Bir Bacanağın ‘Marifet’leri (1)

Untitled-133

En çok hadis rivayet eden sahabî olan Ebu Hureyre’nin, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Rasulü’nün hadislerine ve sünnetine olan vukufiyeti geçmişte başta Şia olmak üzere pek çok ehl-i bidat fırka ve mezhebin, günümüzde ise Oryantalistlerin dikkatini çekmiştir. Bugün bilhassa Oryantalist cephe, İslam dünyasında sünnet ve hadisin otoritesini sarsmaya yönelik çalışmalar yapıyor. Oryantalistler, İslâm’ın temelini sarsmayı hedefledikleri bu sinsi projeyle, tanınmış sahabeye yönelik akla hayale gelmedik iftiralar uydurmuşlar ve bilhassa en çok hadis rivayet eden sahabî olması hasebiyle Ebu Hureyre hakkında ilim ve ahlak ile bağdaşmayan bir tezyif ve tahkir kampanyası başlatmıştır. Bu bağlamda Ebu Hureyre’nin diğer sahabîlere nazaran daha fazla hadis rivayet etmesi, Oryantalistlerin eleştiri oklarını Ebu Hureyre’ye yöneltmelerine sebep olmuştur. İki Cihan Güneşi Allah Rasulü’nün has talebelerinden Ebu Hureyre çok hadis rivayet ettiği için kendisine yöneltilen tenkitlere genellikle şu cevabı vermiştir:

Bazı kimseler: ‘Ebu Hureyre çok (hadis rivayet) ediyor’ deyip duruyorlar. Hâlbuki Ensar kardeşlerimiz tarlalarında ziraatla, muhacir kardeşlerimiz de pazarda ticaretle meşgul olurken, (bu kardeşiniz) karın tokluğuna Hz. Peygamber’e hizmet ediyor, onların görmediklerini görüyor, duymadıklarını duyuyordu.’ ‘Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın Kitabı’ndaki şu iki ayet olmasaydı, size hiçbir şey rivayet etmezdim’ demiş ve şu ayetleri okumuştur: ‘Gerçekten indirdiğimiz açık delilleri ve doğru yolu, Kitap’ta insanlara açıkça gösterdikten sonra gizleyenler var ya, onlara hem Allah lânet eder, hem de lânetçiler lânet eder. Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar müstesnadır; zira ben onların tövbelerini kabul ederim. Tövbeleri en çok kabul edici ve günahları en çok bağışlayıcı benim.’ Ebu Hureyre’nin bu tavrı, Allah Rasulü’nün talebelerinin hakkı haykırma konusunda ne kadar gözü kara olduklarını göstermesi bakımından calib-i dikkattir. İnsanlar arasında hadis diye bilinen; ancak temel hadis kaynaklarında Efendimize (sas) nisbeti hususunda hiçbir karineye rastlanılmayan ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ kelâm-ı kibarı da aynı hakikatin farklı bir zaviyeden dile getirilmiş hâlidir.

Yaklaşık bir buçuk sene önce kaleme aldığım ‘Tecdidi Propaganda Aracı Kılmak’ başlıklı yazı dizimde yukarıdaki rivayetleri dikkate alarak hakikati izhar etmeyi amaçlamış, bu doğrultuda bir şeyler karalamıştım. O zamandan bu zamana değişen şeyler de oldu, aynı kalan şeyler de. Örneğin; ilgili yazı dizimde dile getirdiğim hakikatleri önceleri hazmedemeyen bazıları, şimdilerde akılları başlarına gelmiş olacak ki gerçekleri yavaş yavaş görmeye başladılar. Ancak üzülerek ifade etmem gerekir ki, o yazılarımda da eleştiri oklarıma maruz kalan Mahmud Efendi’yi istismar etme noktasında âdeta dünya markası olan malum grup, istismar politikasına bütün yüzsüzlüğü ile hız kesmeden devam etmekte. Kuran ve sünnet hassasiyeti ile maruf Mahmud Efendi Hazretleri gibi muhterem bir zâtı, Rusya yalakası zâlim Kadirov’un ayağına götürmeye niyetlenen yüzsüzler taifesi, şimdilerde de bu ‘marifet’leriyle kendilerinden söz ettiriyorlar. Yok öyle yağma! Mahmud Efendi’yi istismar etmek için ellerinden geleni ardlarına koymayan Bacanak ve saz arkadaşlarının maskelerini ‘kınayıcıların kınamasından korkmadan’ Allah’ın izniyle düşüreceğiz.

Osman Güner, Ebu Hureyre’ye Yönelik Eleştiriler, s. 21 – 23
Buhârî, İ’tisâm 22; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 159-60
Buhârî, İlim 43; Hars 21; İbn Hanbel, 2/240
Maide Suresi’nin 54. ayetine atıf yapılmaktadır.

Şeyh Hasan Ali Türkiye’de!

