Muftî Taqi Usmanî Hakkında

Adam Yetiştirme Mi, Adam Yerleştirme Mi?

fethullah-gulen-1370525430

Peygamberler medeniyetin imamları, ulu hocalar da onu ayakta tutan rükünlerdir. Medeniyet zaman ve mekan atlasında büyüdükçe yeni rükünlere ihtiyaç duyar. Bu yüzden her zaman ve makana ait rükünler vardır. Yükü rükünler omuzlar, en mühim vazifeyi onlar ifa eder. Ne müşteki olur, ne ruhsatla amel eder, ne yağmurda ne karda üşürler. Yorulmadan usanmadan vur ha vur ayakta dururlar. Kıbleyi zemine, zemini de göklere bağlarlar. Mübeşşirât onların feyiz havuzlarına akar. Karargahları nur hazireleridir. Devletin dışında büyüyen irfan devletidir onlar. Saraya girmeden sarayı terbiye ederler. Hükümetleri hikmetle amel etme noktasında uyarır, adam yerleştirmeyle değil, adam yetiştirme ile meşgul olurlar. Müesses bir yapının değil, müesses yapı içindeki kulların İslâm’la münasebetini kurakabe ederler. Allah’tan başka ne dayanakları ne de irtibat noktaları vardır.

Medeniyetin rüknü olan âlimler mücadelelerini milletleri içerisinde yürüttü. Değişen ve gelişen hâdiseleri millet karargahı mesabesinde olan tekke ya da medreselerde çözdüler. Geçen asrın Ömer Muhtar, Abdulkadir Cezairi, İmam Şamil gibi büyük velileri direnişi ülkelerinde kalarak yönetti. İzz b. Abdisselâm da milletinin sinesini bütün dünyadan daha güvenilir gördüğünden ona sığınmıştı. Medreselerin kapatılıp, ulemanın darağaçlarına gönderildiği yıllarda da ulu hocalar milleti bırakıp gitmedi. Hayatlarını ortaya koyarak milletleriyle beraber destansı bir mücadele yürüttüler. Kimi trende ders okuttu; kimi de İslâmî neşriyatı muhataplarına domates kasaları arasında ulaştırdı. Bu hal hem talebelerin kuvve-i maneviyyesini artırdı, hem de her ulu hoca cemaatinin şeriat ölçülerine riayetini ‘ayne’l-yakîn’ müşahede ederek ortaya çıkaran hataları tashih etti. Üstad Necip Fazıl, sekiz defa hapse girdi fakat birilerine küsüp mücadele alanını terk etmedi. Bediüzzaman da Mekke’de de olsam yine Hilafet’in yere düştüğü topraklara dönerim, dedi. Hizmet mihrablarında hocaları olmayan cemaatler, ayne’l-yakîn ittibâ ve murakabe imkanında mahrum kaldıklarından büyüdükçe bir taraftan motivasyonları, diğer taraftan da istikametleri ciddi anlamda yara aldı. Televizyon konuşmalarıyla büyük cemaatleri idare etmek, onların irfanî ihtiyaçlarını görüp çareler üretmek güçtür. Her ne kadar talebeler ekranda her gün hocalarını görse de, hoca talebeyi göremediğinden hatalara da ancak kendisine anlatılanlar kadar vâkıf olabilir. Eğer milletle hoca arasında her meseleyi filitreleyen bir aşılmaz grup varsa, bu durumda mesele daha da çözülmez bir hâl alır. ‘Fitne çıkar’ korkusuyla üzeri örtüldüğünden ne kadar derin bir krizi barındırdığı ise ancak kırılma yaşandığında anlaşılır. İşte bu marazların yıkıcı etkisinden dolayı peygamberler karargahlarını değiştirmiştir. Milletleri arasında kalarak mücadeleyi oradan yürütmüşlerdir. Fakat asıl acıtan ise, Hoca’nın talebelerinden oluşan hazirunun uzun zamandır sinelerinde sakladıkları gayzın patlamasına delalet eden yüksek sesli âminleriydi.

