Ulemanın Nesebi ve Oryantalizm

orientalism

Okurken metin kitaplarını ezberleyen, belli aralıklarla da onları tekrar eden ulema, her soruya metinden hareketle cevap verir, ibareleri ezbere okur, delilleri serdeder, kaynaklarını verirdi. Allâmelerin ders takriri gibi, şifahi cevapları da tam bir ilim ziyafeti şeklinde olurdu. İrili ufaklı on iki bin eser ezberlediğini söyleyen İmam Serahsi ‘Mebsut’ adlı otuz ciltlik eserini en ağır suçlardaan mahkum olan tutukluların atıldığı kuyuda mahkumken, yukarıda bekleyen talebelerine imla yoluyla yazdırmıştı. Serahsi, Hakîmuşşehid’in el-Kafi adlı eserinin şerhi olan Mebsut’u telif ederken yanında tek bir eser yoktu fakat yine de ayet ve hadisleri doğru yerde kullandı. Pek çok mevzuda Şafî mezhebinin görüşleri ile Hanefi fıkhını mukarene yaptı. Serahsi, Mebsut’la her biri ‘yürüyen kütüphane’ hükmünde olan ulemanın ne kadar derin ve zengin bir müktesebata sahip olduğunu da müşahhas bir örnekle göstermiştir.

Serahsi’nin bu kadar yüksek sayıda kitap okuduğunu söylemesi, bir metni bir defa okuyarak ezberlediğini gösterir. Nitekim bu hususta farklı âlimlerle alakalı pek çok nakiller yapılmaktadır. Enver Şah Keşmiri, Buharî şerhi Feyzu’l-Bari’yi kaleme alırken İbn Hacer el-Askalani’nin Fethu’l-Bari’si ile Aynî’nin Umdetü’l-Kari’si sanki gözü önünde açıkmış gibi onlardan nakiller yapardı. Talebeleri hocalarının ders takririni anlatırken ‘Sanki şerhler gözünün önüne serilmiş dilediğini alıyor, dilediğini bırakıyor gibiydi’ demektedir. Kevserî de Mısır’da bir makale telif ederken yıllar önce İstanbul’da okuduğu bir el yazma eseri kaynak olarak gösterir, ondan nakil yapardı. Bediüzzaman Said Nursi, üç yüz mucizeden oluşan Mucizat-ı Ahmediyye’yi yazarken yanında tek bir kitap yoktu. Revnakoğlu İstanbul ulemasının ‘hacet kapısı’ olarak gördüğü Ali Haydar Efendi’ye dair şöyle der: ‘Birisi geldiğinde mevzuya sanki kitaplar önünde açık gibi cevaplar, ibareleri kitaptan okur gibi naklederdi. Kim soru sorsa ezberden ibareyi söyler, izah ederdi.’ Bütün bunlar ulemanın makulat yanında menkulatta da ne kadar fevkalade olduklarını göstermektedir.

Yazdıkları eserler ve okuttukları derslerle İslam’ın eşya ve hadiseye hükmetmesinde en büyük paya sahip olan ulemanın muvaffakiyetinin arkasında erken yaşlarda Kuran-ı Kerim’in yanında bazı hadis mecmuaları ve belli metin kitaplarını ezberlemelerinin tesiri büyüktür. Neredeyse tek isnad noktası ‘Flaşbellek’ olan akademyadan bazı şahısların, Suyuti’nin dokuz yüz elli kitap yazdığını anlama zorluğu çekmelerinin arka planında onu var eden bu İslamî geleneğe yabancı olmaları vardır. Bir hadis hafızı menkulatla alakalı eser telif ederken sadece kitap açmadan kafa arşivindeki rivayetleri tertip etse her meselede çok rahat bir şekilde risale tedvin edebilir. Metin ezberleme geleneği, makulat alanında da telif çalışmalarını kolaylaştırmıştır. Allâme Fenari, 63 sayfadan oluşan ‘İsagoci Şerhi’nin başında ‘Bir kış günü sabah erken saatlerde başlayıp akşam ezanıyla birlikte bitirdim’ diyor. Fenari örneğinde de görüldüğü gibi ulema tek bir esere bakmadan ‘kurucu metin’ler yazabildi.

Ne var ki ‘besmelesiz’ kitaplar, abdestsiz Kuran’ı tutma fetbaları, hiçbir ilmi esasa dayanmadan hadis inkarcılığı, kitaplardaki bereketi yok etti. Fıkhî bir meseleyi yazarken rahatsızlığından dolayı on küsür defa abdest almak zorunda kalan, bunun için dışarıya çıkıp abdest alan âlimlerin yerini Kuran’a da abdestsiz dokunulabileceğini savunan şahıslar aldı. Bazıları ilgilendiği alanla alakalı sınırlı derecede bilgiye sahip olmayı kemâlât olarak gördü. Kelâmcıya ayet sorunca tefsirciye, tefsirciye hadis sorunca da hadisçiye git dedi. Sonra da bir tefsirci olarak anlamadığını söylediği alanda hükümler verdi, hadisleri inkâr etti. Adeta Peygamber (sas) 23 yılda dört yüz cümle kurdu dedi. Ağaç olmadan nasıl meyve olmuyorsa, Kuran ve Sünnet olmadan da, ne kelam ne fıkıh ne de tefsir olur. Allah Teala kitabında ‘Eğer beni seviyorsanız peygambere itaat ediniz’ buyuruyor. Kuran-ı Kerim’i anladığını zanneden her mealci, bu ayetin bir gereği olarak, hadis de fıkıh da okuması gerektiğini aksi halde Peygambere asi olanlar kadrosuna dahil olacağını anlar. İşte bu itaat davetinin lazımî anlamı ‘hadis okuyun’ demektir. Zira hadis okunmadan peygamber talimatları öğrenilmez. ‘Biz hadis inkâr etmiyoruz’ diyen meâlcilerin hangisi, nerede, kimden ne kadar hadis okudu da hadisin sahihini zayıfından ayırdıklarını iddia ediyor. Asgari düzeyde metin ve şerh kitaplarını okumayanlar her bir fıkhî meselenin ayet ve hadisle irtibatının olduğu gibi ilimlerin de birbiriyle irtibatı olduğunu göremedi. Bundan mahrum olanlar bütüncül okumalardan uzaklaşmış, fıkıh bilmeyen fakihler, tefsir bilmeyen tefsirciler ortaya çıkmıştır. Bu durum, akademyayı büyük hataların içine savurduğu gibi, İslam ilim geleneğinden de koparmıştır.