1907684_297716930403078_8858184663232235890_n

17. Dönem Yaz Etkinlikleri

10363926_892756550750775_1360894078793020828_n

Mişkatu’l-Mesâbîh Notlarım [6]

1551491_748125621875834_175892575362758520_n

Sahabe-i Kiram Efendilerimiz

Talha b. Ubeydullah, İslâm’a ilk girenlerdendir. Hz Peygamber Efendimiz (sas) ile Bedir Savaşı hariç bütün cihadlarda bulunmuştur. Uhud’da Peygamber Efendimizin (sas) etrafında etten duvar oluşturmuş ve Uhud’da 24 darbe almıştır. Efendimizin (sas) kendisine ayrı bir teveccühü var. Aşere-i Mübeşşere’dendir. Fakat Hz Ali Efendimiz ile arasında bir sorun oluyor ve neticede Hz Talha Cemel’de şehit oluyor. Bundan dolayı Şiâ’nın Hz Talha’ya karşı bir hücumu, taarruzu var. Fakat Hz Ali (ra), Hz Talha şehid olunca Talha’nın oğluna diyor ki: ‘Allah’tan şunu umut ediyorum. Kıyamet günü ben Osman, Talha, Zübeyr Allah’ın bahtiyar kullar kadrosuna dahil olalım.’ Hz Ali Efendimize muhabbet eğer sadakati celbedecekse buyrun o sadakate. İşte o sadakat sizi Hz Talha’yı, Zübeyir’i, Osman’ı sevmeye davet ediyor. Sahabeyi neden seveceksiniz? Çünkü sahabe demek İslam binasının kilit taşı demektir. Kilit taşını aldığınız zaman duvar çöker. Sahabe-i Kiram Efendilerimizi aldığınız zaman ortada ne Kuran kalır, ne de sünnet kalır. Çünkü Kuran-ı Kerim’i toplayan, çoğaltan, hadis-i şerifleri bizlere nakleden Sahabe-i Kiram Efendilerimizdir. Eğer Sahabe-î Kiram’a yalan isnad ederseniz, o zaman ortada İslâm diye bir şey kalmaz.

Abdulkadir Molla

Cenab-ı Hak, marka Müslümanı ile hakiki Müslümanı birbirinden ayırıyor. O kahramanlar meydan yerine çıksın, sonraki nesiller kimin arkasından gideceklerini görsünler. Öyle şehitler çıkarsın ki Abdülkadir Molla ve arkadaşları gibi, zalimler sizi kendi düzenlerine ve anlayışlarına ibadet etmeye çağırdıklarında ‘Rabbim Allah’ nasıl diyeceğinizi Abdülkadir Molla’lar size göstersin. Kürsüde demek kolay. Kitap yazarken demek kolay. Ama bir de orada darağacı var. Darağacına giderken ‘Rabbim Allah’ diyebilmek. O kadar acılara maruz kaldılar, buna rağmen ‘Allahu Ekber’ dediler. Sahabeden Said b. Cübeyr’i şehit edecekler. Şehadetinden önce namaz kılmak istiyor. Emevî zâlimleri diyor ki; ‘Onu Hz Muhammed’in değil, Hristiyanların kıblesine döndürün!’ Tabiin’in büyük âllâmesine Beytullah’a yönelerek namaz kılmasına müsaade etmiyorlar. O da; ‘Doğu da Batı da Allah’ındır’ ayetini okuyor. Eğer zalimler sizi Hz İbrahim’in ve Hz Muhammed’in kıblesinden çevirirlerse, o zaman her yer Kâbe her yer kıble, dön Allahu Ekber de! Bu ümmetin önünde böyle kahramanlar var. Azizim! Sen topçuları, her gece yatak değiştiren aşufteleri değil; Allah yolunda darağaçlarına izzetle yürüyenleri gör! Allah bu ümmetin iftihar abideleri olarak onları seçti. İftihar edeceksen işte Abdülkadir Molla ile iftihar et! Cihad meydanlarında gösterilen sadakatin belgesidir Abdülkadir Molla! Ardından belki onlar, yüzler, binler gelecek. Küfür yobazları ölüm korkusuyla döneceğini zannetti; ama dönmedi Abdülkadir Molla! Onlar bir oyun sahneye koydular, Müslümanların kırılacaklarını zannettiler; ama onların önünde Efendimizin (sas) ashabı var. Çizgimiz bellidir. Efendimizin (sas) çizgisidir. Orada darağaçları olsa da söylememiz gerekeni söyleyeceğiz, ‘Başımız gözümüz üstünde’ diyeceğiz. Bu kürsüde ne söylüyorsak, en zor zamanlarda ve şartlarda da aynı şeyleri söyleyeceğiz.

Amellerinizle Cennete Giremezsiniz

İbadet, cennete girmenin vasıtası mıdır? İbadetle kişi cennete girebilir mi? Elbette ibadet olmadan cennete girilmez; fakat ibadet cennete girmenin vasıtası mıdır? Yemek sebep; fakat doyuran Allah! İbadet sebep; ama cennete koyan Allah’ın rızası. Ayet-î kerimede; ‘Sizi bu cennete amelleriniz vasıtasıyla varis kıldık’ buyrulmaktadır. Peki bu ayet-i kerimeden Müslümanların amelleri vasıtasıyla cennete girdiklerini anlıyoruz; ancak Buharî ve Müslîm’de geçen bir hadis-i şerife Allah Rasulü şöyle buyuruyor: ‘Sizden birisi amelleri ile asla cennete giremez.’ Peki ayet ile hadis arasında bir çelişki mi var? Şüphesiz Allah Rasulü (sas) Kuran’a muhalif hiçbir şey söylemez. O halde Hz Peygamber Efendimizin (sas) bahsettiği husus ne? Efendimiz şunu demek istiyor: Amelinle iftihar etme, ameline güvenme. Sahabe-î Kiram hayret içinde soruyor: ‘Siz de mi amelinizle cennete giremezsiniz Ya Rasulallah?’ Efendimiz; ‘Ben de giremem’ buyuruyor. Efendimiz (sas) bile böyle buyuruyorsa demek ki Ümmetine şunu telkin ediyor: ‘Namazına, orucuna, haccına güvenme. Onunla iftihar etme. Umutla korku arasında ol. Unutma ki amelleri son anına göre değerlendirecekler. Sizi cennete sokacak olan Allah’ın lütfudur.’

