Kader Risalesi’nin Senedi Yoktur

manuscripts-books

Tabiun neslinin önde gelen isimlerinden biri olan Hasan Basrî’nin dönemin Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervan’a yazdığı iddia edilen Kader Risalesi ismiyle maruf mektubun neşr ve şerh edilmesinin en büyük sebebini Mustafa İslamoğlu; ‘Kalıcı bir mucize olan Kuran indiği günkü berraklığı içerisinde elde bulunduktan sonra, Müslümanların hayatlarında ve bilinçlerinde meydana gelen ve gelecek olan kayma, sapma ve hatta tahriflerden dolayı ümitsizliğe kapılmaya lüzum yoktur. Zira böylesi bir durum, telafisi kabil ziyanlar içerisinde sayılır’ diyerek açıklıyor. Her ne kadar mezkur mektubun yayınlanmasına böyle bir gerekçe gösterilse de, aslında Mustafa İslamoğlu’nu ve kendisinin sıklıkla sergilediği ‘alicengiz oyunları’nı tanıyanlar onun işbu mektubu neşretme nedenini gayet iyi biliyor. Burada niyet okuyuculuğu yapmak istemiyorum; ancak Mustafa İslamoğlu’nun bu ümmetin saf itikâdını zedeleyecek pek çok beyanda bulunduğu artık sağır sultanın dahi malumu. Öyleyse meseleyi dallandırıp budaklandırmadan Mustafa İslamoğlu’nun Hasan-ı Basrî’ye isnad etmekte hiçbir sakınca görmediği Kader Risalesi’nin (olmayan) senedi etrafında cereyan eden önemli olduğunu düşündüğüm bir takım ilmî tartışmalara kısaca temas etmeye çalışacağım inşAllah…

Mustafa İslamoğlu’nun kader ile alakalı düşüncelerine neşr ve şerh etmiş olduğu Kader Risalesi sayesinde muttali olmuş değiliz. Çünkü kendisi kadere imana dair görüşlerini ‘İman Bilinci’ isimli kitabında şu şekilde açıklamıştı: ‘Allah’a, Ahiret gününe, Meleklere, Kitaba, Peygamberlere inanmak. Bu beş madde bir fazlasıyla Cibril hadisi diye meşhur olan hadiste de yer alır. Sonraki ilmihallere, imanın şartı olarak geçen tartışmalı fazlalık kadere iman maddesidir.’ Kadere iman şartının Cibril Hadisi’nde geçmediği iddiası ise bir başka ‘alicengiz oyunu’dur; çünkü kadere iman maddesi her ne kadar İslamoğlu’nun naklettiği Buharî hadisinde mevcut değilse de Müslim’in 9 ve 11 numaralı hadis-i şeriflerinde bulunmaktadır. Yani İslamoğlu’nun kadere imanı sırf Buhari hadisinde geçmiyor diye ‘tartışmalı bir fazlalık’ olarak görmesi hileden ve insanları aldatmaktan başka bir şey değil. Alışık olduğumuz Mustafa İslamoğlu saptırmalarının sonuncusu da yazımıza konu olan Kader Risalesi isimli mektup. Mustafa İslamoğlu kadere imanı zaten Kader Risalesi’ni neşretmeden önce inkâr etmişti; ancak bu Risale sayesinde Müslümanların zihin kodlarıyla oynamak ve konuyla alakalı kendi bozuk düşüncelerini daha inandırıcı bir şekilde yaymak için kötü ellerine Ehl-i Sünnet’in önde gelen İmamlarından Hasan-ı Basrî’yi de alet etmiş oldu. Ahirette Mustafa İslamoğlu’nun yakasına yapışacaklar listesine bu büyük İmam da eklendi.

Mustafa İslamoğlu’nun Ehl-i Sünnet inancına mensup insanların itikâdları ile oynamak amacıyla şerh ettiği Kader Risalesi’ne pek çok tenkit yöneltildiğini ve bu tenkitlerin başında da Kader Risalesi’nin hiçbir senedinin olmadığı ve dolayısıyla eserin Hasan-ı Basrî’ye nispet edilmesinin hatalı olduğu düşüncesi geliyor. Konuyla alakalı Şehristânî’nin düşüncesi şu şekildedir: ‘Hasan el-Basrî’ye nisbet edilen, Abdulmelik b. Mervan’ın kader ve cebir konularındaki soruları üzerine yazılmış, Kur’an ayetleri ve aklî delillerle istidlalde bulunan fakat verilen cevaplar tamamen Kaderiyye’nin düşüncelerine uygun olan bir risale gördüm. Öyle anlaşılıyor ki bu risale Vâsıl b. Atâ’ya ait. Zira Hasan el-Basrî kadere, hayr ve şerrin Allah’tan olduğuna (iman edip), Selefe muhalefet etmezdi.’ ‘Şehristânî, Hasan-ı Basrî’nin hayrı ve şerriyle birlikte kadere inandığı ve bu konuda Selef’e aykırı davranmadığı kanaatindedir. Ona göre Abdülmelik b. Mervan’a yazılan Kader Risalesi Vâsıl b. Atâ’ya aittir; ancak Şehristânî’nin bu risaleyi Vâsıl b. Atâ’ya nisbet etmesi doğru değildir. Zira Vâsıl b. Atâ 80 (699) yılında doğmuş, Abdülmelik b. Mervan 86’da (705) vefat etmiştir.’

Şehristânî’nin Kader Risalesi isimli mektubu Vâsıl b. Atâ’ya hatalı nispet ettiğini belirtelim; ancak Şehristânî’nin bu hatası mezkur mektubun Hasan-ı Basrî’ye nispetinin son derece şaibeli olduğu gerçeğini kesinlikle değiştirmiyor. Muasır ulemadan Muhammed Mustafa el-Azamî’nin görüşleri de Şehristânî ile paralel: ‘Bu risaleyi Hasan el-Basrî’ye dayandırmak oldukça şüphelidir. Bu risalenin Hasan el-Basrî’ye veya İslamın ilk yüzyılında yaşayan herhangi bir müellife ait olmadığına inanmak müsbet bir sebeptir. Çünkü Hasan el-Basrî bir ‘muhaddis’ti. Onun devrinde, yazılı herhangi bir şeyin ‘isnad’ aracılığıyla rivayet edilmiş olması gerekirdi. Bunun da ötesinde; o dönemde yaşamış alimlerce yazılan herhangi bir risalenin (veya cüz’ün) başında, sonunda ve hatta yanlarında bir okuma sertifikası (icâzet) olması icap ederdi. Bu, yıllarca süregelen bir uygulamaydı. Fakat; bu risalenin yazılı metninin ne başında ne de herhangi bir yerinde isnad bulunmamaktadır. Bu sebeplerden dolayı, ‘dönemin usûlünden haberdar olan birisi’ bu risalenin Hasan el-Basrî’ye atfedilmesini veya orjinalitesinin 2. yüzyılın başında yazıldığını söylemekte güçlük çeker.’