İslam ilim geleneğiyle olan irtibatı zayıflayan akademya oryantalist usullerle âlim değil; ancak ‘bilim adamı’ yetiştirebilmiştir. Müslüman âlimlerle, oryantalistlerin katılımıyla akdedilen bir sempozyumu izleyen bir başka oryantalist, merhum Ferit Kam Hoca ile oryantalistlerin tebliğlerini izledikten sonra şöyle bir mukayese yapar: ‘Âlim bir mevzuyu bütün yönleriyle ve kavramlarıyla bilerek konuşur. Oryantalist ise, sadece önündeki notları bilen, onları esas alarak konuşan, ufku notlarının ufkunda mahbus olan adamdır. Bu durumu onlara soru sorduğunuzda daha canlı bir şekilde fark edebilirsiniz. Âlim, sanki önündeki kitaplardan nakiller yapan kişi gibi, ifadeyi ibaresi ve nükteleriyle de muhafaza ederek olduğu gibi nakleder. Bu, ona sürekli yeni telifler yapma imkânı sunar. Âlim karşılaştığı her soruna karşı kafa kütüphanesinden hareketle risale çapında cevaplar üretir. İslam ilim geleneğinde bazı âlimlerin onlarca cilt eser telif etmesi, bu husus dikkate alınarak anlaşılmalıdır. Ulemanın her ilmi belli bir düzeyde bilmesi, onları bir hususta eser telif ederken diğer hususlarda da istikameti korumaları, haddi aşmamaları noktasında muhafaza etmiştir. Ne var ki akademisyen tek bir konuda belli mevzular bildiğinden bir oryantalist iddiaya pekala teslim olabiliyor ya da değerlendirme sürecinde onun fikirlerini kabullenebiliyor. Eşref Ali Tanevi, bir oryantalistin İmam Gazzâlî ile alakalı şöyle bir ifadesini nakleder: ‘İslâm ümmeti içerisinde Gazzalî gibi bir âlimin olması bana göre İslâm’ın semavi bir din oluşunun delilidir. (Keşmirî, Feyzu’l-Bari, I, 14)

[Recep Yıldız, Hüküm Dergisi, Nisan 2014]

Ateistlerin İslâm Bilgisi

20140417-ateizm

Bir süredir kurulması için girişimlerin sürdüğü Türkiye’nin ilk Ateizm Derneği geçtiğimiz günlerde resmen kuruldu. Amaçları arasında; ateist ve dinsiz kişilerin bir araya gelip dayanışma kurmasını sağlamak, ateizm fikrinin tanıtılmasını toplumda doğru bilinmesini sağlamak, bu konuda çalışmalar yapan kişi ve kuruluşlara destek vermek, dinin felsefi ya da ideolojik görüşlerin ateistlere ve/veya dinsizlere bir baskı aracı olarak kullanılmasıyla kurumsal olarak mücadele etmek, Türkiye ateistlerinin ve dinsizlerinin kendi görüşlerini yasal zeminde özgürce ifade edebilmesini teşvik etmek olan Ateizm Derneği’nin kurulmasıyla birlikte bir takım sebeplerden dolayı ara vermek zorunda kaldığım ‘ateizm’ konulu araştırmalarıma bu vesile ile tekrar başlamış oldum. Allah nasip ederse bu konuyla alakalı ilerleyen günlerde birkaç yazı daha yazmayı düşünüyorum. Bu yazının detaylı bilgi ihtiva etmediğini, sadece bir girizgâh olabileceğini belirteyim.

Ateizm Derneği üyeleri de dahil olmak üzere ateistlerin büyük bir bölümünde şöyle bir söylem veya hava hâkim: ‘Bizler bütün dinleri, kutsal kitapları araştırdık; ancak hiçbirini beğenmediğimiz için ateizmde karar kıldık.’ Ateizm Derneği üyelerinden birisi de çok küçük yaşlarda iken Kuran-ı Kerim’i Arapça olarak hatmettiğini dile getiriyor. Dikkat buyurun, ateist hanımefendi Kuran-ı Kerim’i ‘Arapça’ olarak hatmetmiş. Kuran-ı Kerim’in zaten Arapça olduğunu ve Arapça olmayan bir kitaba Kuran-ı Kerim denilemeyeceğini, dolayısıyla da Kuran’ın ancak Arapça olarak hatmedilebileceği gibi basit bir bilgiden dahi yoksun bir şahıs ve kitle ile karşı karşıyayız. Buna rağmen ateistlerin büyük bir kısmı kendilerini dinler tarihi uzmanı gibi görüyor, Kuran-ı Kerim’i meâlinden okumakla İslâm dinini öğrendiğini zannetme yanılgısına düşüyor. Gerçekten de iddia edildiği gibi ateistlerin bütün dinleri, bilhassa da İslâm’ı adam akıllı araştırdıklarını düşünmüyorum. Ateistler araştırma yapmayı sevmeyen, en büyük silahları ‘kuru sıkı’ olan bir zevattır.