Beşerî Hukuk ve İslâm Hukuku

Beşerî hukuk ile İslâm hukuku arasındaki fark şu: Onların parlamentoları var, kanunları çıkarırlar ve uygularlar. İnsanların gönül dünyalarına imanlarıyla alakalı bir hamleleri yoktur. Efendimiz (sas) Mekke’de 13 yıl imanı anlattı. ‘İçki yasak, kumar yasak, zina yasak’ demiyor. Medine’ye gelince ahkâm ayetleri geliyor. Önce iman edeceksiniz, iman anlamında sorun olmayacak. Zina, cahiliyye devrinde sıradan bir hadiseydi. Kadınlar çocuklarını başkalarından kazanırlar, kocalarına nispet ederlerdi. Hz Aişe’nin rivayet ettiği hadiste dört farklı zina şekli vardır. Bir kadın on tane adamla birlikte oluyor, sonra çocuk sahibi oluyor. On tane adamı çağırıyor, hangisi hoşuna giderse çocuğu o adama nispet ediyor. Bu, zinanın şekillerinden bir tanesi. Bu kadar yaygın yani. Peki Hz Peygamber (sas) geldikten sonra recm cezası alan kaç kişi var? Sadece beş kişi! İslâm, zinanın kol gezdiği bir toplumda o ameliyeyi işte böyle kaldırıyor.

Hocanın Yanlışında Hikmet Arama!

‘Marufta isyan etmemek’ demek şu anlama geliyor: Hz Peygamber Efendimiz (sas) neler yasak onları anlattı. Sonra ‘marufta isyan etmeyin’ buyurarak maruf alanının büyük bir kısmının Sünnet-i seniyyede olduğuna işaret etti. Maruf alanındaki talimatların önemli bir bölümünü Hz Peygamber Efendimizden alacağız. Nehiyle alakalı hususların bir kısmı Kuran-ı Hakim’de ifade buyruldu; ama maruf alanına gelince marufun önemli bir bölümü Sünnet-i Seniyye ile sabittir. Hocalarınız da sonuçta insan. Baktınız Hocalarınızdan İslâm’a aykırı sözler fiiller sâdır oluyor, orada itaat etmeyeceksiniz. Yani Hocanın yanlışında hikmet arama! Allah’ın ayetini tevil etme! Hocan, Şeyhin yanlış söyleyebilir. Yanlış söylediyse, şeriata uymuyorsa, Kuran-ı Kerim’e aykırıysa, Müslümanların yanında durmuyorsa tevil etme kardeşim! ‘Yanlış yaptın Hocam’ diyelim, tutalım elinden davet edelim. Kim Allah’a ve Rasulü’ne tam manasıyla itaat eder ve teslim olursa, o kadar büyük bir ecre nail olacak da onu biz bu kelimelerle, cümlelerle ifade edemeyiz.

[İhsan Şenocak Hoca’nın İFAM’daki Mişkatü’l-Mesabih Okumalarından Derlenmiştir]

Öğrenci Kardeşlerime Tavsiyeler

73692c732c3805e25d8aa38cf648eee7

Prof. Dr. Ali Fuad Başgil; ‘Sönen zekâları ve heder olan enerjileri düşündükçe, koca feylesof Descartes gözümde bir kat daha büyüyor. Garpta metotlu çalışma devrini açan bu feylesof, insanlar arasında gerilik ve ilerilik farklarının zannedildiği gibi akıl ve iz’anca farklı olmalarından ziyade metotlu ve rasyonel çalışıp çalışmamalarından ileri geldiğini göstermiş ve Avrupa’da yepyeni bir medeniyet devri açmıştır. Aynı fikri milletlere tatbik edersek aynı neticeye varır ve milletler arasındaki gerilik ve ilerilik farklarının da metotlu çalışmadan neşet ettiğini görürüz. Biz Türkler, Garp milletlerinin hiçbirinden daha az zeki ve çalışkan değiliz. Bilakis, müşahedelerime dayanarak söylüyorum ki, Türk ferdi dünyanın en zeki, ferasetli ve çalışkan insanlarındandır. Bununla beraber, Garp milletlerinden daha geriyiz. Çünkü zekâmızı metotlu ve rasyonel bir şekilde kullanmıyor, zaman ve kuvvet israf ediyoruz’ diyor.