Hocaefendi’nin bedduası ile farklı bir boyut kazanan son hadiseler de, bir yönüyle Hoca’nın ABD’de kalma ısrarıyla alakalıdır. Dışarıda olmak, her insan gibi Hocaefendi’yi de meseleleri başkalarının zaviyesinden tahlil etmeye mahkum etmektedir. İç ve dış zaviyeden bakma farklılığı tahlillerde olduğu gibi duruşlarda da ayrışmaya sebep olmaktadır. Hocaefendi’nin 28 Şubat sürecinde merhum Erbakan’a karşı lâiklerin safında yer aldığını izhar eden söz ve davranışları, Müslümanların zihninde hala tazeliğini korumaktadır. O günlerde Müslümanlar Hocaefendi’nin üstüne vazife olmayan beyânlarını ’28 Şubat ateşi onu da yakacağından böyle konuşuyor, asıl amacı cemaati kurtarmaktır’ şeklinde tevil etmişti. Ümmet, her durumda ona karşı hüsn-ü zannını korudu. Fakat bugün Hocaefendi’ye aidiyet iddiasında bulunan medya ve müesses yapıların ortada Kemalist bir tehlike olmamasına rağmen yürüttükleri muhalefet, maalesef ki tevil kabul etmez bir üslup ve muhteva üzerinden yapılmaktadır. Belki de dünyanın farklı ülkelerindeki müesseseleri korumak için yapılan Müslümanları yok etmeye matuf olan bu derin muhalefetin millet nezdinde nasıl bir karşılık bulduğunu cemaatin en büyük yazılı yayın organına verilen tepkide görmek mümkündür. Eğer Hocaefendi burada olsaydı hem bu hali görecek hem de o beddua cümlelerinin bu mazlum milletin tesanüdünü nasıl parçaladığına tanık olacaktı. Hocaefendi beddua ederken, helâk olacakların kimler olduğuna ya da böyle bir bedduanın muhataplarının Müslümanlar olmayacağına bakılmadan, bütün yürekler acıdı. Hocaefendi beddua ettikçe millet, ‘Anadolu’nun her köşesinden toprak getirtip de onları koklayan vatancüda bu mu?’ diye teaccüp etti, donup kaldı. Hocaefendi’nin bedduasından sonra başlatılan bedduanın İslâmîliği tartışmasıyla ise ‘hoşgörüyle’ temayüz eden cemaati kendisiyle çelişir hâle getirdiği gibi, en üst seviyedeki mümessillerin dahi İslâmî ıstılahlarına ne kadar yabancı olduğunu resmetti. Onlarca yıldır bu milletin en zeki evlatlarını istihdam eden bir cemaatin İslâmî İlimler noktasında bu seviyede olması aslında 28 Şubat sürecindeki başörtüsü tavrı ya da Türkçe Olimpiyatlarını Allah Resulü üzerinden anlatma çabasının ne kadar temelsiz olduğunu da gösterdi.

[Recep Yıldız, Hüküm Dergisi, Ocak 2014]

Türkiye Düşerse Âlem-î İslâm Da Düşer

fft99_mf3903283

Mesele müesir bir şahıs etrafında şahsîleşince ümmeti bölmek için fırsat bekleyen müfsidler ateşe odun atma yarışına girer. Toz dumanda kardeşlik de, ameli salihler de yanar kül olur. Bu yüzden millet-i İslâm’ın imamet makamında olanlar avamın bir tedbir aldığı yerde bin tedbir, onun bin konuştuğu yerde bir konuşmalıdır. Belki de öfkesini yutmalı, yutamazsa derdini en sâdık talebelerinin dahi duyamayacağı bir tonda boş bir odanın duvarlarına anlatmalıdır. Ya da öfke onda istihaleye uğrayup kelâmında ‘muhabbet’ olarak zahir olmalıdır. Bu gün yaşananlar, diyalogla ‘tebliğ’ zemininden uzaklaşan Müslümanların Ehl-i Kitab’la dostluk eksenli tehlikeli bir sürece girmelerinin bir sonucu mudur, acaba? Maalesef ki, karşı tarafın siyasî hedefleri meselenin ‘teoloji’ merkezli yürüdüğünü zanneden cemaat tarafından görül(e)memektedir. Afrika’daki çocukların sofrasındaki ekmeği alacak kadar merhametsiz olan Batılı haydutların Müslümanların açıktıkları okullarla dünyaya müdahil olmalarına sessiz kalacaklarını düşünmek en hafif ifadeyle tedbirsizliktir.

Dünyanın farklı bölgelerinde sürekli yeni okullar açmanın heyecanını yaşayan kardeşlerimiz, bu müesseselerin bekası için küresel güçlerin onlardan büyük bedeller isteyeceğini göremedi. Zira bir taraftan okullardaki eğitim ve finansın temini, diğer taraftan ise yerel siyasî çevrelerle yapılan görüşmeler onları hariçteki tehlikeleri derinliğiyle idrak etmekten alıkoydu. Hocaefendi’nin öğrencilerinin okul hizmeti için her türlü fedakarlığa hazır olmaları onları, küresel güçlerin istismarına alet etmiş olabilir mi? Fırtınalı bir okyanusta haddinden fazla yük alan bir geminin çaresizliği midir, bugün yaşananlar? Hariçteki okulları koruma adına küresel güçlerle yapılan bir işbirliğinin sonucu mudur, Türkiye’deki son operasyonlar? Acaba cemaat küresel oyuncular tarafından büyük bir tuzağın içine mi çekildi? Elini verdiği yerden kolunu mu alamamaktadır? Eğer böyle bir durum söz konusu ise, milletin bir izmihlale sürüklenmemesi için cemaatin küresel anlamda her türlü bedeli ödeme pahasına da olsa Müslümanların iktidarıyla karşı karşıya gelmeyeceğini açıkça deklare etmesi ve Hocaefendi’nin de bu süreç daha tehlikeli boyutlara varmadan Türkiye’ye dönmesi gerekmez mi? Eğer cemaatten birileri, siyasî çevrelerle siyasî sonuçları düşünülmeden bir takım görüşmeler yaptıysa, Hizmet Grubu bütün bunların hükümsüz olduğunu ilan edip Hz Halid gibi siyasî otoriteye itaat etmelidir. Afrika’nın herhangi bir bölgesinde Türkiye tanıtım bürosu gibi hizmet veren okulların muhafazası için Müslümanların iktidarı düşürülürse İran’ın önü açılır, Bilâd-ı Şam bütünüyle cellâtlara teslim edilir. Eğer Türkiye düşerse on yaşında İmam Hatib’e giden Ayşeler de, Ahmetler de düşer. Hama’da, Kahire’de umutlar söner. Türkiye düşerse, Arakan’ın Gazze’nin bir sabah ufukta Osmanlı Donanması’nın geleceğine dair büyüttüğü hayaller de söner. Türkiye düşerse Alem-î İslâm da düşer.