‘Ateistler İçin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi’ isimli kitaptan evlere şenlik, gülmekten karnınızı ağrıtacak birkaç alıntıyla durumun vehametini gözler önüne sermek istiyorum. ‘Ben gösteriş olmasın diye Cuma namazlarımı evimde kılıyorum.’ Cuma Namazı’nın cemaatle birlikte kılınması gereken namazlardan olduğu bilgisinden haberdar olmayan bir vatandaşın ne kadar komik bir duruma düştüğünü görebiliyor musunuz? ‘Eğreti Gelin âdeti Müslümanlıkta, Kuran’daki ayet ve hadislerde zaten vardır’ diyen zat-ı şahane ise hadislerin de Kuran’da yer aldığını zannediyor. Kuran’daki ayetleri anladık da Kuran’da hadisler ne arıyor? ‘Bu sene hacc bir sene öne alındı ve Kurban Bayramı ile birleştirildi.’ Hacc ile Kurban Bayramı’nın 1400 seneden beri aynı zamana denk geldiğinden haberi olmayan ‘aydın’larımız bizi ne de güzel bilgilendiriyorlar değil mi? Beni en çok güldüren örnek ise şu: ‘Bir pir-i fani ile piri faniye izdivaç eylediklerinde… İslâm hukukçuları başka mesele yokmuş gibi dişi bir pireyle erkek bir pirenin evlenmesini hükme bağlamaya kalkmışlar.’ Gerçekten de güler misin ağlar mısın? İşin ilginç olan kısmına ise henüz değinmedim. ‘Yaşlı erkek’ ve ‘Yaşlı kadın’ anlamına gelen kelimeleri hayvan olan pire ile karıştıracak kadar kafası karışık kişi profesör olduğunu iddia eden bir yazar. Konu İslâm olunca pir ile pireyi birbirine karıştıracak kadar önyargıdan gözünün önünü göremez hale gelen ateistlere ve İslâm düşmanlarına, karşıtlarına cidden acıyorum.

Üç Aylar Takvimi

takvim

Kalb-î Selim Sohbetleri

10007407_777577718927012_394813059_n

Hadis Okumalarına Nereden Başlamalı?

hadis

Hadis-i şerifler, Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed’in (sas) ‘üsve-i hasene’ (en güzel örnek) olması hasebiyle Yüce Allah’ın (cc) kendisine bahşettiği nübüvvetin, risaletin ve fetanetin ifadelere aksetmiş hali. O’nun ifadelerinin bize kadar ulaşması demek olan hadis-i şerifler, başlı başına bir maneviyat hazinesi, nebevî inci taneleri. Efendimiz’in ifadeleriyle söyleyecek olursak, ‘Sözlerin en güzeli Allah’ın kelamı (Kur’an), yolların (yaşantının) en güzeli de Muhammed’in (sas) izlediği yoldur.’ Allah’ın kelamına uymak, ona göre bir yaşantı sürmek, Efendimiz’in yolunu izlemekle mümkün. Allah (cc) da rızasının bu istikamette olduğuna Al-i İmrân Suresi’ndeki, ‘De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, benim yoluma uyun ki, Allah da sizi sevsin.’ beyanıyla da dikkat çekilmiş. Öyle anlaşılıyor ki; muhabbetullaha ulaşmak, Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde ifade buyurduğu sünnet-i seniyyesini hayata hayat kılmakla mümkün. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Güner, bu manevi iklimden istifade etmek için öncelikle Efendimiz’e ait nurlu beyanlara ve menhelü’l-azbi’l-mevrûd (tatlı su kaynağı) hüviyetindeki bu nasihatlere Peygamber beyanı olarak bakıp saygı ve hürmette kusur etmemenin esas olduğunu söylüyor. Nitekim günümüzde kimi çevreler, hadis-i şeriflere çoğu zaman kıt bir anlayışla yaklaşıyor. Hadislerden istifade etmek için öncelikle bu bakış açısını düzeltmek gerekiyor. Akabinde hadislerin bize kadar ulaşmasını sağlayan devasa hadis külliyatımızdan yararlanma yollarını araştırmalı, bu konudaki usulün nasıl olacağını öğrenmek gerekli. Peki, hadis kaynaklarını nasıl incelemeli?

İhtisas sahibi insanların olduğu gibi, ortalama bir okuyucunun istifade edebileceği hadis kaynaklarımız mevcut. Ancak ‘Usulsüz vusul olmaz’ kaidesiyle, başlangıçta hadise ve hadisin kavramlarına dair bir usûl eseri okunmasında fayda var. Hadis ilminin bazı temel özelliklerine değinen İsmail Lütfü Çakan’ın ‘Ana Hatlarıyla Hadis’ kitabı, başlangıç kitabı mahiyetinde. Kitapta, başlangıçtan zamanımıza kadar hadis tarihi önce edebiyat, sonra da öğretim ve müessese olarak tanıtılıyor. Ahmet Yücel’in ‘Hadis Istılahlarının Doğuşu ve Gelişi’ kitabı ise hadis ıstılahlarının doğuş ve gelişimini etkileyen âmilleri tetkik ederek hadis öğrenim ve öğretimiyle ilgili ıstılahları inceliyor. Ayrıca hadis rivayetinde bulunan ravi, rivayet olunan mervi gibi birçok hadis terimi ele alınıyor. Bu hususta müstakil usûl eserleri bulunduğu gibi bazı hadis eserlerinin baş kısmında mukaddime tarzında oluşturulmuş hadis usûlü bilgilerine ulaşmak da mümkün. Mesela ülkemizde Cumhuriyet döneminin ilk eserlerinden biri olması hasebiyle önemli sayılan Sahih-i Buhari Şerhi (Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından muhtasar olarak basıldı) bu yönüyle faydalanılabilecek eserlerin başında geliyor. Eserin baş kısmında hadis usulüne dair çok kıymetli bir mukaddime cildi bulunuyor.