Okulların yaz tatiline girmesiyle birlikte milyonlarca öğrenci bugün karne heyecanı yaşadı. Bilhassa veliler tarafından bir yılın meyvesi olarak görülen ve velilerin gereğinden fazla bir anlam yükledikleri karneler, bazı öğrenciler için mutluluk kaynağı olurken, bazı öğrenciler için ise korku sebebi oluyor. Uzmanların belirttiğine göre; ‘Çocuk karnesi ile eve geldiğinde hızla göz atmak ve hemen tepki vermek yerine, onunla karne üzerinde konuşmak için uygun bir zaman belirlenmelidir. Kötü notlar için onu cezalandırmak yerine düşük notları ve/veya öğretmenlerinin olumsuz yorumları hakkındaki fikirleri sorulmalıdır. Önce çocuk dinledikten sonra, dersler ve notlar üzerinde birlikte konuşulmalıdır. Çocuğu cezalandırmak anlık bir çözüm üretebilir fakat uzun süreli çözümler için olanak vermez. Ceza vermek, çocuğun kişisel gelişimini engeller. Anne ve babanın çocuğu cezalandırmadan önce başarısızlığın altındaki nedenleri iyi araştırması gerekir. Baskıcı tutumları destekleyen cezalar, çocuğu duygusal ve zihinsel olarak olumsuz etkiler.’

Karnesi kötü öğrenciler; ‘Ben nerede yanlış yaptım?’ diye kendilerine sorarken, daha doğrusu kendilerine bu soruyu sormaları gerekirken, şuurlu ve aynı zamanda başarılı öğrenciler ise başarılarını devam ettirmenin peşindeler. İşte Prof. Dr. Ali Fuad Başgil Hoca’nın, yayınlandığı günden bu yana defalarca basılmış ve her nesile ayrı ayrı seslendiği, genç ve tecrübesiz çıraklara rehber olmakla beraber, yaşlı ve tecrübeli ustaların da rehberi olabilecek kıvamda kaleme aldığı ‘Gençlerle Başbaşa’ isimli hacmi küçük; fakat içerik açısından son derece kaliteli eserinden günün anlam ve önemine dair birkaç hayatî tavsiyede bulunacağım. Bir hususun altını kalın çizgilerle, fosforlu kalemlerle bastıra bastıra çizmek isterim. Ali Fuad Başgil Hoca’nın mezkûr eserinden nakledeceğim tavsiyeleri sadece okul düzeyinde düşünmek, bu tavsiyelerin sadece öğrencilere yönelik olduğu kanaati taşımak en hafif ifadeyle Hoca’ya haksızlık ve hakaret olur. Riayet edilmesi halinde bu tavsiyeler iş hayatında da insanların başarılı olmalarına vesile olacaktır. Artık uyup uymamak size kalmış, orası beni alakadar etmez. Ben haber vermiş olayım dostlarım:

‘Her işin ve mesleğin kendi bünyesine mahsus çalışma ve işleme usul ve kaideleri vardır ve bunu meslek sahipleri bilir. Bir de fizik ve fikrî her nevi iş ve çalışma hayatının ve umumiyetle muvaffak olmanın, düşünen aklın şaşmaz kanunları hâlinde, birtakım umumî ve rasyonel düsturları vardır ki, ben burada bunlardan benim bildiğim kadarını hülasa edeceğim: ‘Çalışmak için müsait gün ve saat bekleme. Bil ki her gün ve her saat çalışmanın en müsait zamanıdır. Çalışmak için müsait yer ve köşe arama. Bil ki her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir. Bir günde ve bir zamanda yapman lazım gelen bir işi ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter. Bir zamanda yalnız tek bir iş yap, yalnız bir ders, bir kitap, hatta bir fasıl üzerinde çalış. Ta ki, dikkatin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiç birini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslam mütefekkirin (düşünürü) İmam-ı Gazzali’ye ‘İhya-i Ulum’ adlı muazzam eserini nasıl bir çalışma ile vücuda getirdiğini sormuşlar: Bir zamanda yalnız bir fasıl, bir bahis, bir mesele üzerinde çalıştım, demiş.

Fikri çalışmalar için, aynı saatlerde devamlı ve tertipli bir surette, günde iki üç saat bile kâfidir. Büyük İslam feylesofu İbn-i Sina dünyaca meşhur olan Kitabu’ş- Şifasını, her gün sabah namazından sonra Bağdat’taki bir camiin büyük kandili altında oturarak, kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir. Meşhur İngiliz feylesofu Spencer, muazzam eserlerini, günde iki saat çalışarak yazmıştır. Her sene bin, bin iki yüz sahifelik eser veren Fransız edibi Emile Zola’ya bu muvaffakiyetinin sırrını sormuşlar: ‘Her gün yalnız üç saat çalışır ve yazarım’ demiş. Sebat et, genç dostum, sebat et! Damlaya damlaya göl olur ve aynı noktaya düşen damlacıklar, zamanla mermeri bile deler. Bir işe başladığın, bir dersi öğrenmeye, bir kitabı okumaya koyulduğun zaman telaş edip sabırsızlanma. Sakin ve metin ol. Yol al, fakat acele etme. Sindirerek çalış ve öğren. İşinde ve dersinde herhangi bir fikri noktayı küçümseyerek ihmal edip geçme. Küçük ihmalden bazen büyük zararlar doğduğunu unutma. Gece yatağına uzandığın zaman, o gün ne yaptığını ve yarın ne yapacağını kendine sormadan uyuma. Her gün iyi bir eserden yüksek sesle beş on sayfa oku. Bu sayede konuşma ve söz söyleme istidadın gelişir. Rastladığın edebî, felsefi bazı güzel parçaları ezberle. Bu sayede hem kelime ve ifade hazinen zenginler hem de hafızan kuvvetlenir. Çalıştığın bir dersin, bir kitabın fasıl ve bahislerini bitirdikçe, kitabı kapayıp okuduğunu ezberden hülasa halinde not et. Bir dersi, bir kitabı en iyi anlayıp öğrenmenin yolu, onu bu suretle yazmaktır.’

Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, Gençlerle Başbaşa, s. 64
Uzman Psikolog Aycan Bulut, Central Hospital
Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, Gençlerle Başbaşa, s. 65

Ebu Lu’lüe

_64371134_64371133

Ebu Lu’lüe’nin Hz Ömer’i Hz Ali’nin talimatı mucibince şehit ettiğini iddia eden Şia kaynakları, İslam kitaplarının hilafına katilin Medine’de öldürülmediğini, Hz Ali’nin kerametiyle bir atla Medine’den Kaşan’a uçurularak kurtarıldığını iddia etmektedir. Ehl-i Sünnet’e mensup bir Müslümanla karşılaştıklarında Ebu Lü’lüe’nin Mecusî olduğunu söyleyen İranlılar, kitaplarında ise ondan Peygamber lisanında cennetle müjdelenen, Hz Ali’nin taraftarlarından katıksız bir Müslüman olarak bahsetmektedir. Onlara göre Ebu Lu’lüe, Hz Ömer gibi tarihin benzerini görmediği büyük bir putu kırarak hem büyük bir amele, hem de büyük bir ecre nail olmuştur. Bu yüzden kabrini ziyaret etmeyi, diğer Müslümanların mezarını ziyaretten daha ‘efdal’ görmüşlerdir. Ayetullah Muhammed el-Yesribî el-Kâşânî, ‘Ebu Lu’lüe’nin kabrinin Kâşân’da olmasının bölge halkına akideleri ve amelleri noktasında büyük manevi katkıda bulunduğunu, bu yüzden büyüklerinin İslam’ın erken yıllarından itibaren mezarını koruyarak bugünlere kadar ulaştırdığını, kendilerine ilahi bir emanet olarak tevdi edilen bu mekânın aynı sorumluluk bilinciyle korunması gerektiğini söyler.’

Şia’nın Hz Ömer düşmanlığı Ebu Lu’lüe’yi gözlerinde o derece büyütmüştür ki, ‘Halkın dörtte üçünün öldüğü 1192 depreminde Ebu Lu’lüe’nin türbesi dışında şehrin tamamının yıkıldığı’ yalanı kabul görmüş, Mecusilik davası uğruna Hz Ömer’i şehid eden bir katil, Şia kaynaklarında büyük İslam Kahramanı olarak yer bulmuştur. Ayetullah et-Teshirî, Şiilerin Baba Şucaeddin dediği ve kabrini ziyareti Allah’a yakınlaşma vesilesi olarak gördüğü Ebu Lu’lüe adına inşa edilen bu türbenin aslında bir dervişe ait olduğunu fakat avamın zaman içerisinde Ebu Lu’lüe’nin kabri olarak kabul ettiğini, mevcut haliyle de fitneye vasıta olduğundan İranlı yetkililer tarafından kapatıldığını iddia etmektedir. et-Teshiri’nin Müslümanları teskin edebilmek için, gerçekte bir dervişe ait olduğu fakat avam tarafından Ebu Lu’lüe’ye isnat edildiğini iddia ettiği bu türbe ve katili yukarıda da belirtildiği gibi Ayetullahlar’ın lisanında takdis edilmekte ve onun cinayet emrini Hz Ali’den aldığı savunulmaktadır. Hz Ömer’in şehadet gününe, en büyük bayram, iftihar günü, en büyük temizlik, bereket ve teselli günleri diyen Şiiler, o gün Allah Teâlâ’nın Kiramen Kâtibin meleklerine, üç gün kimsenin günahını yazmamayı emrettiğini de iddia ederler.

[Dr. İhsan Şenocak, Hüküm Dergisi, Haziran 2014]

Sahte Kahramanlar Sürgünde Büyür

tel

İngilizlere karşı başlatılan ayaklanmaya destek verdi gerekçesiyle anlaşmalı olarak sürgüne gönderilen, böylece halk nazarında bir millet büyüğü, bir milli kahraman olarak algılanan Muhammed Abduh, Mısır’a döndükten sonra kendisini sürgüne gönderen (!) İngilizlerin işgalindeki Mısır’da başmüftü oldu. Abduh’u kimler sürgüne gönderdiyse yine onlar müftü yaptı fakat hadiseleri zahiriyle değerlendiren halk neler olduğunu idrak etmekten mahrumdu. Sürgün Abduh’un önünü açtı, kimilerine göre her söylediğinde hikmet aranması gereken bir âllameydi. Bedel ödeyen adam olarak algılanması, ulemanın ‘Bu bir proje insanıdır, İngilizlerin cephesinde duran bir sahte kahramandır’ yönündeki itirazlarını itibarsızlaştırdı.