[Halit İstanbullu, Hüküm Dergisi, Ocak 2014]

Mişkatu’l-Mesâbîh Notlarım [3]

81

Beş Bilinmeyen

Efendimiz (sas) kıyametin ne zaman kopacağının bilinmeyeceğini, kıyametin vaktinin ‘Beş bilinmeyen’in içinde olduğunu ifade buyuruyor. Lokman Suresi’nin sonundaki beş bilinmeyen şey, sadece Allah tarafından bilinir. Bunlar; kıyametin vakti, yağmurun yağması, anne karnındaki çocuklar, rızkımız ve kimin nerede ne zaman öleceğidir. Bunları bilmememizdeki hikmet Allah’a teslimiyetimizin artmasıdır. Bu bilinmeyen şeyler bize haddimizi bildiriyor, ufkumuzu gösteriyor. Adeta; ‘İşte sen bu kadarcık bir ufka sahipsin’ diyor. Rahimlerde olanı da ancak Allah bilir. Şimdi diyorlar ki; ‘Rahimdekinin erkek mi kız mı olduğu gelişen teknoloji ile artık biliniyor. Nasıl oluyor da bunu beş bilinmeyen şeyin arasına sokuyorsunuz?’ Hâdiseye şuradan bakın: Bir kimse ilmihali alsa ve içindekileri okuyup öğrense bu kişiye âlim, fakih denir mi? Denilmez. Peki fakih diye kime diyoruz? Kavaid bilecek, usul-ü fetva bilecek, usul-i fıkıh bilecek, makâsıd bilecek, ahkâmı çıkarmayı bilecek. Peki bu âlim kişi furuatla alakalı bazı meseleleri bilmese, bu onun âlim oluşuna halel getirmez, engel olmaz. Fakat ilmihali bilene âlim demiyoruz. O halde Allah Teala kıyametin bilgisinin kendi katında olduğunu buyuruyor. Kullar o alana giremiyor. Fakat insanlar bir takım şeyleri bilebilir ve Allah Rasulü kıyametin alâmetlerinden bahsediyorsa demek ki bir küllî bilgi var, bir de cüz’î bilgi var. Cüz’î bilgilere Allah’ın müsaadesi dahilinde peygamberler ve bir takım insanlar vâkıf olabilir. Ancak asıl itibariyle beş bilinmeyen şey içerisinde bilinmeyen bazı hususlar kıyamete kadar devam edecektir. Yağmurun ne zaman yağacağını da bilmiyoruz. Peki bunu nasıl anlamak lazım? ‘Şuraya şu kadar yağmur yağacak, buraya bu kadar yağmur yağacak’ demek yağmurun ne zaman yağacağını bilmek anlamına gelmez. Zaten onlar da buna tahmin diyorlar. İnsanoğlu yağmurun nereye ne kadar düşeceğini, düşünce insanlar bundan ne kadar istifade edecek bilemiyor. Belki bir takım ışınlarla rahimlerdeki çocuğun erkek mi kız mı olacağını biliyorlar; ama sahib mi olacak şakî mi olacak? Allah’a itaat mi edecek yoksa isyan mı edecek? Bunları bilmiyoruz. İnsanoğlu yarın ne kadar kazanacağını da bilmiyor. Belki insan yapacağı bir yatırım ile bütün malını kaybedecek. O halde yapmamız gereken Allah’a teslim olmamızdır. Son olarak, ölüm meleğinin bizi nerede nasıl bulacağını da bilmiyoruz. Ne kadar uzak durursak duralım, ölümden kaçmamız mümkün değil. Bilmememizdeki hikmet ne? Yakın zamanda öleceğini bilen insan dünya ile irtibatını koparır. Böyle bir insan dünyayı imar edemez. İmtihan hikmeti ortadan kalkmış olur. Bir de kişi 50 sene sonra öleceğini bilse, 40 yıl dünyadan zevk almaya bakar, son on yılını ise tevbe ve Allah’a yöneliş ile geçirir. Böyle bir gaflet olabilir. İşte bundan dolayı Allah Teala ‘beş bilinmeyen’ ile bizim dünyamıza kıyamet aşısı yapıyor. Hz Adem ile sizin kıyametiniz arasındaki zaman o kadar yakın olmasına rağmen, insanlar derin bir gaflet içerisinde. Bu bilinmeme hali ruhumuza, fikir ve amel dünyamıza kıyamet aşısı yapıyor. Artık kıyamet aşısı ile eşya ve olaylara bakacaksınız. Halife Mansur, rüyasında ölüm meleğinin kendisine ‘5’ işareti yaptığını görüyor. Âlimlerden bazıları bunu ‘beş ay’ olarak, bazıları ‘beş sene’ olarak yorumluyor; ama Kuran’ı Hakim’in ruhuna vukufiyet kesbeden Ebu Hanife Lokman Suresi’nin son ayetini okuyarak ölüm bilgisinin yalnızca Allah katında olduğunu, kimin nerede ne zaman öleceğini sadece Allah’ın bildiğini söylüyor.

Efendimizin Gaybı Bilebilir Mi?