Yusuf Şevki Yavuz da konuyla alakalı şu bilgileri aktarıyor: ‘İbn Sa’d, Mutezile’nin kader konusunda Hasan-ı Basrî’nin görüşüne uyduğuna ve aynı görüşü paylaştığına dair iddiasını asılsız kabul eder. Zira ona göre Hasan-ı Basrî kaderi inkâr etmemiş, aksine yaratıkların Allah tarafından ne için yaratılmışsa o şekilde yaşadığını ve kader planı dışına çıkmadığını söylemiştir. Zehebî ise Hasan-ı Basrî’nin önce kader konusunda Mutezile’ye uygun ifadeler kullandığını, daha sonra tenkit edilince bu görüşlerinden vazgeçtiğini belirterek kaderi kabul ettiğine ilişkin rivayetleri nakletmiş ve onun kaderi inkar edeni kâfir saydığını söylemiştir. Taşköprizâde de Zehebî’nin bu kanaatine iştirak etmiştir. Hasan-ı Basrî’nin tefsirle ilgili görüşlerini derleyen Muhammed Abdürrahîm’in eserinde yer alan rivayetlere göre Hasan-ı Basrî kaderi benimsemiş ve her şeyin ilâhî takdire uygun olarak vuku bulduğuna inanmıştır. Muslih Seyyid Beyyûmî, Hasan-ı Basrî’nin Mu‘tezile ile aynı görüşleri paylaşmadığını, fakat kaderin işlenen günahlar için bir mazeret olarak ileri sürülemeyeceğini vurguladığını, bunun da Ehl-i sünnet telakkisiyle bağdaştığını belirtmiştir.’

Mustafa İslamoğlu Kader Risalesi’ne yazdığı şerhte; ‘Muhalif olan tüm kişi, fikir ve eserlere yapıldığı gibi, Risale bilinçli bir suskunluğa kurban verilmek istenmiş, nisyana terkedilmiştir. Fakat bu, tüm çabalara rağmen başarılamamıştır. Başarılamayınca, Risale hakkında kuşku uyandırmanın yolları aranmıştır’ diyor ve konuya dair şu ilmî (!) açıklamayı kendince yeterli görüyor: ‘Senedi yok itirazının bir fiskelik canı var. İmam Malik b. Enes’in ‘İsnad Zührî ile başladı’ tarihi tesbiti, bu itirazı boşa çıkarmaya yeterlidir. (İbn Ebî Hatim, el-Cerh ve’t-Tadil, IV, 74) Risale’nin yazımı en geç 80’li yılların başıdır. İbn Şihab ez-Zührî’den önce isnadın olmadığı tarihi bir vakıadır. Bu gerçek ortadayken, Risale’nin hadis ilmi kıstasları açısından tevsikini istemek insafla bağdaşmaz. Risale’nin hadislerin tedvininden yaklaşık iki kuşak önce yazıldığı hatırlatılırsa, bunu isteyene ‘Hangi Hadis İlmi?’, ‘Hangi kıstaslar’ diye sormak gerekir.’

‘Risale’nin ez-Zührî’den önce kaleme alınmış olması senedsiz olmasını mı gerektiriyor?’ sorusunu Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil Hoca’ya sorduğumuzda şu cevabı alıyoruz: ‘İslamoğlu bu meselede de ‘halt’ ediyor. İsnâd başından beri vardır. Zührî ya da İbn Sîrîn ile başladığı söylenense ‘isnâd sorulması’dır. Bizzat el-Hasenu’l-Basrî’nin, rivayet naklederken sened zikretmiş olması da bunu teyit eder. Yani isnâdın ‘mevcut olması’ başka şeydir; ‘sorulması’ başka. Eşyanın tabiatı da isnâdın başından beri var olmasını gerektirir. Tabiûn dediğimiz nesil Sahabe’nin çocukları ve talebeleridir. Tebe-i Tabiîn de Tabiûn’un. Yani isnâd başından beri ‘tabii olarak’ mevcuttur. Öte yandan ez-Zührî 124’de vefat etmiştir. Ondan 14-15 sene önce vefat etmiş olan İbn Sîrîn isnâd sorulması bağlamında şöyle demiştir: ‘Fitne’den önce insanlar isnad sorulmazdı. Fitne vuku bulunca isnad sorulmaya başladı. Artık Ehl-i Sünnet’e bakılıyor,onların rivayetleri alınıyor.’ İsnâd sorulması hadisesiyle ilgili olarak ‘Modern İslâm Düşüncesi’nin Tenkidi’nin Fazlur Rahmân’ın görüşlerine tahsis ettiğim cildinde geniş bir şekilde durmuştum. Oradan istifade edilebilir.’

Mustafa İslamoğlu’nun ‘Risale’nin isnadı yok’ itirazını dillendirenlere verdiği cevap ilmî olmaktan uzak olduğu gibi inandırıcı olmaktan da uzaktır. Zira bu önemli itiraza cevap sadedinde Enes b. Malik’in sözü ile yetinmesi ve İbn Şihab ez-Zührî’den önce sanki sened yokmuş gibi bir tavır sergilemesi İslâmî ilimlerle uğraşanlar nezdinde hiçbir anlam ifade etmemektedir. Nakledeceğim şu bilgiler Mustafa İslamoğlu’nun meseleyi ne derece ustalıkla çarpıttığını gözler önüne sermektedir: Dımaşk’ta rivayet ettiği hadislerin halk tarafından isnadsız aktarıldığını gören Zührî buna karşı çıkmış, bunun üzerine Dımaşklılar hadisleri isnadla rivayet etmeye başlamıştır. Mâlik b. Enes’in, ‘Hadisleri isnadla ilk rivayet eden kişi Zührî’dir’ sözü bütün İslâm coğrafyasında isnad uygulamasının Zührî tarafından başlatılmasından ziyade onun bu konuda Şam bölgesindeki öncülüğüne işaret etmektedir. Zira isnad kullanımının Hicaz ve Irak gibi bölgelerde daha önce başladığında şüphe yoktur. İsnadı rivayetlerin rastgele dağılmasını engelleyen dizgin ve yulara benzeten Zührî vefatından kısa bir süre önce Mekke’de ders verdiği genç Süfyân b. Uyeyne’ye bir hadisi isnadsız olarak öğrenmek istemesi üzerine, ‘Çatıya merdivensiz çıkabilir misin?’ diye tepki göstermiştir.