İngilizler Ezher’e doğrudan müdahale için uzun zaman hazırlık yaptı, eğitimin kalitesini yükseltme iddiasıyla Mustafa Meraği Ezher Şeyhliği’ne Ferid Vecdi de Ezher’in neşrettiği Nuru’l-İslam mecmuasının başına getirilerek dönüşümde büyük bir merhale kat edildi. Ferid Vecdi yazı dizisinde Batı’nın anlam bilimini esas alarak Allah Rasulü’nü anlatacağını ilan etti. Aslında o bu tayiniyle ulemanın Allah Rasulü’nü anlama ve anlatma cehdinin ‘masal’dan ibaret olduğunu da ilan etmekteydi. Aynı projenin devamı olarak Hüseyin Heykel kaleme aldığı ve Kuran’dan başka mucizeleri inkâr ettiği, ‘Hayat-u Muhammed’ adlı kitabında Allah Rasulü’nü bir dahi olarak göstererek, her dâhinin peygamber olabileceği vehminin önünü açtı. Meraği, Ezher Şeyhi olarak kitaba yazdığı takrizde Allah Rasulü’nün Kuran’dan başka mucizesi olmadığını iddia etti. Mısır merkezli ulemayı ve İslamî kitapları itibarsızlaştırma hareketi, sürekli yeni ve sahte kahramanlar icad ederek yoluna devam etti. Bu hâl, İngiliz projesinin önünü açtı, Şeriat esaslarına ise bağlılığı zayıflattı.

[Dr. İhsan Şenocak, Hüküm Dergisi, Haziran 2014]

Cahiliye Tefecileri: Bankalar

kredi-faizleri-banka-600x300

İslam’dan önce faiz cahiliye Mekke’sinde insanları köle yapmanın bir vasıtasıydı. Sermayeyi elinde bulunduran tefeci şebeke insanlara borç verir, bunu da severek yapardı. Ödeme vakti gelince borcunu ödeyemeyen borçluya rahat olmasını söyler, borcun vaktini uzattığının müjdesini verir. Tabii ki, ziyade kaydıyla. Beş olan borç on olur, on beş olur, yirmi olur. Beşi ödeyemeyen yirmiyi de ödeyemez. Sonunda tefeci onu köle yapar ve hizmetine alırdı. Bu gün bankaların yaptığı da çok farklı değil. Kredi vermek için reklam yapan, telefonla arayıp zorla kredi kartı pazarlayan, limit arttırma teklifleri ile gelen, üniversitelerde mobil başvuru stantları ile yol kesen bankalar cahiliye tefecilerinin bu zamandaki mümessilleri aslında. Belki bankalar boyunlara kement bağlayıp köle yapmayacaklar fakat Soma’da kurtarılan maden işçisinin kendi ifadesiyle kredi borcunu ödemesi için tekrar madene sokacaklar.

Her Müslüman’ın haramiyetine dair bilgisinin olduğu bir mevzudur faiz. O yüzden haram oluşunun delillerinden daha çok bugün Müslümanların faize karşı reflekslerini yitirmiş olmalarını konuşmalı aslında. Evet, şu an en büyük tehlike bu önümüzde. Genel manada münker olana karşı mukavetimiz zayıfladı. Birçok şeyi olduğu gibi faizi de kanıksamış bir halimiz var. Dünyevileşen Müslüman ruhsatçı allâmelerin (!) fetvalarıyla yaşam standartlarını yükseltmenin gayretinde. Bu uğurda devirdiği çamlardan habersiz yoluna devam ediyor. Matematik dersinde lise talebeleri, önlerine konan sorularda Kapitalist sömürü düzenin ürettiği faiz problemini çözmekle meşgul. Daha hayata başlarken faizin hayatın bir parçası olduğu anlayışı ile yetişen bir nesil. Hulasa düzelmesi gereken çok şey var. Artık bankalar batmıyor diye seviniyoruz. Çünkü değişmeyen bir çözümlemedir: ‘Ekonomi kötü giderse bankalar batar, bugün bankalar batmıyorsa demek ki ekonomi iyi gidiyor’ deriz ve övünürüz. Ama acı olan gerçek şu ki; bu sistem sömürü sistemi ve bankalar faizle tüyü bitmemiş yetimin hakkını gasp ediyor. Batmıyor olmaları ise sömürü çarkının sorunsuz işlediğinin şahidi. Faizin dünya gerçeği (!) oluşundan, düşmesi gerektiğine dair kanaatlerin oluştuğu bir noktaya geldik. Kökünün kazınıp ‘Adil Düzen’in tesis edildiğini de görmek nasip olur inşaAllah…

[Abdullah Kadıoğlu, Hüküm Dergisi, Haziran 2014]