Hadis Profesörü Osman Güner, ‘Ayet-i kerimeleri nasıl tefsirsiz ve izahsız okumak eksikliktir, okuyucuyu yanlış anlamalara götürebilecektir; aynen bunun gibi hadisleri de şerhsiz, izahsız, daha doğrusu bir âlimin ilminden istifade etmeksizin okumak, bazı hatalara ve yanlış anlamalara sebebiyet verecektir. Dolayısıyla hadisler, mutlaka izahlı bir şekilde olunmalı.’ ikazında bulunuyor. Bugüne kadar telif edilmiş birçok şerhli hadis eserleri arasında Ahmet Naim ve Kamil Miras tarafından hazırlanan ‘Sahih-i Buhari Şerhi’ ve Ahmed Davudoğlu’nun hazırladığı büyük hadis âlimi İmam Müslim’in Câmiu’s-Sahih adlı eserinin şerhi ‘Sahih-i Müslim Şerhi’ bulunuyor. Ayrıca İbrahim Canan’ın yazmış olduğu ‘Kütübü Sitte Şerhi’ de bu alanda istifade edilecek eserler arasında. Büyük İslam âlimlerinden İmam Nevevi’nin ‘Riyazü’s-Sâlihin’i bir Müslüman’ın gündelik hayatında hadislerden istifade adına oldukça önemli bir eser. Çalışmanın şerhli baskıları yapıldığı gibi tek ciltlik muhtasar baskısı da kısa olması itibarıyla faydalı. Ancak bu eserin şerh ve izahsız olması dikkate alınması gereken bir husus. Son dönemde telif edilen eserlerden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bastırdığı ‘Hadislerle İslam’ da sistematik olarak konuları ihtiva eden faydalanılabilecek eser. Arapça bilenler de özellikle İmam Buhari ve İmam Müslim’in sahihleri üzerine yazılmış onlarca şerh çalışması içinde İbn Hacer’in Fethu’l-Bârî, Aynî’nin Umdetü’l-Kârî ve İmam Nevevî’nin el-Minhâc adlı şerhlerini baş ucu kitapları olarak değerlendiriyor.

Prof. Dr. Osman Güner’e göre hadis-i şeriflerle meşgul olan kimselerin dikkate almaları gereken en önemli husus, samimi bir niyet taşımaları. Sahabe-i kiramın anlayışına uygun bir şekilde Efendimiz’in (sas) sünnet-i seniyyesini öğrenip onunla amel etmeyi, aynı zamanda başkalarına da ulaştırmayı gaye edinmek gerekiyor: ‘Ashab-ı kiram bu hususta o kadar samimi davranıyordu ki, Efendimiz’in huzurunda iken sanki başlarında bir kuş varmış da onu kaçırmamak için itina gösteriyormuş gibi dikkat kesilirlerdi. Onlar hem ayet hem hadisleri hayatlarına hayat kılmak için öğrenirlerdi.’ Hadis okumaları için doğru metot ve kaynakları seçmenin önemine dikkat çeken Osman Güner şunları söylüyor: ‘Hadisleri bilen tecrübeli insanlarla müzakereli bir şekilde okuma yapılmalı. İlmi sadece kitap ve satırlarda görmemeli; esas ilmin, Allah’ın sinelerde var ettiği vehbî ilim olduğunu bilmeli ve buna talip olmalı. Âlimlerin rahle-i tedrisinde akdedilen ilim meclisleri hadis okumak için en uygun mekânlar. Bunu gerçekleştirmek için bilen insanlarla birlikte haftanın belli günlerini kollayarak hususi bir zaman ayırmak en ideal olanı. Ayrıca seçilecek kaynak da önemli. Mesela ilk başlayanlar için yazılmış Kırk Hadis kitapları, İmam Nevevî’nin Kırk Hadisi vb. eserlerden faydalanmak mümkün. Daha sonra Riyâzü’s-Salihîn gibi eserlerden takip edilebilir. Sonra da Buhari ve Müslim şerhlerinden okumalar yapılabilir. Ancak her halükârda hadisler şerhleriyle birlikte okunmalı.’ Hadis yazarken de hürmet gerekir İmam Nevevi, genelde dini bir kitap özelde hadisle ilgili bir kitap yazar ve okurken dikkat edilmesi gerekli noktaları şöyle özetliyor: ‘Allah’ın adı anılınca hadis yazan kişinin hemen o kelimeden sonra ‘azza ve celle’, ‘teala’, ‘sübhanehu ve teala, ‘tebareke ve teala’, ‘celle zikruhu’, ‘tebareke ismuhu’, ‘cellet azametuhu’ gibi veya benzeri ta’zim cümlelerinden birini yazıvermesi hoş görülmüş ‘müstehab’dır. Aynı şekilde Nebi’nin (sas) zikri geçince de ‘Sallallahu aleyhi ve sellem’ dua cümlesini kısaltarak veya sembolle değil, açıkça yazılması hoş görülmüştür. Keza bir sahabinin adı geçince hemen yanına ‘radıyallahu anh’, eğer sahabinin babası da sahabi ise bu takdirde, ‘radıyalluhu anhuma’ yazılması; diğer ulema için de Allah’tan rahmet ve rıza dilenmesi uygun. Hatta bunlar, nakil yapılan kaynakta yazılı olmasa bile rivayet değil, dua oldukları için yazmak uygun olur. Aynı şekilde hadis okuyan için de okuduğu kitapta yazılı değilse yazılıymış gibi okunması, tekrardan bıkılmaması gerekir. Bu noktayı ihmal eden kişi, büyük bir hayrdan mahrum kalır ve üstün bir fazileti kaçırmış olur.’

[Kevser Kulaksız, Zaman Gazetesi, 11 Nisan 2014]

Avrupalı Olmaya Beş Kala

Time-Management

İslam şerik kabul etmez. Onun sistemi kendine özgüdür. Her alanda teslimiyet ister. Aksi halde Müslüman, İslam dışı her nevi akımın pençesinde kıvranmaya mahkum olur. Ona kayıtsız ittiba eden selamete erer. Ehram tepetaklak olsa da İslam, teslim olanı yüceltir. Nikâhsız ilişkilerin şüyû bulduğu bir dünyada Müslümanı hayvanlar aleminden insan olmanın izzetine taşır. Ona nikâhın ibadet olduğunu telkin eder. Eşlere sorumluluklarını öğretir. Erkeğe idareci olduğunu bu yüzden merhameti kuşanması gerektiğini, en hayırlı erkeğin eşini dövmeyen olduğunu anlatır. Nafakayı omuzlarına yükler. Kadına ise, cennetin yolunun kocasının rızasından geçtiğini söyler. İtaati emreder. Vakarla evinde ahiretini inşa etmesini ister. İslam kendi esasları üzerinde aileyi kurar ve onu muhafaza eder. Boşanmayı ise bütün yolların kapandığı noktada Allah’ın razı olmadığı helal bir çıkış yolu olarak gösterir.