Ağababaları olan müsteşriklerin sözcülüğünü üstlenen ve her fırsatta Ehl-i Sünnet’e olan kinini kusmaktan geri durmayan Mustafa İslamoğlu’nun ya ehil bir hadis âliminin dizinin dibine oturarak İslâmî ilimleri ve bilhassa da usul-i hadis okuması ya da kendisinde meleke haline geldiğine şahit olduğumuz meseleyi bilerek çarpıtma hastalığından tez zamanda kurtulması gerekiyor. ‘Hangi Hadis İlmi?’ diye soran İslamoğlu’na bildiklerini öğretmeye ya da bilerek çarpıttığı meseleleri yüzüne vurmaya devam ediyoruz. İmam İbn Şihab ez-Zührî’den önce sened ilminin olmadığını zanneden Mustafa İslamoğlu’na asrımızın muhaddislerinden Şeyh Muhammed Avvame Hocaefendi’nin verdiği cevabı burada nakletmenin faydalı olacağını düşünüyoruz:

‘Hadisleri tedvin eden ilk kişinin İbn Şihab ez-Zührî olduğu iddiası şu iki nakle dayanmaktadır. Birincisi İmam Malik’in ‘İsnad Zührî ile başladı’ şeklindeki sözüdür. İkincisi ise İbn Şihab ez-Zührî’nin ‘Ömer b. Abdulaziz, sünnetleri toplamamızı emretti, biz de onları defter defter yazdık’ şeklindeki sözüdür. Bu iddialara şu şekilde cevap verilebilir. İmam Malik’in sözü Muhammed ibn Hasan ibn Zebale yoluyla nakledilmiştir. İbn Zebale ise güvenilirliği son derece şaibeli bir isimdir. Hatta İmam Ebu Davud İbn Zebale’yi ‘yalancı’ olarak vasfetmiştir. İmam Malik’in sözüne benzer bir söz İmam Yakup ibn Süfyan tarafından İbrahim ibn Sa’d’dan da nakledilmiştir; ancak İbrahim ibn Sa’d, İbn Zebale’den cerh tâdil açısından çok daha güvenilir olmasına rağmen onun rivayeti de munkatı olarak kabul edilmiştir; çünkü o Ömer b. Abdülaziz’in vefatından sonra dünyaya gelmiştir. Ayrıca İmam Malik’in sözü, İbn Şihab ez-Zührî’nin Medine’de hadisleri bir araya getiren ilk kişi olduğu şeklinde yorumlanabilir. ‘Ömer b. Abdülaziz bize sünnetleri toplamamızı emretti’ şeklindeki rivayete gelince; bu rivayet kendi kendisini açıklamaktadır; çünkü ‘Ömer b. Abdülaziz BİZE emretti’ denildiğine göre bu görev yani hadisleri tedvin etme görevi sadece İbn Şihab ez-Zührî’ye verilmemiş, onunla birlikte bir takım başka insanlara da verilmiştir.’

Mustafa İslamoğlu’nu zorda bırakacak delillerden birisi de şu şekildedir. İbn Sa’d Tabakat’ında şöyle bir bilgi nakleder: ‘Emevîler’in Mısır valisi olan Abdülazîz b. Mervân’ın bir mektubu, erken devirlerden itibaren hadisleri kötü niyetli kişilerden korumak amacıyla devlet adamlarının bile gayri resmî olarak hadis tedvîniyle ilgilendiklerini göstermektedir. Abdülazîz b. Mervân, Bedir Gazvesi’ne katılan yetmiş sahâbî ile görüştüğü söylenen muhaddis Kesîr b. Mürre el-Hadramî’ye yazdığı bu mektupta, Ebû Hüreyre’nin rivayetlerine sahip olduğunu belirttikten sonra ondan diğer sahâbîlerden duyduğu hadisleri yazıp kendisine göndermesini istemektedir.’ Bu bilgiler ışığında şu sonuca ulaşıyoruz: Abdülaziz b. Mervan aslında hadis tedvini işini bilinen yaygın kanaatin aksine oğlu Ömer b. Abdülaziz’den 20-30 sene önce başlatmıştır. Dolayısıyla hadis tedvini dediğimiz süreç en erken Abdülaziz b. Mervan zamanında başlamıştır. Tam da bu konuda önemli bir hususun altını kalın harflerle çizmek gerekiyor. Her ne kadar hadis tedvin sürecini Abdülaziz b. Mervan’a kadar götürsek de, hadis yazımı sahabe zamanında başlamıştır. ‘Sahabe tarafından kaleme alınan sahîfeler bir yana, bir tesbite göre 1. yüzyılın ikinci yarısı ile II. yüzyılın ilk yarısında 400 kadar muhaddis tarafından hadislerin yazıldığı artık belgeleriyle bilinmektedir.’ Binaenaleyh, hadisleri tedvin etmek başka bir şeydir. Hadisleri yazıya geçirmek bambaşka bir şeydir. Velhasıl-ı kelâm, Mustafa İslamoğlu’nun ‘Kader Risalesi’nin senedi yok’ haklı itirazını dillendirenlere yönelik sarf etmiş olduğu hadis usulüne dair ilmîlikten uzak acayip sözleri neresinden tutsak elimizde kalıyor.

Mustafa İslamoğlu, Kader Risalesi Şerhi, Arka Kapak Yazısı
Mustafa İslamoğlu, İman Bilinci, s. 17
Şehristânî, Milel, s. 59
Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslam Ansiklopedisi, Hasan-ı Basrî Maddesi
Muhammed Mustafa el-A’zami, İslam Fıkhı ve Sünnet, s. 154
Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslam Ansiklopedisi, Hasan-ı Basrî Maddesi
Mustafa İslamoğlu, Kader Risalesi Şerhi, s. 76
Ebubekir Sifil Hoca’ya bu soru bendeniz tarafından Twitter üzerinden soruldu.
Halit Özkan, TDV İslam Ansiklopedisi, Şihab ez-Zührî Maddesi
İbn Maîn onun yalancı ve hadis hırsızı olduğunu, Buhârî de münker rivayetlerinin bulunduğunu bildirmiştir.
Muhammed ibn Harun Abasoomer, Clarification On Early Hadith Compilation
İbn Sa’d, Tabakat, Cilt 7, s. 448
Muhammed Mustafa el-A’zami, İlk Devir Hadis Edebiyatı, s. 58-161