Esen Boğa

9555

Anadolu İslam Birliği’nin dağılmasına sebep olan Ankara Savaşı’nın mimarlarından biri de bizim Esen Boğa olarak bildiğimiz İsen Buga/Mutlu Öküz’dür. 1402’de Ankara/Çubuk’ta cereyan eden bu savaşta bazı harp tarihçilerine göre O Timur’un ön saftaki hücum birliklerinin, bazılarına göre ise meşhur fil müfrezelerinin kumandanıdır. İsen Buga karargâhını bugün kendi adıyla anılan ‘Esenboğa’ taraflarında kurmuştu. Timur’un iki oğlunun, Miranşah’la Şahruh’un birliklerinin saldırıları karşısında sıkıntılı anlar yaşayan Osmanlı ordusu Kara Tatarlar’dan oluşan süvari alayının ihanet etmesiyle ve İsen Buga’nın fil müfrezelerini ön hatlara sürmesiyle mağlup oldu. Yıldırım Sultan, vuruşa vuruşa Timur’un çadırına kadar ilerlemesine rağmen atının sendeleyerek yıkılması üzerine yere düştü. Etrafı Timur’un askerleri tarafından sarılarak esir alındı. Birkaç ay sonra Yıldırım Sultan’ı kaybeden ümmet, hayallerini bir başka bahara tehir etti. Uçak mürettebatı ‘Lütfen kemerlerinizi bağlayın! Esen Boğa hava limanı için alçalıyoruz’ dediğinde bunları düşünüyorum. Bu toprakları bize emanet eden ecdatla karşılaşacağımız günün utancını benliğimde hissederek vicdanım sızlıyor. Sahi bu havaalanına verilecek başka bir isim yok muydu? Kim, neden bu ismi tercih etmişti? Yoksa birilerinin ecdadımızla görülmedik bir hesabı mı vardı? Yıldırım Sultan’ın ve Ümmet’in hayallerinin katilinin adını taşıyan bir havalimanına inmek sizin de vicdanınızı sızlatmıyor mu? Daha ne zamana kadar Türkiye Cumhuriyeti, Niğbolu Fatihi’nin katilinin adını başkentindeki havalimanında muhafaza etmek suretiyle tarihiyle hesaplaşmaya devam edecek?

[Selim Seyhan, Hüküm Dergisi, Haziran 2014]

İslam’ın Kızı İffet Çağı Seninle Başlayacak

69528_10151529834199142_2065154499_n (1)

Bu mektubu mana planında kaybedilen bir mücadelenin ardından yazıyorum. Dinimin, ırzımın, iffetimin mahfazası da, muhatabı da sensin diye, sana yazıyorum. Bütün mahrem noktalar sende saklı, sen açılırsan, sen sokağa dökülürsen, Allah’ın örtünmeyi emrettiği bütün değerler de açılır, mahremiyetimiz ayaklar altında kalır. Hayâdan yüzü kızardığında ‘Açıl kızım utanma, moda hürriyettir’, İslam kıyafeti giydiğinde de ‘Bu ne hâl kızım! Çuvalları giymiş, kocakarı olmuşsun’ diyenler gerçekte seni kuzu gibi gören kurtlardan daha vahşidir. Ah bir bilsen, sınıfında ya da işyerinde arkadaş kabul ettiğin erkekler kendi aralarında sana dair neler konuşuyorlar. Eğer kuzu olsaydın kurtlardan uzak durur, kendini korurdun. Fakat ailen seni o masum halinle kurtlardan daha acımasız istismarcıların içine attı. Kurt kuzudan sadece etini ister, erkeklerse senden iffetini istiyorlar. Kafede sohbet ettiğin, kulüpte kahve içtiğin, babana da ‘sınıftan, işten arkadaş’ diye tanıttığın her delikanlı en güzel, en çekici hallerinle senle baş başa olmayı hayal eder. Sen belki işi, belki de dersi konuşurken o senin farklı hallerini düşünür. Erkek erkeğe oturduklarında senden, bakışından, oturuşundan kime yâr oluşundan söz eder. Eğer bir duysan erkeklerin neler konuştuklarını bir daha onların yüzlerine bakmaya bile tahammül etmez, ortamlarına girmemeye yemin ederdin.

Yıkılırken, yıktığın kadınlar da olacak. Senin şeriat sınırlarını zorlayan o konuşmaların kim bilir hangi erkeği evinden koparak, hangi yuvayı dağıtacak? Üç cümleyle ifade edilecek meselede neden derin derin tahliller yapar, soluksuz konuşmalar irad edersin? Bil ki muhatapların muhtevaya değil, sana ve ses tonuna meftun. Çünkü bütün erkekler bir kadını, kadını dinlediği gibi dinler. O bakışta ya da dinleyişte ne muhteva, ne vizyon ne de misyon bir mana ifade eder. Erkeklerin bir kadında sadece edep ve ahlak aradıkları iddiasına kanma. Seni sadece bir öğrenci, bir mesai arkadaşı, bir amire, bir memure olarak gördüklerini söylemelerine de aldanma. Erkekteki her gülmenin, her ikrarın, her iltifatın arkasında saklı niyetler vardır. Aslında bütün ameliyeler o saklı niyetin girizgâhıdır. Eşlerine cevap vermekte zorlananlar neden sana dakikalarca iltifatkarane konuşurlar, düşünmedin mi? İltifatlar beşeriyetin ‘mezalik-ı akdamı’dır. Bir anda kelamın sihrine kapılıp akli ve ruhi muvazeneni kaybeder ve sonra bir ömür boyu ruhunda ızdırap, alnında kara bir leke taşırsın. Sen günahınla baş başa kalır, ‘arkadaşım’ dediğin o mücrim ise senden sonra başka ayakları kaydırmak için yeni ikrar ve iltifat cümleleri kurar, yeni avlara çıkar, yeni kurbanlar arar. Sefih ruhlu erkeklerle Mart kedileri gibi dolaşan aşufteleri evlerine dönmeye ikna etmeden bu hayata mani olamazsınız. Onlar da evlenmeli, onlar da eş olmalı, onlar da çocuk büyütmeli. Bunu siz yapacak, onları siz ikna edeceksiniz. O kadınların yüreklerine hayâ mayasını vurabilirseniz, şehvet pazarı boşalacak, evlilik müessesesi canlanacak. Himmet ediniz, evde kalmış kızlara da yuva kurma kapısını açınız. Eğer bugün pek çok evde evlenemeyen kız varsa bunun baş mesulü evlilik müessesesini yıkan ünlü (!), ünsüz kadınlardır. Kadınlar zayıflattı evliliği… Onlar sebep oldu iffetli kızların evde kalmasına…