Gerçek şu ki İslam’la olan rabıtası hasar gören cemiyetimizin temel taşı olan aile üzerinde sistemli bir tahribat yürütülüyor. Televizyon bu noktada ifsat şebekesinin en büyük silahı. Hemen hemen her dizide nikâhsız ilişkilerle algı mühendisliği yapılıyor. Flört hayatı özendirilirken, aile içi şiddet haberleriyle evlilik noktasında gençler ürkütülüyor. Aile kurumu organize bir suikast ile karşı karşıya. Ailemiz çökerse bu enkazdan mütevellid birçok tehlike kapımızda demektir. En dehşet verici olanı ise; doğumların yüzde 40’ı nikahsız ilişkiden meydana gelen Avrupa’ya benzemek. HafizenAllah. Aileyi onu koruyacak bir bakanlık kurarak muhafaza edemeyiz. Bütçesini ikiye katlasak da netice alamayız. Kadına şiddeti ‘Alo kocamdan şiddet görüyorum’ ihbar hatlarıyla halledemeyiz. İnsanı yaratan Allah Azze ve Celle muhakkak onu herkesten iyi bilir. O’na rağmen insan üzerinde mühendislik çalışması sonuç vermez. Aileyi kurarken de, eşler sorun yaşadığında da insanı terbiye eden Rabbimizin talimatları esas alınmalı. Müfredatımız yeniden şekillenmeli. Gençler eğitilmeli. Anneliğin ya da eşin razı olduğu bir kadın olmanın kariyer ehramının en tepesinde oturmaktan daha kıymetli olduğu kadınlara anlatılmalı. Kadın iş kadını değil, işinin kadını olmalı.

[Abdullah Kadıoğlu, Hüküm Dergisi, Nisan 2014]

Oğlunun Kaleminden Abdülfettah Ebu Ğudde

ScreenHunter_01 Jul. 20 00.06

Babam; Kur’an okumayı çok seven, âlimlerle bulunmaktan pek hoşlanan ve ilim meclislerindeki derslerden alıntılar yapan dedemin kucağında yetişmiş. Sekiz yaşına geldiğindeyse dedesi babamı müfredatı zor, çıtası yüksek, oldukça iyi idare edilen ve sadece seçkin kişileri kabul etmekle duyulmuş bir yer olan İslamî Arapça Medresesi’ne gönderdi. Orada birinci sınıftan dördüncüye kadar okudu. Bu medreseden edindiği güzel okuma-yazma hasletinden dolayı, mahallemizin mümtaz şahsiyetlerinin haftada bir düzenledikleri gece sohbetlerine davet edilir, orada cemaate Vakıdî’nin ‘Tarih-i Fütuhu’ş-Şam’ını ve başka birçok kitabını okurmuş. Güzide insanların meclislerini çok sevmeye başladığında henüz on yaşındaymış babam. Arapça Medresesi’nde alamadığı hüsn-i hat dersleri için Halep’teki sadece Kur’an ve fıkıh öğretimi ile hat dersleri veren Muhammed Ali el-Hatip Medresesi’ne girmiş ancak bu konuda uzunca bir sabır gösterememiş, bir ay sonra medreseden ayrılmış. Rahmetli, mezhebine çokça düşkün bir Hanefî’ydi. Ders aldığı hocaları ve yetişmesi bakımından Hanefîlikle bağı olduğu gibi Şeyh Ahmed eş-Şakir ve Şeyh Mustafa Zerka gibi fıkıhçılarla baş başa okumaları ve incelemeleri de olmuş. Kitapların dar yollarına dalarak araştırır ve notlar alırdı ama bunu bir açık yakalamak, aykırılık oluşturmak için yapmazdı.

Başına gelen işlere sabreder, evinde veya yolculukta olsun yorgunluk veya hastalıkta olsun, namazını ilk fırsatta eda etmeye çok çabalardı. Ezan okunduğunda uyuyor veya bitkin duruyorsa hemen sıçrar, Ömer radıyallahuanh’ın vefat anında söylediği sözü zikrederdi: ‘Namazı terk eden, İslam’dan zevk alamaz.’ Hemdemi Kur’an’dı. Çok mecbur olmadıkça terk etmediği sabah zikirleri vardı, sürekli çoğalttığı. Onu otururken görürseniz o sırada mutlaka ilmî bir meseleyle ilgileniyordur; ya bir telif, tahkik yazmakla ya da fetva işleriyle. Hiç yoksa dilinde bir hamd, tekbir, tehlil duyardınız. Çabuk duygulanır, hemen ibret alırdı. Kur’an ve zikrullah onun gözyaşını çok dökerdi. Salih insanların kıssalarını dinleyince kendini tutamaz, Müslümanlar’ın acılarını duyunca kederlenirdi. Ümmetin ızdıraplı hâllerinden ziyadesiyle elem duyardı. Yangın yerine dönen yüreğinin tasasından dolayı bir kulağı sağır olmuştur. Bir gün konuştuğu kişilerden biri ona İslam ülkelerindeki zulümlerle ilgili kesitler anlatmış, o da çok hüzünlenmişti. O geceyi acı ve hüzünle geçirdi. Ertesi gün olduğunda babamın sağ kulağından kan geldiğini gördük ve kulağı duymaz oldu. Bundan sonra da Allah onu, gözlerinin zayıflamasıyla imtihan etmiştir; sene 1410’dur. Gelin görün ki, onu hiçbir zaman sızlanıp şikâyet ederken görmedim; daima sabır, daima teslimiyet. En çok düşündüğü şey, yazmak istediklerini yazamadan ömrünün sona ereceği endişesiydi. Vefatından dört ay önce, iç dokusu zarar gören sağ gözünden ameliyat edildiyse de başarılı olmadı bu. Sağ gözü görmez oldu. Bu durum gözünde ve başında ağrılara sebep olurdu ama onu çığlık atıp feryat ederken hiç duymadım. Ağrısı çok şiddetlendiğinde şöyle derdi: ‘Ya Allah, la ilahe illallah!’