Cinsel Öğretim Farzdır

Intimacy-in-Islam

İslâm Dini’nin îman esaslarını, görev yükleyici bütün emirleri ve yasaklarını öğrenmek farz-ı ayındır. Her bir mü’min tarafından öğrenilmesi farz-ı ayın olan mukaddes bilgileri, ergenlik (bulûğ) çağına gelinceye kadar, bizzat veya bilvâsıta erkek ve kız çocuklarımıza öğretmek de farzdır. Bu hususta İslâm bilginlerinin ittifakı vardır. İslâm Dîni’nin cinsel hayatı düzenleyici düstûrlarının büyük çoğunluğu yapılması gereken emirler (farzlar) ve kaçınılması gereken yasaklar (haramlar) şeklinde olduğu içindir ki, bu ilâhî emirler ve yasakların belirlediği müfredat içerisinde cinsel öğretim farzdır. Kaideleştirdiğimiz bu gerçeği misallendirmek için dinimizin cinsel hayatla ilgili yasaklarının (haramlarının) bir kısmına bakalım: Şehvetle bakmak, evlenilebilecek bir kadın ve erkekle bir arada yalnız kalmak, flört, cinsel duyguları uyarıcı mûsıkî, zina, homoseksüellik, sevicilik, hayvanlarla cinsel temas, vücûdun erotik bölgelerini ve örtülmesi gereken yerlerini açığa vurmak, kadın ticareti, cinsel kaynaklı iftira (kazif), cünüblük sonrasında ğusül abdestini bir namaz vaktini aşacak şekilde ertelemek, hadımlaştırmak, kısırlaşmak, eşlerle de olsa âdet ve lohusalık günlerinde cinsel ilişki, zevceye arka organdan temas, dinî ve sıhhî bir mazeret olmaksızın kocanın cinsel arzularına karşı çıkmak, kadını ihmal etmek, vs. Yukarıda bir kısmına işaret ettiğimiz Kur’ân ve Sünnet’e dayanan cinsel haramları ve bunlarla ilgili gerekli ayrıntıları öğretmek ve öğrenmek elbetteki farzdır. Bu haramlar öğretilmez ve öğrenilmezse nasıl bilinecektir? Bilinmedikçe de bunlardan nasıl korunulacaktır?

[Ali Rıza Demircan, İslâm’da Cinsel Hayat, E-Kitap]

‘Sürüden Ayrılan Koyunu Kurt Kapar’

4958561390_4ecaa6e676_o

‘Cemaat’ kelimesini bir fikir ve inanç etrafında toplanmış kimseleri tanımlamak amacıyla kullanırız. Şeair-i diniyyeden olan cemaat olgusuna ve şuuruna din-i mübin-i İslam büyük önem verir. Bunu anlamak için öyle uzaklara gitmeye hiç gerek yok. Günde en az yirmi defa okumakla mükellef olduğumuz Fatiha Suresi’nde Allah Teala bizlerden ‘Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dilerim’ yerine ‘Yalnız sana ibadet ederiz, yalnız senden yardım dileriz’ dememizi istemekle cemaat olmanın önemini en güzel biçimde beyan buyurmaktadır. Allah Rasulü (sas) ise ‘Cemaatle kılınan namaz, kişinin evinde (münferid) kıldığı namazdan yirmi yedi misli daha faziletlidir’ buyurmak suretiyle cemaat olmanın önemine ayrı bir vurgu yapıyor.

‘İslamda Cemaatin Önemi’ konulu bir deneme veya makale yazacak olsaydım gerek ayet gerek hadis gerekse selef-i salihinden konuyla alakalı pek çok delili burada serdedebilirdim; lâkin bendeniz burada özellikle bir rivayet etrafında meselenin farklı bir boyutunu konuşmak istiyorum. Zikredeceğim rivayet genellikle darb-ı mesel olarak bilinir; ancak Ebu’d-Derda Hazretleri’nin naklettiği bir hadis-i şeriftir. İlgili rivayette Allah Rasulü’nün şöyle buyurduğu nakledilmiştir: ‘Köyde ve kırda üç kişi bir arada olur da, namazı cemaatle kılmazlarsa şeytan mutlaka onlara gâlib gelir. Aman, cemaate sarılın, çünkü kurt, sürüden ayrılan koyunu kapar.’ Bu rivayeti İmam Ebu Davud, Sünen’inin ‘Cemaati Terk Etmenin Vebali’ babı altında özellikle cemaat ile namaz kılmanın önemi sadedinde zikrediyor. Büyük hadis İmamı Celâleddin es-Süyûtî gibi bazı âlimler ise hadis-i şerifte geçen cemaatten ayrılmama tavsiyesini, ehl-i sünnet ve’l-cemâat akidesinden ayrılmamak olarak anlamışlardır. Bu nokta ayrıca önemli…

Sünen-i Ebu Davud ve Nesai’de geçen rivayetin günümüze bakan ve üzerinde durmak istediğim bir tarafı var. Kabul edelim ki günümüz tarikat ve cemaatlerinin durumu içler acısı. Pek çoğu rotalarını şaşırmış vaziyette bekliyor. Cemaat ruhundan bîhaberler. Cemaat olmayı kuru kalabalık olmak zannediyorlar. Bazen de işi abartıyorlar. Öyle ki ’73 Fırka Hadisi’nde haber verilen yegâne kurtulacak taifenin kendi cemaatleri, grupları, hizipleri, partileri olduğunu düşünenler bile var. ‘Bizden ayrılırsan başına şu işler gelir’ diyerek insanları adeta sömürüyorlar ve haklı gerekçelerle de olsa kendilerini terk etmek isteyen müntesipleri ‘Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar’ sözüyle korkutuyorlar. Aslında bunu yaparken farkında olmadan bir hakikati de izhar ediyorlar. O da şu: ‘Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar’ sözü hak bir söz; ancak bâtıl bir mana kastediliyor. Kendi çıkarlarını düşünen bazı gruplar ve partiler kendilerine tabi olanlardan koyun gibi olmalarını, akıllarını abilerine ablalarına hocalarına şeyhlerine kiraya vermelerini bekliyorlar. Hâl böyle olunca bilinçsiz ve şuursuz müntesipler şeriata muhalif pek çok durum karşısında acayip bir şekilde sessiz kalmayı yeğliyorlar. Neden mi? Çünkü o cemaate veya tarikata dahil oldukları günden itibaren kendilerine aynı şey telkin edildi: ‘Biz Allah Rasulü’nün haber verdiği felaha erecek yegâne fırkayız. Sen ise aklını fikrini bize teslim etmen gereken bir koyunsun. Sürümüzü terk etmen hâlinde helâk olacaksın.’

Fatiha, 5
Buhari, Ezan 30, 31; Müslim, Mesacid 249, (650)
Ebû Dâvûd, Salât 46. Ayrıca bk. Nesâî, İmâmet 48