Anadolu şehirlerinde gözü nâmahreme değmeyen kaç bin kız babasının evinde müstakbel eşini beklerken, kariyer yapan erkekler onlarla evlenme yerine evsiz ünlülerle dost hayatı yaşamayı tercih ediyor. Eğer siz konuyla edibe, şaire, muharrire, alime, mürşide kadınları harekete geçirmiş, bu noktada sempozyum panel konferans dahil her nevi ilmî, siyasî, içtimai çalışmaları yapmış aşuftelere de ‘Ey kadınlar! Güzelliklerinizi erkeklerin ayağına dökerek, mesud yuvaların kurulmasına mani olmayınız’ deseydiniz erkekler ‘dost’ kadın bulamayacak, mecburen ‘eş’ kadınla aile kuracaklardı. Sizi tarihinizden, dininizden uzaklaştıran bu yapılanmayı görün artık. Tesettürünüzü santim santim açarak iffetinizi çiğneyenlere muhabbet izhar etmeyiniz. Sen açıldıkça, sen tesettürü modaya uydurdukça, küfür yobazları bayram yaptı. ‘Çağdaşlık işte bu’, ‘Açıl kızım utanma bu devrin modasıdır’ dendi. Bu gün öyle bir noktaya gelindi ki bu hali ne Yahudilik, ne de Hıristiyanlık kabul etmekte. Hayvandan daha aşağı hayatı yaşamanın adı çağdaşlık oldu. Hayvanlar arasında bile kıskançlık duygusu; mesela iki öküz bir ineği sahiplenmek için kıyasıya mücadele eder. Sahillerde eşlerini soyup erkeklere gösterenler o hayvanlardan daha aşağı bir hayata mahkûm değil midir? Gece kulüplerinde, gazinolarda sarhoş kusmukları arasında eşlerini dansa kaldıranları, resmi bayramlarda kızını bir erkekle göğüs göğse dans ederken seyreden babaları insaniyetin hangi özelliğiyle anlatacaksınız?

Kadını sömüren bütün yaşam şekilleriyle savaş. Karma eğitimle, karma iş hayatıyla, misafirlikteki karma oturmayla, karma tatille, karma ziyafetlerle, kızlı erkekli imtihan meclisleriyle, sokaktaki erkeklere daha güzel görünmek için örtünenle, evine gelen misafir erkekleri karşılamayla, kadını onlara hizmet ettiren anlayışla, kadın erkek tokalaşır diyenlerle, başörtüsünü daraltıp bez parçasına çevirenlerle usanmadan mücahade et. Unutma ki, Allah Teâlâ seni kadın, erkeği de erkek olarak yaratmıştır. Her birinizde diğerine karşı güçlü bir meyil vardır. Bütün dünya bir araya gelse bu meyli değiştiremez; iki cinsin birbirini tahrik eden hususlarını ortadan kaldıramaz, onları eşitleyemez. Unutma! Karma hayatın çağdaşlık olduğunu söyleyenler dünyanın en yalancı topluluğudur. Onlar karma eğitimi ya da karma hayatı kadınla aynı ortamda bulunmaktan keyif aldıklarından dolayı savunuyorlar. Yoksa onlar da biliyorlar fabrikada kadına iş alanı açmanın onun zarafetine ihanet olduğunu! Evet, onlar göz ve gönül zevklerini tatmin etmek için karma hayatı istiyorlar. Bunu söylemeye cesaret edemediklerinden konuyu apayrı bir mecraya taşıyıp çağdaşlık, ilericilik üzerinden tartışıyorlar. Kendi eşleriyle birkaç cümle kurarken yorgun olduklarını söyleyenler, seninle saatlerce konuşmaktan usanmıyorlar, neden? Seni ‘sevgililer günü’ ile eş olmaktan, anne olmaktan uzaklaşmaya çağıran, fuhşu meşrulaştırarak ailene kasteden canilere daha ne zamana kadar itibar edeceksin? Dön gel artık. Seni asırlık hayat tecrübesi olan deden, burnunu göstermekten utanan babaannen, müstakbel eşin, iffetinle iftihar edecek çocukların ve bütün bunlardan öte seni Rabbin çağırıyor.

[Halit İstanbullu, Hüküm Dergisi, Haziran 2014]