‘Efendimiz (sas) gaybı nereden bilsin?’ diyorlar. ‘Gaybın anahtarları Allah katındaysa, peygamber gaybı nasıl bilebilir ki?’ diyorlar. Gaybın anahtarı Allah katındadır; ama anahtarı açan içeriyi gösterirse o zaman gösterdikleri de içeride neler olduğunu bilir. Bunu Kuran’a göre söylüyorum. Hani o kardeşlerimiz Kuran Müslümanı ya! Rabbim Kuran-ı Kerim’de gaybı peygamberlerine bildireceğini söylüyor. Peki bildirirse, Allah Rasulü kıyamete dair bir takım hadiselerden neden haber veremesin ki? Hani Kuran Müslümanı idiniz? Neden Kuran-ı Hakim’e bir bütün olarak bakmıyorsunuz? Yoksa bir kısmını alıp bir kısmını red mi ediyorsunuz? Peki neden inkâr ediyorlar? Veliyullah-ı Nedvî’nin bir kitabı var. Bu bir doktora çalışmasıdır. Efendimizin (sas) geleceği dair haberler veren 160 hadisini eserine almış. Buhari’den, Müslim’den, Tirmizî’den hadisler var. Efendimiz (sas) geleceği dair haberler veriyor. Birkaç örnek vereyim. Efendimiz (sas) Bedir Savaşı’nda ‘Falan şurada ölecek, falan şurada ölecek’ buyurmuştu. Bedir Savaşı’ndan sonra Efendimiz (sas) kim nerede ölecek dediyse o kişilerin cesetlerini Efendimizin gösterdiği yerde buldular.

Levlâke Rivayeti

Üstad, Efendimiz (sas) için diyor ya; ‘Allah’ın yeryüzünü yüzü suyu hürmetine yarattığı…’ Şimdi bu ifadeye de itiraz ediyorlar. ‘Levlake’ rivayetine mevzu diyorlar. Evet, bu rivayet bu lafızlarla mevzu; ancak Abdülhayy el-Leknevî Resail’inde diyor ki: ‘Bu hadis farklı senetlerle, farklı lafızlarla geliyor ki mana itibariyle sahihtir. Eğer Hazreti Peygamber olmasaydı varlık olmazdı yani. Başka lafızlar ve rivayetler var ki Levlake rivayetini teyit ediyor. Cenab-ı Hak, alemde her şeyi sebepler dairesi içinde yaratıyorsa varlığın sebebi olarak Hazreti Peygamber Efendimizi (sas) tayin etmesinde ne sakınca var? Elmayı sana ağaçla, suyu sana nehirle veriyor. Yağmurun gelmesi için bir takım sebepleri tayin ediyor. Bunlar şirk olmuyor da, Hz Peygamber Efendimizi (sas) varlığa sebep tayin etmesi neden şirk olsun? Allah’a din mi öğreteceğiz? Bize düşen, ne nasıl geldiyse ona o şekilde teslim olmaktır.

İmanın Şubeleri

Ebu Hureyre (ra) kanalıyla gelen rivayete göre Efendimiz (sas); ‘İman yetmiş şubedir’ buyuruyor. Bazı rivayetlerde ‘altmış şube’ şeklinde geçmektedir. Bazı âlimler gerçekten de öyle midir diye toplamışlar. İmam Beyhakî’nin ‘İmanın Şubeleri’ isimli bir eseri var. Bu eserde 77 başlık var. Bu kitap yedi cilttir, fihristiyle birlikte dokuz cilt şeklinde bastılar. İman yetmiş küsür şubedir, birincisi ise Lailahe İllallah’tır. İman yetmiş küsür şubedir ne demek? İmanın neticesi, meyvesi yetmiş küsür şubedir. İmanın şubelerinin en üstünü bütün sistemi değiştirecek en esas cümle: Lailahe İllallah… Allah’tan başka bütün otoriteleri, ideolojileri yok kabul etmek. Yani onlar sizin dünyanızda yok. Pentagon diye bir şey yok, Nato diye bir şey yok, BM diye bir şey yok! Siz dünyayı Allah ve Rasul buyruklarına göre yeniden kuruyorsunuz. Lailahe İllallah, Allah’tan başka otorite kabul etmemek anlamına gelir ki bunun hayatınıza yansıması gerekir. İmanın en düşük derecesi ise hadis-i şerifte ifade buyrulduğuna göre yoldan eza veren şeyleri kaldırmaktır. Mesela yolda bir kediye araba vurdu, arabayı durdurup hayvanı alıp uygun bir yere koyacaksınız. Belki de Efendimizin (sas) terbiye ettiği toplumun yaşadığı sokakları temizleyenler bizzat orada yaşayanlardır. Yetmiş yedi maddeye bir bütün olarak baktığınızda Cenab-ı Hakk’ın hukukunu muhafaza ile başlıyor, insanların hak ve hukuklarını muhafaza ile sona eriyor.