Aşk

1907919494_4e773ddc1a_b

Kur’an, sevginin ileri ve taşkın boyutu olan ‘aşk’ kelimesini kullanmamıştır. Aşk kavramı Kur’an’da hiç kullanılmaz. Araştırdığımız kadarıyla sahih hadis kaynaklarında da bu kavramla hiç karşılaşmadık. Sadece Hakim’in Müstedrek’inde Hz. Peygamber’in, Hz. Hatice’ye sevgisiyle ilgili; ‘Hatice ile aramızda büyük bir aşk vardı.’ şeklinde bir tek rivayet geçmektedir. Din dilinde sevgi kavramı, velayet, meveddet, ülfet ve muhabbetle ifade edilmiştir. Özellikle muhabbet konusunu daha geniş ele alacağız ki bu kavramın, aşk kavramından farklılığı yeterince anlaşılsın. Aşk, sevgide ifrattır. Bu anlama göre ne Allah Teala bu kavramla vasıflandırılır ne de Rabbine olan muhabbetinden dolayı kulu. Bazılarına göre ise aşk, sevgide ‘fena’ olmaktan dolayı ortaya çıkan bir sarhoşluk halidir. Kelimenin etimolojik tahlilini yaparsak, sözcük anlamıyla kavramsal anlamı arasındaki ilgiyi daha iyi anlamış oluruz. Arapça’da ‘şekatün’ sözcüğü, ağacın etrafına dolanan sarı renkli bitkinin adıdır. Sarmaşık da denilebilir. Ağaca sarılarak varlığını devam ettiren bu bitki/aşekatün daha sonra sap sarı kesildiği için, ‘âşık’ kavramı teşbih yollu bu sözcükten türetilmiştir. Çünkü aşık da, aşırı sevginin sonunda bu bitki gibi sapsarı kesimektedir. Birçok arif, ‘Ey Rabbimiz! Bize tahammül edemeyeceğimiz yük yükleme.’ Ayetini ‘aşk illeti’ şeklinde yorumlamışlardır. Hatta, Abdullah b. Abbas’a genç bir adamı getirmişler. Adamı zayıflamış ve sararmış bir vaziyette görünce bu durumun nedenini sormuştur. ‘Aşk’tan dolayı böyle olduğu cevabını alınca, dualarının çoğunda, ‘Aşk’tan Allah’a sığınmıştır. Kısacası aşkta sarhoşluk,ölçüsüzlük, bilinç kaybı, körükörünelik ve kara sevda vardır. Bütün bunlardan dolayı ‘aşk’ kavramı, sağlam rivayetleri önceleyen ana kaynaklarda yer almamıştır. Hal böyleyken, dini teklifleri anlamaktan, öğrenmekten, öğretmekten, hayatın kötü gidişatına müdahale etmekten, zalimlerin zulmüne tepki vermekten, İslam’ın hayata hakimiyetini sağlamaktan ve dünyadaki aktif heva merkezli şirk düzeniyle hesaplaşmaktan aciz; şer’i teklifleri taşımaya gücü yetmeyen pasif ruhlu kişiler bu kelimeye sığınmışlar ve ilahi aşk içersinde olduklarını iddia etmişlerdir. Sığınmakla da kalmamış; her türlü yararlı çalışmaları yapan, ilim öğrenen ve öğreten, gece gündüz Allah yolunda cihad eden, ümmetin zihinsel sapmalara düşmesini ve ideolojik yapılanmalara kaymasını engelleyen, malıyla ve canıyla Allah yolunda feda olan Müslümanları küçük görmeye başlamışlardır. Günümüzde bu kimselerin tamamına yakınının ilahi aşkla bir ilgileri de yoktur. Aşkın bile sadece adını duymuşlardır. Bunların çoğu rahatsız, hasta ve kendilerini isbat etme çabasında olan kimselerdir. İlim adamı olamadıkları ve cihad yapmak da bedel istediği için, işe ulemayı ve mücahidleri yermekle başlamışlardır. Kendileri ise teklif almaktan her zaman kaçınmışlardır. Bunlar ne aşıktır ne de meczubtur. Sadece aşkın ve cazibenin adını duyup kendilerine sufilik geleneğinde yer edinmek isteyen derviş taklitçileridir. Gerçek derviş; her aradığını Kur’an ve sünnette bulan, iradesini sadece Allah’a teslim eden, yaptığı her hayırlı işi ihsan bilinciyle yapan marifet ehli kimsedir. İlmihal bile okumayan, Kur’an’ın bilgi dünyasından, sünnetin uygulama alanından nasibi olmayanın aşkla ne ilgisi olabilir?

[Dr. Mehmet Sürmeli]

‘Dinler Savaş ve Kargaşaya Sebep Olmuşlardır’

6420798145_4111f86a60_z

Dinlerin yeryüzünde fesat ve kargaşanın sebebi olduğu iddialarının tam anlamıyla olaya tek taraflı bakılmasından kaynaklandığını söylemek mümkündür. Üç büyük din açısından insanların ortak atadan yani Allah tarafından yaratılan ilk insandan geldiği inancının en temel kabullerden biri olduğu söylenebilir. Yani tüm dinlerin özünde insanlar kardeştir. Bu yüzden vahiy kaynaklı dinlerin haksız yere öldürmeyi, çalıp çırpmayı, adaletsizliği, hak ve hukuktan uzaklaşmayı tavsiye etmesi mümkün değildir. Dinler, insanların ortak noktalarda buluşup barış içinde yaşamaları ve her iki dünyaları için de gerekli olan şeyleri öğrenmeleri için çeşitli bildirimlerde bulunmuşlardır. Ancak insanoğlunun bozguncu yönünün bu gerçeği unuttuğu ve dinleri kendi istek ve tutkuları doğrultusunda kullanarak özünden uzaklaşmasına sebep olduğu da bir gerçektir. Bu sebeple herhangi bir kişi ya da toplumun yapmış olduğu bir hata, haksızlık yahut zulmün mensubu olduğu dine mâledilmesi söz konusu edilemez. İnsanlık tarihi boyunca işlenen suçların, zulüm ve baskıların dinsel temelli olduğunun iddia edilmesi de gerçeği yansıtmamaktadır. Zira bu durum dinlerin özünden değil, o dine mensubiyeti bulunan insanların bozukluklarından ve dini yanlış yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Hiçbir dinsel metnin; ‘Yıkın, yağmalayın, bozgunculuk yapın, haksız yere cana kıyın ya da fitne fesat çıkartın’ şeklinde emirlerde bulunduğu iddia edilemez. Tarih boyunca bazı insanların dini, nefsi arzularına alet etmeleri her din mensubunun zalim ve bozguncu olduğu anlamına gelmez. Aksine dünya tarihi boyunca dinlerin insanlığı medeni bir şekilde birliktelik içinde yaşamaya sevk ettiği görülür. Bununla birlikte dinlerin savaş ve kargaşa sebebi olduğunu iddia eden kimi çevrelerin örneğin Stalin’in yaptıklarına bakarak komünizmi suçlamadıklarını görürsünüz. Bu ise söz konusu kişi ve çevrelerin meselelere yönelik olarak çifte standart uyguladıklarını göstermektedir.