Okuma, yazma ve müzakere işlerinde sıkı davranırdı. Kalemi ve kitaplarını yolculuğunda dahi ardında bırakmazdı; hatta yolculuk esnasında yazıp bitirdiği kitapları bile vardır. Söz gelimi, ‘er-Resûlü’l- Muallim ve Esâlîbihî fi’t-Talim’ kitabına bazı eklemelerihastaneye girmeden önce acılarla boğuşuyor olduğu hâlde yapmıştı. Az uyurdu ama daima çok uyuduğunu düşünürdü. Hele bana birkaç defa dediğine göre gençliğinde bir gün, bazen iki gün uyumadığı olurmuş. Güçlü bir hafızası vardı. Öğrencilerine daima tevazu doluydu ve hocalarının, İslam ulemasının önünde kendini yok sayardı. Muhammed Ziyaeddin Sâbûnî, babam adına düzenlenen saygı gecesinde onu öven bir şiir söylemiş ve adını Ebu Hanife’yle anmıştı. Babam bunu eleştirmiş ve şöyle konuşmuştu: ‘Kardeşlerim benim hakkımda konuştular ve doğrusu, sözlerini esirgemediler. Ancak biraz bol konuştukları ve beni zor durumda bıraktıklarını söylemeliyim. Hatta kardeşim Sâbûnî, beni Ebu Hanife ile yüz yüze getirdi. Bu, benim kıymetine yaklaşamayacağım bir şeydir. Ebu Hanife’nin önünde ben bir kum tanesinin zerresi olamam. Kim Ebu Hanife? Allah’ın rahmetlerinden bir rahmet. Allah onu bu ümmete ihsan etti; İmam Malik’i, İmam Ahmed’i, İmam Şafiî’yi, İbni Cerir’i ettiği gibi. Bu önderler… Bu isimlerin önünde küçük bir kum olmam kabule şayan olursa bu büyük şeref ve fazilet olacaktır benim için. Bunun şükrünü eda edemem. Hakkımda söylenmiş bunun gibi sözlerden dolayı sizlerden özür diliyorum. Yüreğim bunları ne duymaya ne de kabule güç yetiriyor. Sevgili kardeşim bunları iyi niyetle söyledi ama hakikat, peşinden gitmeye daha layık.’

[Selman Ebu Ğudde, Hüküm Dergisi, Nisan 2014]

Manevi Mimar Allah Rasulü’dür

5536

Eğer bir ailede Allah Azze ve Celle’nin emirlerine itaat edilmiyor, Rasulullah’ın sünneti bizim için bir şey ifade etmiyorsa kuracağımız yeni medeniyet bataklık üzerine dikilen binalar gibi olacaktır. Fakat esas sağlam olursa muhkem binalar kurulacak bu da muhkem şehirlere kapı açacaktır. O zaman cemiyette huzur ve güven hâkim olacaktır. Bu şehirlere baktığınız zamanda zahirde birtakım mimarları olsa da onların hakiki mimarı Hz Muhammed’dir. Bir yerde su kuyuları cami önlerinde sadaka taşları, mahalle aralarında aşevleri, yol kenarlarında hanlar kervansaraylar varsa o şehirlerin zahirde mimarı olsa dahi manevi mimarı Allah Rasulü’dür. O halde medeniyetimizi inşa ederken nebevî menheci esas alma mecburiyetimiz var. Hâlihazırda içine düştüğümüz durumun yegâne sebebi bu menheçten mahrumiyettir. Dünya ve içindekiler bizi Allah Rasulü’nden koparınca O’ndan ve dolayısıyla sünnetinden uzaklaştık. Dünyevîleşmenin getirdiği müthiş bozulma evlerimize sirayet etti. Sünnete en fazla uyulması gereken ev bozulunca cemiyet çöktü. Bundan dolayı imamda da öğretmende de poliste de valide de hâsılı cemiyetin bütün bireylerinde psikolojik rahatsızlıklar baş gösterdi. İlletini bilmediği için de devasını başka yerlerde aradı.

O’ndan ne kadar uzak kaldıysak hezimetimizi ve zilletimizi hizmet zannettik. Dünyevîleştikçe Batılılaştık. Sünnete ittibadan mahrumiyetimiz bizi batıya mahkum etti. Mağlubiyetimizi galibiyet olarak gördük. Bir devlet ricalinin mesture sayılacak eşi Genelkurmay Başkanı’nın elini sıktı diye birçok gazete manşetten duyurdu. Özellikle muhafazakar cenah, Müslümanların büyük zaferi olarak konuştu. Halbuki ne büyük bir züldür Müslüman için. Erkek adına dahi büyük bir yıkımken bunu bir de örtülü bir kadın için düşündüğümüzde Rasulullah ve Ashabının ikliminden ne kadar uzaklaştığımızı görmemiz mümkündür. Ümmetin babası mesabesinde olan Allah Rasulü’nün dahi mübarek eli yabancı hiçbir kadının eline değmemişken şimdilerde cevazını konuşur olduk. Bir genç sünnete uygun sakal bıraktığında kendi akrabaları tarafından dahi dışlanabiliyor. O kadar ki dışlayıp istihza edenin de kızı üryan bir halde. Şu küçük kıssada ne kadar da büyük bir hisse var: Zaman önce ülkelerden birisinin bir padişahı varmış. Bu padişahın kulağında bir gün bir yara çıkmış. Başta pek önemsemese de sonraları daha da büyümüş ve hekimler tek çarenin kesmek olduğunu söylemiş. Padişah kabul etmeye pek yanaşmamış fakat durumun ciddiyetini anlayınca hekime teslim olmaktan başka çare bulamamış. Bir operasyonla tek kulaklı kalan padişah zaman sonra ülke genelinde kendisi ile ‘tek kulaklı Padişah’ diye alay edenleri haber almış. Duruma oldukça sinirlenen Padişah, ülkedeki tüm insanların kulaklarını kestirmiş. Belli bir zaman sonra başka bir ülkenin kralı bu tek kulaklı padişaha bir elçi göndermiş. Elçi çift kulaklı olduğu için ülkeye girdiği andan itibaren Padişahın huzuruna çıkana kadar herkes ona gülmüş.