İlk Mutasavvıflar

Sadece Lailahe İllallah demekle bitmiyor. İlk mutasavvıfların evradları, ezkârları, hatmeleri var. Evradlarını yaparlar; ama sabah olunca da emr-i bil maruf için diyar diyar gezerler. Yunus olurlar, ellerine asâlarını alırlar ve mahalle mahalle dolaşırlar. Yani zikir demek kapıyı kapatıp hayatı oraya hapsetmek demek değildir. Burada Hatme-î Hacegân var; ama bu hatmeyi alacaksınız sokağa taşıyacaksınız. Moğollar geldiğinde onları Necmeddin-i Kübra Hazretleri elinde kılıç ile karşılıyor. Necmeddin-i Kübra Hazretleri şehid olduğunda, elinde Moğol askerinin kafası vardı. Kübrevî Tarikatı’nın Şeyhi Necmeddin-î Kübra Hazretleri öyle kavramış ki, Moğol askerinin kafasını elinden alamıyorlar. Kesiyorlar, elinde o saçlarla kabre koyuyorlar. İşte kelime-i tevhid budur. İman hareket planına gelecek. Yirminci yüzyılda imanı İslâm’ı muhafaza eden tarikat şeyhleridir. Mağrib’ten Çeçenya’ya kadar, Devlet-i Aliye’nin orduları çökünce Allah dostları, Meşayih-i Kiram tekkelerden cihad alanlarına indiler. Ömer Muhtar oldular, Şeyh Şamil oldular, Abdürrezzak el-Cezairi oldular. Tugaylar dağılınca, onlar kumandan oldular. Onun için yirminci yüzyılın en büyük saldırıları tekkelere olmuştur. Onun için tekkeleri kapatmışlardı. Onun için kapattıkları bazı tekkeleri sonradan açtıklarında, tasavvufun tertemiz mecrasını kirletebilmek için açılan tekkelerin başına müteşeyyihleri koymuşlardır.

‘Hayâ İmandan Bir Şubedir’

Efendimiz (sas) hususî bir başlık açarak yetmiş yedi maddenin içinde şunu da koyuyor: ‘Hayâ imandan bir şubedir.’ Peki Peygamber Efendimiz neden yetmiş yedi madde içerisinde özellikle hayâyı zikrediyor? Madem ki imanın semerelerini konuşuyoruz, öyle bir hayâ ki iman bunu terbiye ediyor. Efendimiz (sas) İslam cemiyetine hayâyı korumalarını emrediyor. Dün kardeşlerimizden biri, Amerikalı birinin tezinden bahsetti. 2004 yılında İstanbul’a gelerek İslâmî hareketleri araştırıyor. Örtülü, tesettürlü kızlarla da konuşmak istiyor. Bazıları konuşmak istemiyor, konuşanlar da üç dört cümle kurduktan sonra devamını getirmek istemiyor. Yüzleri kızarıyor. Amerikalı, 5 yıl sonra tezini bitirmek üzere tekrar İstanbul’a geliyor ve aynı kişilerle tekrar konuşmak istiyor. Aynı Müslüman kadınlarla tekrar konuşuyor; ama bu defa onlarla bir çay salonuna gidiyorlar. Kadın bacak bacak üstüne atıyor, örtüsü değişti. Birlikte sigara içiyorlar. Muhabbet ediyorlar, sokakta yürüyorlar. Kadın imanından dolayı örtünür. İman ona hayâ veriyor, hayâ da onu tesettürün içine alıyor. Şuayb Peygamberin kızları, Hz Musa dudaklarını ve dişlerini görmesin diye onun yanına geldiklerinde elbiseleri ile ağızlarını kapatmışlardı. Üstâd diyor ya; ‘Burnunu göstermekten utanırdı süt ninem, kızımın gösterdiği kefen bezine mahrem!’ Tesettür önce burdan buraya indi, sonra pardesüler çıktı. Ardından etek ceket. Üzerinde bir ceket ve belki altında da bir pantolon var. Bunların hiçbiri Kuran’ı Hakim’in anlattığı tesettür değil kardeşim. Tesettür falan yere filan yere girdi diyorlar. Oraya tesettür girmedi, moda tasarımcılarının kıyafetleri girdi. Tesettür o değil. Tesettürün adı Kuran’ın dilinde yukarıdan aşağıya bedeni tek parçada örten elbisedir. Sonra İslâm kadınının edebi var. Kameralar önünde, etrafını saran erkeklerle tokalaşan kadın Kuran’ın anlattığı tesettürü yaşayan İslâm kadını değil. Efendimiz hayâya o kadar önem veriyor ki, ‘Hayâ perdesini azıcık kaldırdığınızda yıkıldınız’ diyor. Evimiz yıkıldı, sokaklarımız yıldı, okullarımız yıkıldı, İlahiyat Fakültelerimiz yıkıldı.

Sahabenin Hassasiyeti

Abdullah b. Amr aslında Ebu Hureyre’den daha fazla hadis biliyordu; fakat Ebu Hureyre kadar hadisi yok. 700 kadar hadis-i şerif rivayet etmiş. Çünkü ehl-i kitabın kitaplarıyla fazla meşgul olduğu için Abdullah b. Amr’dan fazla hadis almıyorlar. Efendimize o kadar muhabbeti var ki onun gibi olabilmek için hayatından vazgeçiyor. Allah Rasulü’ne ahirette daha yakın olabilmek için evlendiğinde hanımının odasına girmeyip ibadet ve taat ile meşgul oluyor. Nelerden geçmesi gerekiyorsa, hepsinden vazgeçiyor. Ehl-î kitabın eserlerinden okuduğu şeyleri yanlışlıkla Efendimizin rivayeti diye nakleder korkusuyla Abdullah b. Amr’dan hadis almıyorlar. Eğer o hadis, başka tariklerden de geliyorsa işte o zaman alıyorlar. O kadar dikkat ettiler ve hassasiye gösterdiler ki, bugün Oryantalizmanın zihnini zehirlediği bir takım insanlara prim vermemek için neleri nasıl yapmak gerekirse öyle yapmışlardır. Bütün töhmet ve fitne kapılarını, hadis kapısını yıkabilmek için nüfuz edebileceğiniz ne kadar nokta varsa hepsini kapattık. Hz Ömer, Ebu Hureyre’ye defaatle dedi ki: ‘Eğer o hadisi Allah Rasulü’nden duyduysan git bana şahit getir.’ Ebu Hureyre de her defasında şahit getirdi. Sevinemediniz işte. Hz Ömer’in Ebu Hureyre’den şahit istemesi ona güvenmediğinden değildi. Sizin gibi Oryantalizmaya aklını ve ruhunu kaptıran insanlar Ebu Hureyre üzerinden İslam’a saldırmaması için Hz Ömer her defasında şahit getirmesini istemiştir.

