birlikte ateist olduğunu idda edenlerin sayısı hiç de az değil. Böyleleri dindar bir ailede büyümeyi dinî konularda bilgi sahibi olmak sanıyor. ‘Sen ölmeyi bayılmak mı sandın cicim?’ diyorlar ya hani, bu da öyle bir şey. Annen hacı, baban hacı, deden hafız diye kendini dinler tarihi uzmanı mı sanıyorsun ey ate?! Kendisini dini konularda yeterli gördüğü halde; ‘Her taraf su kaynarken toprakla abdest almak mı daha iyi yoksa kalbim temiz bir şekilde güvercinlere yem vermek mi?’ diyen bir ateiste ‘Kim diyor sana sular akarken toprakla abdest al diye!’ denilebilir. Güya İslâm ve Müslümanlarla dalga geçmek amacıyla ‘Geçen gün üzerimde bir sürü dua ile tuvalete girdim, Allah çarpar diyorlardı, çarpmadığına göre Allah yok diyemez miyim?’ diyen cahiller bile var. Bu kişilere Hüseyin Akın’ın verdiği cevaba bakalım: ‘Be birader, daha nasıl çarpsın, şu mantık sefaletine bak!’

Ateist olmaya hazırlayan diğer etkenlerde de bilgi eksikliğinin büyük rolü olduğunu görüyoruz. Hiç şüphesiz kişinin din duygularının oluşmasında aile son derece önemlidir. Ailede verilmeyen dini eğitim veya çok yanlış bir surette verilen dini eğitimin bireyi olumsuz etkileyeceği muhakkaktır. Kişinin dine karşı tutumunu olumsuz yönde etkileyen faktörlerden birisi de dindarların yanlış tutum ve davranışlarıdır. Kendilerini dindar olarak gören insanların söz ve davranışlarındaki tutarsızlık ateistlerin dindar kişilere güveninin azalmasına neden olur. Yine aynı şekilde Müslümanların geri kaldıkları düşüncesine kapılan bir ateist suçu hemen İslâm’a atar. Yani pireye kızıp yorganı yakarlar. İşte ateistlerin bu tutumu da cehaletin bir başka tezahürüdür. Nitekim Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi’nin de ifade ettiği üzere; ‘Müslümanların geri kalmaları dinlerinden değil, kendilerinden, belki dinlerine lâyık insan olamadıklarındandır.’

Kuran-ı Kerimle Aramızdaki Temel Problem

month_of_the_quran_by_redflood-d455g43

Bir süre sorunun temelde bir anlama sorunu olduğunu düşündüm durdum. Bunun için Kur’an’ı tam ve doğru anlamanın usulü üzerine yazılar yazdım. Ancak şahit olduğum bazı hadiseler bana sorunu başka yerde aramam gerektiğini gösterdi. Artık problemin teknik bilgi eksikliği ya da metodoloji hatasından çok, bir kabul ve hazım problemi olduğunu düşünüyorum. Bir ülkede iki yüzün üzerinde meal, onlarca tefsir, konuyla ilgili yüzlerce akademik makale, tez, tebliğ yazılmışsa; hemen her şehirde Kuran Tefsir seminerleri düzenleniyorsa, orada anlama probleminden değil, kabullenme, inanma probleminden söz etmek daha sahici olur. Kuran’a kabul ve retleri büyük oranda kalıplaşmış bir zihinle yaklaşıyor, ayetleri fikirlerimizi tashih için değil, onaylatmak için okuyoruz. Mesela kader, şefaat, kabir azabı, kıyamet alametleri, mucize vb. konularda Efendimizden bugüne tevarüs ettiğimiz ilkeleri benimsemeye yanaşmıyoruz. Konuyla ilgili ayetler hatırlatıldığında da bunlara farklı bir izah getirmemiz gerektiğini düşünerek ayetlere daha baştan ön yargılı yaklaşıyor, bugüne kadar kimsenin aklına gelmeyen yepyeni bir anlam yorum aramaya başlıyoruz. Kuran’ın dilinden, üslubundan kopuş burada başlıyor. Saf ve duru bir zihinle ‘Gerçekten Kuran’da bu ilkelerin yeri var mıdır?’ diyerek yola çıksak kendimizi bu kadar kasmak zorunda kalmayacağız. Ayrıca Kuran’ı anlama problemi dediğimiz sorun da büyük oranda çözülmüş olacak. (Talha Hakan Alp)