Tarihte dinsel ve mezhepsel bazı savaş ve anlaşmazlıkların yaşanmış olduğu bir gerçek olmakla birlikte esasen insanlık tarihindeki pek çok savaşın dinsel içerikli ya da mezhepsel anlaşmazlıklardan kaynaklandığının iddia edilmesi gerçeği yansıtmamaktadır. Makedonyalı İskender’in ordularıyla Hindistan’a kadar gitmesi de, Roma İmparatorluğu’nun geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurması da, Cengiz Han ve oğullarının Avrupa’ya kadar dayanarak karşısına çıkan her yeri yağmalaması da, dinsel nedenlerden kaynaklanmamıştır. Hatta Haçlı Seferleri olarak bilinen ve Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında gerçekleşen çeşitli savaşların da dinsel nedenlerden çok, siyasi ve ekonomik nedenlere dayandığı bilinmektedir. Dünya tarihinde en kanlı olayların yaşandığı I. ve II. Dünya Savaşlarıyla ilgili bazı verileri incelediğinizde, örneğin 1914’te Britanya ordusunda görevli olan 25 yaşın altındaki Oxford ve Cambridge öğrencilerinin dörtte birinin öldüğünü görebilirsiniz. Yine sadece Batı Cephesi’nde Fransızlar 1.6 milyon, İngilizler 800 bin, Almanlar 1.8 milyon, Amerikalılar 116 bin kayıp vermişlerdi. Bununla birlikte savaş yöntemleri de son derece acımasızdı. İki savaşta da zehirli gazlar kullanıldı. I. Dünya Savaşı’nda Almanlar bu yönteme başvurmuşlardı. İtalyanlar da II. Dünya Savaşı’nda sömürgelerine karşı bu barbar silahı kullandılar. İkinci dünya savaşında birincisinin aksine üniformalı askerler kadar siviller de öldürüldü. Almanya’daki 5.7 milyon Rus savaş tutsağının 3.3 milyonu öldü. 1959’a gelindiğinde bile Rusya’da her 4 erkeğe karşılık 35 ile 50 yaş arasında 7 kadın vardı. Charles Philips ve Alan Axelrod tarafından hazırlanan Encylopedia of Wars isimli kapsamlı çalışmada 1763 savaş listelenmiştir. Söz konusu 1763 savaştan sadece 123 tanesinin dini sebeplerle ilgili olarak sınıflandırılabileceği ortaya çıkmıştır. Dini sebeplere dayandırılabilecek 123 savaşın, listelenen 1763 savaşın yüzde 7’den azına, söz konusu savaşlarda öldürülen insan sayısının yüzde 2’sinden azına karşılık geldiği görülmüştür. Örneğin Haçlı Savaşları’nda 1 ila 3 milyon civarı insanın trajik bir şekilde can verdiği, yaklaşık 3 bin kişinin Engizisyon Mahkemelerince ölüm cezasına çarptırıldıkları yerde sadece I. Dünya Savaşı’nda yaklaşık 35 milyon asker ve sivilin anlamsız ve din dışı sebeplerle can verdiği görülmüştür.

[Emre Dorman, Dini Konularda Kendini Kandırmanın 40 Yolu, s. 175]

Gençlere Tavsiye

2003

Gençlere en başta tavsiyem şu: Bu dini kendi başınıza kitap okuyarak öğrenmeye kalkmayın. Kitap okumak insan olmanın sanki vazgeçilmez bir unsuru gibi. Oysa biz niye kitap okuyoruz? Bilgilenmenin bir vasıtası olarak kitap okuyoruz. Peki bilgilenmenin başka vasıtası yok mu? Var. Bizim geçmişimizde, kültürümüzde biz kitap okuyarak bilgilenmedik. Dinleyerek, bizatihi ağızdan ağza, kulaktan kulağa şifahi bilgi ve kültür nakli vasıtasıyla bilgilendik. İhtiyacımız kadar öğrendik, ihtiyacımızdan fazlasına itibar etmedik, ilgi duymadık. Çünkü ihtiyaçtan fazlasını öğrendiğiniz zaman o size bir yük olur, siz onun gereğini yapmak zorunda kalırsınız. Bizim geçmişimize bakın; insanlar iki gruba ayrılır. Âvam ve havas. Âvam kendi sınırını bilir. Fazla bilginin, fazla malumatfuruşluğun peşinde olmaz. Bir yanlış yaparım diye hep endişe eder. Yanlış bir şey söylerim, bilmeden bir pot kırarım, bir günah işlerim diye endişe eder. Onun için ihtiyaç duyduğu zaman gider, havas diye bildiği âlime sorar, velîye sorar, hocaefendiye sorar. İhtiyacı ne ise onu sorar, öğrenir ve döner gelir. Artık o insanın bilgilenme süreci burada bitmiştir. O amel etme sürecine bakar. Makbul insan çok bilen insan değildir. Makbul insan Allah katında az da olsa ihlasla, takvayla amel eden insandır. Tabii dengeler yerinden oynayınca, modern toplumda makbul insan kim oldu? Çok bilen insan, çok etiketli insan, çok maaş alan, çok tüketen insan oldu… Oturduğu zaman carcar konuşan, ahkam kesen, entelektüel kapasitesi yüksek insan makbul oldu. Bu yüzden okuma faaliyetinden önce diriltmemiz gereken bir metodun üzerine eğilmek lazım. Nedir o? Bir bilenden, Allah korkusuna sahip bir bilenden öğrenme usulünü, tarzını, metodunu ihya etmemiz lazım. Buna önem vermemiz lazım.

[Dr. Ebubekir Sifil, Genç Dergisi, Temmuz 2010]

Müslümanlığın Yegâne Zemini İslâmî İlimler

2868288357_d30bea71eb_b

‘Ümmet-î Muhammed’in modern zamanlarda kaybettiği en önemli şey nedir?’ sorusuna birçok açıdan farklı cevaplar verilebilir. Kanaatimize göre, ‘İslâmî ilimlerdir’ cümlesi, bu soruya verilebilecek cevapların tamamını ihata ve ihtiva eder. Kimileri bakımından sadece Kuran’a, kimileri bakımından da Kuran’a ve Sünnete doğrudan giderek ‘yeni’ ve ‘farklı’ bir Müslümanlık elde etmemiz gerektiği şeklindeki modern teklif ve telkine itiraz eder pozisyondaki kesimlerin önemlice bir kısmının fark edemeden düştükleri tuzak, söz konusu teklif ve telkinin ‘Kuran ve Sünnete doğrudan gitme’ kısmına itiraz etmeksizin, tehlikenin ‘yeni ve farklı bir Müslümanlık elde etme’ tavrından geldiği şeklindeki yanılsama kendini gösterecekti. Oysa geniş kitleler bakımından ‘Kuran ve Sünnete doğrudan gitme tavrının ‘yeni ve farklı bir Müslümanlık’ anlayışından başka doğurabileceği bir netice yoktu. İslâmî ilimler, Allah Teala’yı razı edecek sahih ve müstakim Müslümanlığın tek mümkün zeminidir. Bu, modern zamanlara kadar böyle olduğu gibi, modern zamanlarda ve sonrasında da böyle olacaktır. Zira Kuran ve Sünnet’in bize ‘ne’ dediğini ve ‘niçin’ dediğini ancak İslâmî ilimler zemininde tam anlamıyla kavrayabiliriz.