[Mahmut Sami Gülcü, Hüküm Dergisi, Nisan 2014]

Sünnet Olmasaydı

+11

Hz Aişe ahlakını anlatırken ‘Ahlakı Kurandı’ yani Kuran’da Allah’ın talimatları neyi, nasıl yapmayı ya da yapmamayı emrediyorsa Allah Rasulü de öyle yapardı. Gecenin üçte ikisinde, yarısında, üçte birinde namaz kıldı, onu gören sahabe de onunla birlikte namaza durdu. İnsanları, inandıklarını pazarlıksız yaşamaya çağırdı. Sahabe ona yaklaştıkça, Allah’a yakın olduğunu hissetti. En yakınındaki Ebu Bekir sahabenin en büyüğü idi. Sünnet, aslında 23 yılda tamamlanan Kuran tefsirinin adıdır. Ayetler O’nun hayatıyla hakiki manalarına kavuştu. Ulema nezdinde bir beyan, ancak O’nun tefsirine muvafıksa itibar gördü. Bu yüzden Kuran-ı Kerim’i ideolojik okumak isteyenler, İslam’ın omurgasını muhafaza eden Sünnet’e savaş açtı. Sahabe dünya ve ahiret saadetini Allah Rasulü’nde ondan hareketle ve onun gösterdiği sünnette buldu. Bu yüzden nafaka temininden ve cihattan arta kalan zamanlarında O’nunla birlikte oldular.

Allah Rasulü’nün verdiği her şeyi almayı, yasakladığı her şeyden de uzak durmayı emreden Kuran-ı Kerim, O’na ait ifadelerin de vahiy olduğunu bildirdi. Allah Teala, Kitab’ı O’nun müfessiri olan Peygamber’in sünnetini de koruyacağını dolaylı olarak vadetti. Nitekim Allah Rasulü’nün Kuran’ın mücmel bir ayetini beyan edişi aynı zamanda Allah’ın beyanıdır. Zira Kitab’ın sahibi Peygamber’ini teselli noktasında ona; ‘Onun beyanı da bize ait’ buyurmuştur. Sünnet, Kuran’ın açıklaması olduğuna ve Allah Teala’nın da uhdesinde bulunduğuna göre, onun himayesi Kuran’ın da korunması anlamına gelir. Sünnet kaybolmasaydı, Kuran anlaşılmadık bir kitap olarak kayıp eser hükmünü alırdı. Allah, Kitab’ını himaye edeceğini bildiriyor. Buna bağlı olarak da Kitab’ı beyan eden sünnetin de vahiy kapsamında Kuran gibi korunacağı belirtiliyor. İlk asırlarda, Kuran’ın açıklayıcı rüknü olan Sünnet’in mevcut olmadığını kabul etmek namaz, oruç, hacc, zekat gibi bütün esasların hurafeler üzerine inşa edildiğine kapı aralamaktır. Namazın nasıl kılınacağını, bir namazda kaç rükunun, kaç secdenin olacağını, nasıl ve ne kadar zekat verileceğini, nisabın neye göre belirleneceğini, nasıl hacc yapılacağını Müslümanlar sünnetten öğrendi. Sünnet olmasaydı Müslümanlar fıkıh kitaplarında yer alan fakat Kuran’da olmayan emirleri nerede bulabilirlerdi? Sünnetin sıhhati üzerinde şüpheler uyandırmak, tafsilatı Allah Rasulü’nün hadislerine dayanan bütün ibadetlerin hurafelerden ibaret olduğu iddiasına güç katar. Muhaddisler Kuran’ın mübeyyini olan Sünnet’in muhafazası için ravilerin isim, hâl ve doğum tarihleri yanında hayatlarını da bütün yönleriyle anlatan ‘esma’ur-rical’ diye Allah Rasulü’nün sünnetini koruma noktasındaki orjinalliği itibariyle Sprenger gibi pek çok oryantalisti hayrete bırakan bir ilim geliştirdi. (Süleyman en-Nedvî, er-Risalet’ül-Muhammediyye, s. 82)

[Dr. İhsan Şenocak, Hüküm Dergisi, Nisan 2014]

Risâle-i Nur ve İhyâ’ya Mutedil Bakış

862

Şunu bilip kabul etmeliyiz: Kemâl sıfatı Allah Teâlâ’ya mahsustur. O’nun kitabı da hatadan beridir, olduğu gibi kemâlâttır. Bunun dışında hiçbir insanın sözü veya kitabı ‘eksiksiz, hatasız, mükemmel’ değildir, olamaz da! Aksini iddia edende ya akıl yoktur ya da din bilgisi. Kur’an’la boy ölçüştürülen bütün kitaplar, adları ve müellifleri kim olursa olsun dalalet kaynağıdırlar. Belki müelliflerinin bile kabul etmeyeceği aşırılıklara kaynak edilen o tür kitapları reddetmek, Kur’an’ı kıyamete kadar Allah’ın elimizdeki emaneti olarak koruma görevimizin en önemli parçalarından biridir. Kur’an’ı bu şekilde kabul etmemiz, Kur’an dışındaki hiçbir kitabı onun gibi kabul etmememizi gerektiriyor. Bu bir kanun, bir itiraf olarak önümüzde durmalıdır.Said Nursi rahmetullahi aleyhin eserlerini, bu ümmetin hizmetinde, Kur’an’anın tefsirinde, iman davasının öncülüğünde mühim çalışmalardan biri olarak kabul etmemek insafsızlık olur. Zamanının en münbit, en bereketli çalışmalarından biridir. Özellikle Arapça dışındaki dillerde yazılan eserler arasında özellikle önlerde bir yerde tutulmasının gerekliliğine kaniyim. Kanaatimiz budur. Şu var ki Said Nursi’yi masum veya melek olarak görmüyoruz. Bir insandı. İnsanlığına imanı ve imanına da imanı için canını feda etme yiğitliğini taç etmişti. Dolayısıyla sıradan biri olmanın ötesinde bir yer ve takdir sahibi oldu. Kendisi için bunu düşünüyoruz. Eserleri için de düşüncemiz aynıdır. Eserleri gayet güzeldir, bir kütüphane için gereklidir. Fakat o eserler için şu notları kaydetmemiz birinci paragraftaki hakikatin gereği olarak zorunlu olmaktadır:

Said Nursi rahmetullahi aleyhin hiçbir eseri hatta eserlerinin tamamı asla Kur’an veya Kur’an gibi değildir. Aynı şekilde onun eserleri yani Sözler adıyla simgeleşen kitapları ‘Kur’an’ın tek tefsiri’ veya ‘bu zamanda başkası kabul edilemez yegâne Kur’an tefsiridir’ de diyemeyiz. Bu sözü de dine ve akla mugayir görürüz. Zira Kur’an’ın kıyamete kadar akıllara çalışmayı ve araştırmayı emreden muciz niteliğini tıkatma, bu eserlerin müellifini bir tür tek adam, önüne geçilemez adam niteliğine sokmaktır. Külliyatın mecmuunda bunu reddeden pek çok ikaz bulunmaktadır. Said Nursi rahmetullahi aleyh ve eserleri yaklaşık bir asır öncesinin ifadesidir. O zamanın dili ve o zamanın konularını ihtiva etmektedir eserleri. Önemli bir bölümü asırlar geçse bile eskimeyecek konulardan oluşmuş olsa da dil ve üslup olarak bugünün dil ve üslubuna ters düşmektedir. Bu niteliği ile o eserlerin, tek kaynağa dönüştürülmesi, dillerinin muhafazasını ibadet anlamında bir konu gibi görme hatası, kabul edilemez bir düşüncedir.Kur’an dışında hiçbir kitap, dili ve mantığı kıyamete kadar baki kalacak kitap değildir, olamaz. Said Nursi ve eserlerinin yok sayılması bir vefasızlık olduğu kadar, o eserlerin abartılıp mukaddesliğine hükmedilmesi de bir vefasızlıktır. Birinci vefasızlık, hayatını davasına adamış ve müessir çalışmalar yapmış mücahit bir mü’mine, ikincisi de Kur’an’a karşı yapılmış bir vefasızlıktır. Her ikisini de yapmaktan uzak kalmalıyız. Said Nursi de eserleri de Allah’ın onlar için takdir buyurduğu noktada kalmalıdır. Kâinat çaplı bir ümmetin kâinat çaplı davasını dar bir daireye ve zamana daraltamayız. İşimiz çok, vaktimiz ve alanımız dardır.İhya’ya ve Gazalî’ye gelince; takdir edersiniz ki, GazalÎ rahmetullahi aleyh için de benzer şeyleri söyeleyebilirim. Size yazının hacmini büyük göstermemiş olmak için o bölümü yazmış gibi yaparak geçeyim. Yalnız şunu teyit etmemde fayda olacaktır:İmam Gazalî, -Allah ondan razı olsun, ona en geniş rahmeti ile rahmet etsin- bu ümmetin en zor zamanlarında ortaya çıkmış, daha doğru bir ifade ile Allah tarafından çıkarılmış bir adamdır. Bu ‘adam’ kelimesini gayet bilinçli bir şekilde yazdığımı tahmin ediyorsunuzdur. Adamlığın hakkını verecek büyük eserler yazarak gitmiştir. İhya da o eserlerden biridir. Buna rağmen İhya, Kur’an gibi değildir. Sahih-i Buharî gibi değildir. İhya sadece İhya gibidir. Kendi başına gayet kaliteli, gerekli ve bereketli bir kitaptır. Kalbî hasatılıklara, toplumsal bozuklulklara karşı ilaç gibidir. Her ilaç gibi de, yan tesirleri olabilir. Fazla kullanılması sakıncalı olabilir.

Özellikle İhya için şu tespitleri yapmamız hakkı yerine oturtmak olacaktır: İhya, bir hadis kitabı değildir. Asla İhya’dan hadis nakli yapılamaz. İhya bir öğüt ve eğitim kitabıdır. Onu o noktada tutmasını bilmek gerekir. İhya, tasavvufun temel kitaplarından ya da tasavvufu şekillendirmişkitaplardan biri de değildir. Tasavvufun konularını da ihtiva eden bir kitaptır. Dolayısıyla tasavvufa karşı peşin kanaati olanların İhya için de peşin kanaat gütmeleri normaldir. Haklı yanları olabilir, yanlışları olabilir. Bilhassa tasavvuf etrafındaki menkibelerini çok dikkatli okumak gerekir. Gazâlî rahmetullahi aleyh bir Şâfii alimidir. Fıkıh konularında mezhebini esas almıştır. Şâfii olmayan birinin onu okurken zihninin karışmaması için bunu dikkate alması gerekir. Gerçi Şâfii olmak bir eksiklik ya da üstünlük nedeni değildir ama fıkıh konularını ele almada bir yöntem olduğunu da bilmek gerekir. İhya, bugünkü vakit ve fırsatlar açısından ele alındığında uzun ve geniş denebilecek bir kitaptır. Aynı konuları onun belki de beşte biri oranında daha kısa olarak yazan kitaplar da vardır. Bunu da bilmek gerekiyor. Bir kitabın uzun olması her zaman yarar getirmez. Uzun yollarda kaybolma riski de gözden kaçırılmamalıdır. Değerli kardeşim, Her şey yerli yerine oturtulunca dinimiz ne güzel, ulemamız ne büyük, eserler ne kadar değerli değil mi? Abartınca, taşları yanlış yerlere koyunca da dertsiz olması gereken başlarımız dertten eksik kalmıyor gördüğünüz gibi.

[Nureddin Yıldız]