Kur’ân-ı Kerîm ile ilişkisinde bu günün inananlarının en temel problemi onu tanıma ve anlama problemidir. İnsanın kendisi dışındaki bir şey ile sağlıklı bir ilişki kurabilmesi, öncelikle karşısındakini tanımaya ve anlamaya bağlıdır. Muhatabınızı tanımıyor ve onu anlamıyorsanız burada doğru bir ilişki kurma zemini oluşmamış demektir. Maalesef onlarca Türkçe Kur’an meâli yapılmasına, din eğitimi ve öğretimiyle meşgul olanlar arasında Kurân’ın önemi ve değerine yapılan vurgular giderek artmasına rağmen günümüz Müslümanlarının pek çoğu hâlâ Kurân’ı tanıma ve anlama noktasında hatalar içindedir. Elbette bu problemin sebebine dair ayrıntılı ve geniş tartışmalar yapılabilir. Ancak ben burada bir kısım inanan zihinlerin, çağdaş dünyanın itibar ettiği değerleri ölçü alarak ilâhi mesaja yaklaşmasını ve de post modern eğilimler altında vahyin nesnel gerçekliğini göz ardı ederek ondan öznel sonuçlara çıkarmasını temel bir mesele olarak görmekteyim. Modern dönemde ortaya çıkan farklı anlama ve yorumlama teorileriyle neticede Kurân’ın insanları hakikate götüren ilâhi bir kitap olduğu ve Hakk’a davet ettiği âdeta unutulmuş ‘Kurân’a göre’ söylemlerinde aslında herkes kendi doğrularını ifade etmeye başlamıştır. İçinde bulunulan bir durumu aşabilmek ancak Kurân’ın oluşturduğu dünya görüşünü benimsemekle gerçekleşebilir. İnsanın çağdaş dünyanın ürettiği dünya görüşünü bırakarak vahyi dünya görüşünü benimsemesi ise ancak dinî değerler ve kavramlar dünyası içine girmekle mümkündür. Bu da kuşkusuz Hz. Peygamber’in izinde şekillenen İslâm geleneğini bilmekle gerçekleşebilir. O halde bir Müslüman aydının, İslâm düşünce geleneğine sırt çevirerek Kurân’ı anlama ve anlatma çabası sonuçsuz kalmaya mahkûmdur da denilebilir. (Doç. Dr. Hülya Alper)

Saçında Göz İzi Var!

maxresdefault

Aziz Nesin sanıldığı gibi katı maddeci bir hayat yaşayan adam değildi. Onun öfkesinde de, ihtiras ve kaprislerinde de geleneksel Anadolu izleri bulmak her zaman mümkündür. Nesin’in eski karısı Meral Çelen’in anlattıkları oldukça dikkat çekici: ‘Aziz Bey şaşırtıcı biçimde kıskançtı. Bunu hiç anlayamadım. Türkiye’nin önemli entellektüellerinden birinin bunları düşünmesini açıklayamıyordum. Klasik bir adamla evlenmemiştim ki! Dünyaya ve insanlara bakışı daha farklı olacak sanıyordum. Ama bazı konularda fark olmadığını gördüm. Evlenmeden çiftlerin birbirini tanıması güçtür. Birlikte aynı evde yaşasalar dahi nikah defterine imza attıktan sonra çok şey değişiyor. Biz Aziz ile boşanıp yeniden evlenmeden önce beraberdik. Her şey öyle güzeldi ki, yeniden nikah yaptık ve eski Aziz geri geldi. İlk büyük olay saçlarımdan çıktı. Saçımı kendim keserdim. Bir gün saçlarımı çok kötü buldum. Aynı sokaktaki kuaföre gittim. Adam; ‘Hangi kuaför saçlarınızı bu hale getirdi?’ diye sordu. Kesti, düzeltti. Eve geldim. Aziz’in hoşuna gidecek sandım ama geldiğinde o kadar kızdı ki şaşırdım. Kaç lira verdiğimi sordu. ‘2,5 lira’ dedim. Bir saç kesimine bu kadar verilir mi diye benimle kavga etti. Haftalarca konuşmadı. Bir gün; ‘Yazıklar olsun, 2,5 lira için bize bunları yaşattın’ dedim. Verdiği cevap beni dondurdu: ‘Sorun para değildi ki, mesele senin saçına bir erkek eli değmesi!’