Modernite öncesinde Müslümanlar her türlü faaliyetlerinde olduğu gibi ilmi çalışmalarında da münhasıran Allah Teala’nın rızasını tahsili amaçlarken, modern zamanlarda bu durum keskin bir dönüşüme uğradı. Modern dönemde Müslüman – İslâm ilişkisinde dünyevî beklentiler – endişeler belirleyici olunca ve dünya algısı da hemen tamamen Batı patentli değer yargılarının ve düşünce kodlarının eksenine oturunca ‘Allah rızası’ kavramı yerini ‘saadet beklentisine’, ‘çağdaşlaşmaya’, ‘küreselleşmeye’ bıraktı. Modern zamanlarda ‘bilgi’ akla hemen tamamen insan aklının ürettiği, fizik alemin kuralları üzerinde deveran eden bilgi geldiği için, hakikatin bilgisinin tekabül ettiği alan; hurafe, şüphe, tarihsellik, eskimişlik, telkinsizlik… çağrışımları eşliğinde karşılanır hale gelmiş bulunmaktadır. İşin düşündürücü yanı, bu algı durumunun sadece Din’e mesafeli duran kesimlere ya da Oryantalistlere değil, aynı zamanda uğraşı alanı olarak İslâmî ilimleri seçmiş kimse ve kesimlere de hakim olmasıdır. ‘Adem’e bütün isimleri öğretti’ ayetinin, varlıkların ‘kendilerinin’ mi, ‘isimlerinin’ mi, bunlarla birlikte, onlarla muamelenin ne şekilde olması gerektiğinin mi öğretildiğini anlattığı hususunda ehl-î tefsirin ihtilâfı malumdur. Bu ihtilafta tarafların hangisinin haklı olduğunu söylersek söyleyelim sonuç değişmeyecektir. İnsanlığın atasındaki ilk bilgi ‘elde edilmiş’ bir bilgi değil, ‘verilmiş’ bir bilgidir; yani ‘kesbî’ değil ‘vehbî’dir.

Bir noktayı açıkça ortaya koyaylım: İslâmî ilimleri tedvin eden ulemanın ne Ümmeti kalkındırmak ve ileriye götürmek gibi bir derdi vardı, ne de ‘çağa ayak uydurmak’ tarzında bir hedefi. Onların münhasıran ‘Allah rızasını tahsil’in peşindeydiler. İnsan bu temel hedeften saptığı takdirde elde edeceği şey her ne olursa olsun netice ‘hüsran’ olur! Ve bu temel hedefe vusul müyesser olduğunda izzet de onu takip eder, riyaset de diğer garizî beklentiler de… İlahi bilgi ile Nebevî bilgi arasında inkarı mümkün olmayacak bir bağ vardır ki, bu bağ, vahyin insanlık alemine bihakkın tebliğinin hem biricik yolu, hem de biricik garantisidir. Peygamberlerin görevi sadece aldıkları vahyi insanlar sözel olarak bire bir aktarmak değil, aynı zamanda vahyin murad-ı ilahi doğrultusunda nasıl anlaşılacağını ve hayata aktarılacağını bizzat göstermektedir. Peygamberlerin ‘itaat’ mercii kılınmasındaki hikmet bundan başkası değildir. Peygamberlerin ve Efendimizin (sav) vahyi insanlara sadece tebliğ etmekle muvazzaf olduğunu, onun dışında vahyin hayata intikali noktasında herhangi bir sorumluluklarının bulunmadığını söyleyenler bu noktada önemli bir açmazla karşı karşıyadırlar. Zira Kuran, gerek Efendimizin gerekse diğer peygamberlerin, insanlara kendilerine ‘itaat’ ve ‘ittiba’ etmelerini söylediklerini haber vermektedir. Burada tebliğ edilen metin yanında, tebliğ eden peygambere ittibanın ayrıca ve bilhassa vurgulanmış olduğuna dikkat etmek gerekir.

İmam el-Gazali İslâmî ilimlerin tahsilindeki niyet ve maksada değinirken son derece önemli bir noktanın altını çizer: ‘Eğer dersen ki, Allah Teala’nın rızasından başka bir amaçla öğrenilmesi haram olan ilimler belli ilimler midir, yoksa herhangi bir ilim de bu kapsama girer mi?’ Derim ki; Bu, münhasıran ibadetler cümlesinden olan dini ilimlere mahsus bir hükümdür. Tıp, Matematik gibi dini ilimler cümlesinden olmayan ilimlerle şöhret ve servet kazanmayı amaçlamak haram değildir. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Usul, Kelâm gibi ilimlere gelince, Allah Teala’nın rızası dışında başka bir maksada ulaşmak için öğrenilmesi caiz değildir.’ Bid’at ehlinin Akâid / Kelâm konusunda ürettiği bilginin, Efendimizden ve Sahabe-î Kiram’dan gelenlerle örtüşmemesi, ‘meşruiyet’ probleminin temelini oluşturmaktadır. Gerek Kuran’ın ilgili ayetlerinin delaletinde, gerekse Sünnet’te sabit hususların kabulünde problem arz eden bid’at duruşlar, bid’at ehlinin ürettiği bilginin temelde ‘bidattan kaynaklanan bilgi’ olduğu gerçeğinin altını çizer. Bid’at ehlinin ürettiği bilginin karakteristik vasfını dikkate aldığımızda önümüze çıkan gerçek şudur: Bid’at ehli bakımından bid’at bilginin neticesi değil, bilgi bid’atin neticesidir. Bir diğer deyişle bid’at ehli söz konusu olduğunda bilgi üzerine kurgulanan bid’atten değil, bid’at üzerine kurgulanan bilgiden bahsetmek doğrunun ifadesi olacaktır.

[Dr. Ebubekir Sifil, Rıhle Dergisi 13. Sayı]

Kadınlarımızı Kim Açtı?

tumblr_mmesk5rCVv1sq8j1mo1_1280

Yüz açıp kapamak meselesi aleyhinde galeyana gelen Müslüman kamuoyunu şaşırtmak için Cemal Hoca’nın kaçamak noktasıdır. Başı sıkıştığından kendisine itiraz eden saf ulemayı yüz açmak meselesine doğru çekip götürüyor ve kavga yeri orası imiş gibi sözü idare ediyor. Bu hâl Müslüman memleketlerinde eskiden de var idi diyor ve itiraz edenleri haksız çıkarmaya kalkıyor. Halbuki meselenin münakaşası Mustafa Kemal inkılabı üzerine çıkmıştır. Ve o inkılabın mucip olduğu kadınların açılması bambaşka bir şekilde olduğu gibi bu inkılabı tasvip edenlerce matlup olan da, kadınların o şekilde inkişaf etmeleridir. Türkiye inkılabı lehinde propaganda yapan Cemal Hoca memleketine böyle bir teceddüd aşılamak istiyor.

Ankara hükümetinin Türk kadınlarını sosyal durumları itibariyle tamamen Avrupa kadınlarına benzetmek ve erkeklerin arasına kapıp salıvermek istediğini, haremlik selamlık engellerini bertaraf ettiğini, İslam hanelerinde pencere kafeslerine varıncaya kadar cebren kaldırdığını Cemal Hoca biliyor. Avrupa kadınlarının açıklıkta erkeklerden farklı olmamaları şöyle dursun; kol, bacak, göğüs, omuz gibi erkeklerde açılması mutad olmayan ve belki hatır-u hayale gelmeyen birçok âzânın Avrupa kadınlarında erkek bakışlarına açık olduğunu da biliyor. Ankara hükümetinin arzusuna ve her vasıta ile çalıştığına nazaran Türk kadını da işte böyle olacak. Bir kısmı olmuş. Olmayan ve ekseriyeti haiz olan mütebakisi de zahirde kendilerine hürriyet veriliyor, hürmet ediliyor davası altında ister istemez bu yola sevk edilecektir.