[İhsan Şenocak Hoca’nın İFAM’daki Mişkatü’l-Mesabih Okumalarından Derlenmiştir]

Hadislerin Anlaşılması İçin Gerekenler

1451370_353665698111396_613508207_n

Her şeyden önce, Ara dilini çok iyi bilmek gerekir, hem de mecaz ve hakikati, kinaye ve istiaresiyle birlikte. Çünkü bu hadisler Arap dili ile vârid olmuştur. Bu dil bilinmeden hadisler anlaşılmaz. Mesela Suudlu kardeşlerimizin yaptıkları gibi hadisleri lafızcı, zahirî bir yaklaşımla anlamaya çalışsak oldukça garip durumlara düşeriz. İbn Hazm’ı ele alalım. Son derece akıllı ve zekir bir insan; fakat ‘Sizden biriniz, durgun suya bevledip sonra onunla yıkanmasın’ hadisine mana verirken diyor ki: ‘Eğer suyun dışına yapılan bevl suya akarsa bir şey olmaz. ‘Aynı şekilde ona göre bekâr bir kız kime varacağını açıkça beyan ederse bu ondan kabul olunmaz. Zira Hz Peygamber ‘Bekâr kızların beyânı susmaktır’ buyurmuş. Peki böylesine akıllı bir âlimi bu duruma düşüren nedir? Elbette lafızcılık. Oysa hadislerin gayeleri üzerinde biraz düşünse bu duruma düşmezdi. Bu sebeple Arap dilini de sadece lafızlarıyla değil, bütün yönleriyle bilmek gerekir. Bazen hadislerde geçen herhangi bir ifadeyi kapalı bulabiliriz. Ancak mesela Hattabî’nin izahlarına baktığımız zaman bütün kapalılığın ortadan kalktığını görürüz. Hattabî kendisi Büst’lüdür, acemdir. Ancak, Arap Dili’ne o kadar vâkıf ki Zemahşerî gibi bir dil yetisine sahiptir. Çünkü her şeyden önce hadislerin gayelerini araştırıyor. Usul-î Fıkha gelince, çarpım tablosu gibi kaidelerden oluşmaktadır. İki kere iki dört gibi. Ancak hadislerden elde edilen hükümler üzerinde ittifak edilen usule aykırı olmamalı. Hadisleri doğru anlamak için gerekli olan ikinci husus, Arap selikasını iyi bilmektedir. Arap selikası Arap dilinden başka bir şeydir. Hadisleri sadece Usul-i Fıkh’ın anlama yöntemi ile ele almak doğru değildir. Arap selikası ve üslubu derken şunu kastediyorum. Mesela Arapça’da hazf, ıtran, icaz gibi üsluplar vardır.

[Abdülfettah Ebu Ğudde, İslâmî Araştırmalar Dergisi]

Hurma Aşılama Hadisi

Bir Yargısız İnfaz Örneği

erdoğan

Dergilere ve kitaplara her zaman ilgisi olan birisi olarak Hüküm Dergisi’ni çıktığı ilk günden beri hayranlıkla takip ediyorum. Aradan tam bir yıl geçmesine rağmen ilk sayısını aldığım günü ve ilk sayının içeriğini daha dün gibi hatırlıyorum. Zaman ne kadar da hızlı geçiyor, daha doğrusu akıyor; ama bizler bunu çok geç fark ediyoruz. Dedim ya Hüküm Dergisi’ni ilgiyle takip ediyorum diye; Ocak 2014 sayısını okumak için sabırsızlanırken İnternet’te derginin son sayısının kapak resmini gördüm. ‘Türkiye düşerse âlem-î İslâm da düşer’ yazıyordu. Elhak doğrudur. ‘Türkiye düşerse âlem-î İslâm da düşer’ cümlesini İhsan Şenocak Hocaefendi’nin Cuma Hutbelerinden birisinin başlığı olarak da hatırlıyorum. Muhterem Hocaefendi; ‘Türkiye düşerse on yaşında İmam Hatip’e giden Ayşeler de, Ahmetler de düşer. Ya Aziz, ya Kadir! Âlem-i İslam’ın bu son kalesini muhafaza eyle’ diye dua ediyordu. Müslüman’ca yaşamayı ve düşünmeyi becerebilen her bireyin bu güzel duaya can-ı gönülden ‘âmin’ demesi gerektiğini düşünüyorum.