[Hüseyin Akın, Ateistler İçin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 153]

Büyük Devrim Balonu Menemen

untitled4

Menemen vak’asından az bir süre önce, Türkiye’deki rejim ve idare sistemindeki tek partili yönetimden dolayı dış ülkelerdeki ‘Diktatörlük’ yakıştırmalarını bertaraf etmek için Atatürk’ün emriyle yakın arkadaşı Fethi Bey’e kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, girdiği tüm belediye başkanlıkları seçimlerinde CHP’yi ezici bir üstünlükle yendi. Bu durum parti teşkilâtında şok etkisi yarattı. Bu sonuçlar en çok Atatürk’ü etkiledi. Çünkü bu senaryonun yazarı oydu ve sonuç tam da ‘kurduğu tuzağa düşmek’ deyimini hatırlatıyordu. Atatürk’ün isteği ile partinin başına geçen Fethi Bey, yine O’nun isteği üzerine liderliği bıraktı ve partiyi kapattı. Sıra en büyük cürüm sahibi olan halkı cezalandırmaya gelmiştir. Zaten Serbest Fırkanın kuruluş gerekçesi de halkın nabzını yoklamak, Kazım Karabekir’in kurduğu ve halkın müthiş iltifâtı ile CHP’yi derinden sarsan ve en nihayet İzmir Suikastı bahane edilerek kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan sonra ‘adam olup olmadığını’ kontrol etmek değil midir? Amaç gerçekleşmiş, halkın hâlâ adam olmadığı ortaya çıkmıştır. Ancak bir bahane lazımdır. Halkı uslandırmak ve ‘adam etmek’ için bir bahane. Aradığı bahaneyi iktidara verecek olan bir oyun tezgâhlanır. Oyunun sahnelendiği yer yediden yetmişe CHP’ye inat Serbest Fırka’yı destekleyen, belediye seçimlerinde Serbest Fırka adayını kazandıran ve Mustafa Kemal Paşa’nın adamlarını ‘yuhalayan’ Menemen’dir. Fakat bu oyunda kullanılacak bir piyona, bir figürana ihtiyaç vardır. O da bulunmuştur. Kendisini ‘MEHDİ’ olarak ilân eden Giritli Mehmet. İşte bu sözüm ona derviş piyon Mehmet, Manisa’nın Arpalan semtinden, çevrede ‘serseri’ ve ‘esrarkeş’ olarak bilinen biri. Onun esrarkeş olduğunu onu yargılayan Sıkı Yönetim Mahkemesi belgeliyor: ‘Giritli Mehmet’in emriyle köy civarındaki çamlıkta bir kulübe inşa ediliyor. Bu kulübede tam bir hafta esrar içilmek suretiyle zikre(!) devam eden sanıklar 1930 yılının Aralık ayının 23. Salı günü Menemen’e gitmek üzere yola çıkmayı kararlaştırıyorlar.’ ‘Sanıklar Menemen kenarına geldiklerinde zeytinlikte biraz durup dinlendikten ve burada Giritli Mehmet, avenesinin hepsine çifter çifter esrarlı sigara dağıtıp verdikten sonra hepsi dumanlı ve sarhoş kafalarla Menemen’e giriyorlar.’ O günkü mahkeme raporları ile de esrarkeş bir yarı kaçık olduğu sabit olan Giritli Mehmet’in cebinde kalan bir miktar esrar, olay günü makineli tüfekle taranıp öldürüldükten sonra üzerinde bulunup Sıkıyönetim Mahkemesinde suç delilleri arasındaki yerini alacaktır. Buna rağmen sâhibinin sesi Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin Giritli Mehmet’in ‘esrarkeş ve meczup’ olmadığını söylemesi, üstelik bir de ayyaş Mehmet’e ‘Derviş’ sıfatını uydurması yazılan senaryoda hangi kesimlere çamur atılacağını göstermesi açısından manidardır.

[Ahmet Anapalı, Yeni Dünya Dergisi, Mart 2014]