Alem-i İslam’a Türkiye yoluyla ithal edilmek istenen yeni fitnelerin en mühimlerinden biri de eski Müslümanların ev bark yıkımı tabir ettikleri bu açık aile hayatıdır. Bosna’nın İslam aileleri de aynı yenilik yoluna süluk ederek aynı derecede açılsınlar mı, açılmasınlar mı? Balolarda ve dans salonlarında Müslüman haremleri namahrem erkeklerle sarmaş dolaş olsunlar mı, olmasınlar mı? Yeni Türkiye’yi mehd eden Cemaleddin Efendi’nin Bosna Müslümanları ile yapmak istediği gizli pazarlığın manası budur. Din-i İslam’da tesettür var mıdır yok mudur tarzındaki meseleyi, kadın yüzü mahrem midir değil midir şekline sokarak hastalığını bazen uzvî bir tabir altında gizleyen, bir taraftan da ‘Evlerinizde oturun; eski cahiliyet kadınları gibi güzelliklerinizi hariçte teşhir etmeyin’ ayetinin ezvac-ı tahirat hakkında nazil olduğunu söyleyerek diğer İslam kadınlarının örtünmeden azade olduklarını belli belirsiz vurgulamak suretiyle bazen de dilinin altındaki maksadını açığa vurduran Reisü’l-Münafıkînin ulema ile tesettür kavgasına girişmesinin manası budur.

Yukarıda da ima ettiğimiz vechile kadına erkeklerden farklı bir hususiyet vermedikten başka kadını erkeklerden çok fazla açarak ona sıfırın altında bir hususiyet verdiği malum olan Avrupa medeniyetinin mizac-ı İslam’a en ziyade uymayan ve kendi ukala ve hükemasını bile çoktan nedamete sevk eden bu kadın hayatı meselesinin Avrupa medeniyetinin en fena tarafı olduğu da malum olmak lazım gelir. Halbuki Müslümanlar arasında Garp medeniyetinin çığırtkanlığını yaparak bizim ile kanlı bıçaklı mücadelelere girişen içimizdeki müceddidlerin ve inkılapçıların en birinci maksadı da Garp medeniyetinin kadın vaziyetine ve aile hayatına taalluk eden yıkıcılık tarafıdır. Onlar şimdiye kadar umumi hayatta ayrı duran kadınlarımızla erkeklerimizi karma bezm-i sefa alemlerinde birbirlerine yaklaştırmak ve kucaklaştırmak istiyorlar. İzdivacın manası çiftleşmek olduğuna göre karı koca arasında hususi bir izdivaç olduğu gibi umumî eğlence gecelerinde de hafif tertipte bir umumî izdivaç kabul edilsin diyorlar. Biz bunu kabul etmiyoruz. Aramızdaki anlaşamamazlığın en derin uçurumu burasıdır. Yoksa Avrupa terakkiyatını, terakkiyat-ı fenniyesini kim istemez? Bu hususta medeniyet taraftarı görünen sahtekârların teşvikine ihtiyacımız yoktur.

[Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışları, s. 74]

Türkçenin Barbarlıkla İmtihanı

1401184703_a16bd778b6_o

Hafızamızı bir TV alıcısı gibi düşünelim, kelimeleri de o alıcının kanalları. Ne kadar fazla ise alıcınızı kanal sayısı, dünya ile bağınız o derece artar. 50 kanallık bir TV alıcısı ile 500 kanallık alıcı alıcı arasındaki farkı göz önüne getirelim ve 100 yıl öncesinde kelime dağarcığı itibariyle İngilizce’ye meydan okuyan Türkçe’nin kelime ata ata, terim tasfiye ede ede ve en kötüsü de ‘tilcikler’ uydura uydura içine düşürüldüğü karmaşayı düşünelim. James Redhouse’nun ilk baskısı 124 yıl önce yapılan Türkçe İngilizce Sözlüğü’nde İngilizce ile boy ölçüşen dilimiz sözde Türk Dil Devrimi ile yolunmuş kaza dönerken İngilizce aynı sürede semirdi, yayıldı ve dünyanın en geniş vokabülerine sahip dili haline geldi. Biz Türkçe’den kelime atarken İngilizler topladı. Mesela Koreceden tam 4 bin kelime almakta mahzur görmediler.

Dünyanın en akıllı yöneticileri bizim başımızdakiler olmalı ki, herkes dilini zenginleştirmeye, alıcısının kanal sayısını çoğaltmaya bakarken bizimkiler tasfiyeyi, atmayı ve uydurmayı marifet, pardon modernlik zannettiler. İngilizce’de debate, discuss, argue, contest gibi kelimeler fazlasıyla Osmanlıca’da mevcutken (münakaşa, münazara, müzakere, mübahese) hepsini bir tartışma çuvalına tıkarak teke indirgemenin Türkçenin lehine olduğunu söyleyebilmek için akıl lehimlerini gevşetmiş olmak gerekir. Ahmet Haşim ‘Melali anlamayan nesle aşina değiliz’ diyordu, bugün melal kelimesini anlayana ‘aşk olsun’ diyecek haldeyiz. Tahribat bununla da sınırlı değil. TDK Başkanı Mustafa Kaçalin’in vurguladığı gibi tasfiye ve uydurmalarla bir ‘dil’in yapısı bozuluyor, bozulmanın maliyeti anlama yeteneğinin dumura uğraması oluyor. Anlam belirsizse o dili konuşanların zihinleri de belirsizliğe mahkumdur. Böyle bir dille üretilen kültür ve fikir de sarsak, dirilikten yoksun ve muğlaklıktan aslan payını almış demektir. Heidegger’in dediği gibi biz dili konuşmayız, dildir bizim aracılığımızla konuşan. Türkiye’de sözde Dil Devrimi’nin kasıtlı ve barbarca müdahaleleri yüzünden Türkçenin bizim ağzımızdan Yunusça konuşması da mümkün olamamış, silahlarını evde unutmuş bir cengâver gibi savaş meydanında kalmıştır. Kaldı ki, Atatürk ile İnönü ile avenesinin dile müdahalesi Türkçeyle sınırlı kalmamış, Kürtçe gibi milyonların konuştuğu bir dili hafızalardan silme ve Ermeniceyi unutturma başarısıyla da şereflenmişlerdir.

[Prof. Dr. Mustafa Armağan, Derin Tarih, Eylül 2014]

SAMED Medresesi Dersleri Başlıyor

10599367_771081269602085_290224085452797435_n