Dikkat çekici olan husus ise şu: ‘Türkiye düşerse âlem-î İslâm da düşer’ cümlesinin hemen altında Başbakan Erdoğan’ın hoş bir fotoğrafı yer alıyor. Hüküm Dergisi’nin böyle bir zamanda böyle bir başlık atıp kapakta Başbakan Erdoğan’ın fotoğrafına yer vermesinde yadırganacak bir durum olmasa gerek. Hüküm Dergisi’ni ve dergiyi çıkaran ekibi iyi tanıyorum. Hüküm Dergisi, mesela Sancaktar’ın aksine elhamdülillâh Ak Parti bülteni gibi çalışmıyor, kendilerine böyle bir misyon verilmişçesine hareket etmiyor. Hüküm Dergisi’ni dikkatle ve insafla okuyan herkes satır aralarında Ak Parti’nin ciddi bir şekilde tenkit edildiğini rahatlıkla görecektir. Bu minvalde ‘Refah’tan Ak Parti’ye Büyük Ödev’ başlıklı yazıyı örnek olarak zikredebilirim. Bir diğer nokta ise Hüküm Dergisi’nin, Başbakan Erdoğan’ın fotoğrafını anlamlı ve gerekli bir dönemde kapak resmi olarak kullanmasıdır. Sıkıntılı bir süreçten geçiyoruz. Baştan Fethullah Gülen cemaati olmak üzere dahilî ve haricî düşmanlar Ak Parti’nin ve özellikle de Başbakan Erdoğan’ın ayağını kaydırmak için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar. ‘Ahlâk ve maneviyatçı’ olduğu her defasında vurgulanan Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak ile CHP’nin yayın organı mesabesindeki Halk TV’nin Ak Parti aleyhtarlığı hususunda aynı çizgide buluşmaları meselenin vehametini gözler önüne sermektedir.

Hüküm Dergisi kapağında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafını kullanır da kendilerini Milli Görüş’e nisbet eden kardeşlerimiz hiç sessiz kalır mı? Bu mevzu, Hüküm Dergisi’ne gösterdikleri tepkinin yarısını Esed zâlimine ve katiline karşı gösterme cesaretinden yoksun Saadet Partili kardeşlerimizin meselelere ne kadar sığ baktıklarını gösteren müşahhas bir örnektir. Tepkilere baktığımızda Hüküm Dergisi aboneliğini iptal ettireceğini söyleyenleri mi ararsınız, dergiyi yırtıp atacağını söyleyenleri mi, bir ay öncesine kadar yere göre sığdıramadıkları dergiyi Amerikan uşaklığı ile itham edenleri mi… Hüküm Dergisi’ni ‘particilik gözlüğü’ ile okuyanların aboneliklerini iptal ettirmeleri isabet olur; çünkü bu güzîde dergiyi bu gözle okuyanlar dergiden istifade edemeyecekleri gibi, okumadıklarında da herhangi bir şey kaybetmeyeceklerdir. Kapak fotoğrarına bakarak ‘hükme’ varan Milli Görüşçü kardeşlerimizin yaptığına yargısız infaz denir. Başbakan Erdoğan’a olan kinleri kendilerini adaletten alıkoymaktadır.

Hüküm Dergisi’nin 13. Sayısı Çıktı!

Bc_qApRIMAAkc48

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi İle Mevlid Kandili

1512349_728556413829143_1636341333_n

Atatürk’ü Milli Görüşçü Kılma Fantazisi

kam1

Sözlerime başlamadan önce bir itirafta bulunmak istiyorum: Suriye olayları patlak verene kadar Saadet Partisi’ne sempati duyuyordum; ancak Suriye olaylarına dair Saadet Partisi’nin ve Genel Başkan Mustafa Kamalak’ın ‘tuhaf’ tutumu karşısında kelimenin tam anlamıyla şoke oldum ve Saadet Partisi’nin Suriye politikasından berî olduğumu sarahaten açıkladım. Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil Hoca’nın Milli Gazete’den ayrılması meseleye tuz biber ekti ve Hoca’nın ayrılışı, Saadet Partisi’nin Suriye meselesinde ‘farklı’ düşündüğünü gösteren müşahhas örneklerden biriydi. Twitter’dan yaptığı açıklamada Ebubekir Sifil Hoca; ‘Suriye konusunda yazdıklarım camianın yaklaşımıyla örtüşmediği için rahatsızlık oluşturuyordu’* diyerek kendisine yakışanı yaptı ve tercihini Suriyeli mazlum Müslümanlardan yana kullandı hamd olsun.

Suriye’de zâlim ve kâtil Esed’e karşı mücadele etmenin Müslümanca olmadığını dile getiren Saadet Partisi ve yetkilileri ‘mimlenenler’ listemde yerlerini almışlardı. Sadece bununla kalınsa yine iyi; gün geçmiyor ki Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak’tan yarım yamalak laflar sâdır olmasın. Örneğin; Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hasan Bitmez; ‘AKP Milli Görüşçü değildir! AKP’nin 12 yıllık süreçteki icraatları Milli Görüş politikalarına uygun değildir. AKP bu süreçte pis kokulardan mütevelli taban kaymasını engellemek için Milli görüş söylemine sarılma gayreti içerisine girmiştir. Bu gayret beyhudedir. İşbirlikçiliği terk etmeden Milli Görüşe özden dönmeyip, icraatları buna göre düzenlemedikten sonra, söylem ve yapıyormuş gibi davranmak doğru değildir. Milli Görüşü kimsenin lekelemeye, kirletmeye hakkı yoktur’* derken, Genel Başkan Mustafa Kamalak verdiği röportajda Mustafa Kemal’i en büyük Milli Görüşçü ilân ediyordu.* Mustafa Kemal en büyük Milli Görüşçü olabiliyorken, Ak Parti nasıl oluyorsa Milli Görüş’ün adını kirletmekle itham ediliyor. Anlayan varsa beri gelsin!

Saadet Partisi Genel Başkanı Kamalak’ı anlamakta güçlük çekiyorum. Gerçi Mustafa Kemal’e cebren Milli Görüş gömleği giydirme çabaları Mustafa Kamalak’a has bir şey değil. Zamanında Erbakan Hoca’dan da Hasan Hüseyin Ceylan’dan da ‘Atatürk bugün yaşasaydı Refahçı olurdu’ meâlinde saçma sapan cümleler sâdır olmuştu. Ayrıca 2000 yılında FP Genel Başkan Yardımcısı Ertan Yülek, ‘Atatürk yaşasaydı Erbakan herhalde hapse girmezdi, millete baskı yapılmazdı, başörtüsü sorusunu olmazdı, ekonomi bu durumda olmazdı’* demişti. Ancak hiçbirisi Mustafa Kamalak’ın sözleri kadar ‘ucube’ değildi. ‘En büyük Milli Görüşçü Atatürk’tür’ demek de ne demek? Ak Parti’ye bile çok görülen Milli Görüş gömleği, nasıl oluyordu da Mustafa Kemal’e giydiriliyordu? Dahası giydirilmekle kalınmıyor M. Kemal en büyük Milli Görüşçü olarak ilân ediliyordu. Şimdi sormak gerek: ‘Eğer Atatürk Millî Görüşçü ise, hem de en büyüğünden, Milli Görüş eşittir Atatürkçülük olmaz mı?’ Erbakan’ın ‘Atatürk bugün yaşasaydı Refahçı olurdu’ sözünü kesinlikle kabul edemem; ama bu cümleye zorlama tevillerle başka bir mana verilebilir ve siyasî bir söz olarak düşünülebilir; fakat Mustafa Kamalak’a ‘En büyük Milli Görüşçü Atatürk’tür’ dedirten şey nedir? Mustafa Kamalak’ı bu sözlerinden dolayı eleştiriyorum diye kimse kalkıp da ‘Mustafa Kamalak’ın niyetini nereden biliyorsun, kalbini mi açıp baktın?’ diye komik itirazlar yöneltmesin; çünkü İslâm zahire hükmeder. Kamalak’ın yarım yamalak ve zahiren son derece hatalı bu sözlerini zahirine bakarak eleştiriyorum.

Son olarak yine bir Mustafa Kamalak vakası ile karşı karşıyayız. Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, böylesine hassas bir zamanda Gezi olaylarının TV’si olarak bilinen ve CHP’nin yayın organı gibi hareket eden Halk TV canlı yayınına katıldı. İlk duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Milli Görüş’ün yegâne temsilcisi olduğu iddia edilen bir parti liderinin mukaddesata küfretmeyi amentü ilkesi gibi benimseyen bir televizyon kanalına çıkmasını kimse kusura bakmasın da normal karşılayamam. Başörtülü olduğu gerekçesiyle katıldığı dava ertelenen Kamalak’ın eşi Zübeyde Kamalak, adliye önünde konuyla ilgili açıklama yapmak isteyince Taksim Gezi Parkı ve sonrasındaki olaylarda polis müdahalesini protesto eden Ankara Barosu’ndan bazı ‘gezizekâlı’ avukatlar Kamalak’a tepki göstermişti. Mustafa Kamalak eşine yapılanları ne çabuk unuttu? Gerek Halk TV gerekse Samanyolu TV gibi Kamalak ve Partisinden hiç de haz duymayan televizyon kanalları Kamalak’a babasının hayrına mı mikrofon uzatır? Böyle düşünecek kadar saf olmak hiç de normal değil. Ak Parti’ye muhalefet etmek adına Halk TV’ye çıkacak kadar alçalmak kabul edilebilir bir şey değil. Allah Teala başta Mustafa Kamalak olmak üzere Saadet Partisi’nin ‘acayip’ işlerini kayıtsız şartsız onaylayanları affetsin ve bu kimselere şuur versin.

Mustafa Kemal’i Milli Görüşçü kılma fantazisine kendisini kaptıranlar Hüseyin Avnî Hocaefendi’den yapacağım alıntı üzerinde biraz olsun düşünsünler: ‘Kesin bir kâfirin! Hele bilhassa, asrımızda İslâm’a en büyük darbeyi vuran! Dünya Müslümanlarını başsız bırakıp çil yavrusu gibi dağıtan! Zamanındaki ve kendinden sonraki dünyanın diğer zâlim ve kâfir zorbalarına önder ve model olan! Milyonları îmânsızlaştıran! İrili ufaklı sayısız korkunç îmânsızlık tezgâhları ve faprıkaları kuran! Kur’ânda la’netlenen Ashâb-ı Uhdûd’u çok gerilerde koyan! On binlerce İslâm âlimini ve Müslüman’ı -Müslüman olduğu içün- asan ve kesen! Âkıbeti i’tibârıyla îmânına dâir sahîh bir delîl şöyle dursun hiçbir zayıf karîne bile bulunmayan! Kâfirliğini gösteren sarîh ifâdeleri kendinin ve kullarının kitâblarında açıkça okunan! Ve daha nice kâfirlik vasfını taşıyan zorba kâfirlerin îmânla göçmek ihtimâlini (!) göz önünde bulundurarak haklarında hüsn-i zann yapmak veya mü’minlere hüsn-i zann yaptırmak ve onları aldatmak -hangi maksadla olursa olsun- affedilmez bir hatâ, hattâ ileri derecede bir hiyânettir.’

Hüseyin Avnî Kansızoğlu, Mü’mine Kâfir Demenin Hükmü