Cübbeli Ahmet Hoca’ya Açık Mektup

1017422_813286278698840_98777103_n

Bundan birkaç ay önce burada bir beyanatta bulunmuştum. Beyanatın altına iliştirilen yorumlar seviyesiz tartışmalara yol açtı. Sayfamda bu tür polemiklerin olmasından rahatsızlık duyduğum için müdahale etmek istedim. Birkaç yorumu sildim ama baktım arkası gelecek gibi değil. Nihayet yorumları kökten engelleme imkanım olmadığı için beyanatı silmek zorunda kaldım. Bunu o gün de belirtmiştim. O beyanat bana aitti ve bir duaydı. Duam duamdır. Bugün de arkasındayım. İsteyen ızdırabıma katılır, amin der. İstemeyen katılmaz, amin demez. İsteyen de ağız dolusu söver, hakaret eder. Hakaret de sövgü de sahibinindir, üzerime alınmam. Anılan beyanım vesileyle Cübbeli Ahmet hoca, son mektubunda şahsıma dolaylı bir çağrıda bulunuyor. Eğer tenkit ettiğim husus kendisinde varsa düzelteceğini taahhüt ediyor. Bu satırları işte bu sözlere binaen hakkın ve uhuvvetin hatırı için yazıyorum.

Cübbeli Ahmet hocam, yıllarca kürsülerden vaaz ettiniz, yüzlerce günahkar insan vaazlarınızla tevbeye kavuştu. Bu size Allah’ın bir lütfu. Yüce Allah hem mesuliyetini hem de şükrünü ifaya sizi muvaffak eylesin. Bundan yıllar önce de cezaevine atıldınız. Yalnız o zaman durum çok farklıydı. Ağırlıklı olarak vaazınız gerekçe gösterildi ve linç edilmek istendiniz. Allah da müminler de yanınızdaydı. O zaman mahkeme önüne gelmediler diye Müslümanlara kızmış, gücenmiş de olabilirsiniz. Ama inanıyorum ki siz bu davayı insanlar için değil, Allah için üstlendiniz, insanlar yanınızda olsa da olmasa da bu davayı bırakmazsınız. Bırakmadınız da nitekim. Yine vaazlara başladınız, yine sayenizde yüzlerce insan tevbekar oldu…

Burada şunu hakkaniyet namına dile getirmek isterim: Kürsüden dile getirdiğiniz her şeye ve kullandığınız üslubun geneline katılmadım, bugün de katılmıyorum. Yağcılık yapmaktan Allah’a sığınırım. Buna rağmen özellikle belli çevrelerden Müslümanların sizden çok hayır gördüğünü söyleyebilirim. Ancak bugün yargılanmakta olduğunuz dava farklı. Konusu vaazlarınız değil, konusu duyduğumuzda bizi de üzen, şaşkına çeviren olaylar, ilişkiler zinciri. Ve ortada internete düşen video görüntüleri var. Bunları duyduğunda Müslümanlar reddetti, inanmadı, inanmak istemedi. Ama içlerinde şu ya da bu oranda şüpheler de oluşmadı değil. Özellikle son mahkemenizde internete yansıyan bazı görüntülerin Özbekistanlı eşinizle size ait olduğunu bizzat kendiniz belirttikten sonra kafalar daha bir karıştı.

Müslümanlar sadece size hayran olan kitleden oluşmuyor ve birçok Müslüman ciddi ciddi kafa karışıklığı yaşıyor. İddiaları gönül rahatlığıyla ne kabul edebiliyor, ne de reddebiliyorlar. Ama gerek yaptığınız beddualar gerek insanları mahkemeye çağırırken kullandığınız üslup, bu sadette okuduğunuz ayet ve hadisler ve hele etrafınızda kümelenen fanatik grupların çevreye yaydığı hava kararsız Müslümanları ağır zan altında bırakıyor. Bir grup insan ehli sünneti sizin şahsınıza eşitlemiş durumda ve mahkemenize gelmek neredeyse ehli sünnet davasına dönüştürülmüş. İşte doğru bulmadığım ve size yakıştıramadığım nokta burası… Hocam, Ehl-i sünnet davasıyla şahıs davanızı birbirine karıştırmış olabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Öyle ya da böyle dava benim şahsi davam, kullandığım dile daha bir özen göstermeliyim dediğiniz oldu mu? İnsanlar bu davayı mahza din davası, ehli sünnet davası görüp de diğer Müslümanları dışlarlar, Müslümanlar birbirine girer, tefrika çıkar diye hiç düşündünüz mü? İnsanları mahkemeye çağırırken “gelene şu kadar itikaf sevabı var” şeklindeki propagandaları yaparken içiniz hiç sızladı mı?

Hiç düşündünüz mü; ortada bu kadar bilgi ve görüntü varken Müslümanlar bu suçlamaların asılsız olduğuna nasıl emin olabilecek? Bütün bunların haksız yere ve sırf ehli sünnet olduğunuz için başınıza geldiğine nasıl ikna olacak? Mahkeme önüne gelmesini beklediğiniz insanların aklında hiç mi şüphe olmayacak? Ya iddialar doğruysa, ya aslı varsa? O zaman bunca slogan, bunca öfke, diğer Müslümanlara yönelik bunca itham ne olacak? Bunun hesabını verebilecekler mi? Adınız üzerinden, bırakın umum Müslümanları, cemaatte bile iyice derinleşen ayrılığı, bölünmeyi kim neyle izah edecek, bunun vebali kimin olacak?

Birçok fanatik hayranınız, ben de dahil bir çok hocayı ‘neden cübbeli hocaya sahip çıkmıyorsunuz?’ diye kınıyor, ağır sözler söylüyor. Mustafa İslamoğlu’na, Abdulaziz Bayındır’a tenkit yazarken bizi yere göğe sığdıramayanlar bugün size karşı tavrımıza bakıyor; eğer onlar gibi sizi desteklersek ne ala, değilse yerin dibine geçiriyorlar. Eminim bu yazdıklarımdan sonra da aynı tepkiyi verecekler, beni yerden yere vuracaklar. Ama bu dava ne benim, ne sizin, ne de onların davası. Bu dava Allah davası, bu dava hak davası. Onlar gücenecek, siz üzüleceksiniz ya da benim canım yanacak diye -hele ki açıktan bana çağrıda bulunmuşken- nasıl susabilirim!? Sizin hasmınız değilim, sadece yanlışlarınızın yanında yer almak istemeyen ve sadece bir Müslüman olarak uyarı görevini yapmaya çalışan bir kardeşinizim. Doğrularınızda yanınızdayım, yanlışlarınızda karşınızdayım.

Fanatiklerinize diyorum ki, bir Müslümana ya da bir alime sahip çıkmak onun yapıp ettiği her şeyin arkasında olmak değildir. Hocamız ne yaptıysa yaptı, biz onun arkasındayız, diyebilir miyiz? O demek ehli sünnet demek, ona yapılan her şey ehli sünnete yapılmıştır, diyebilir miyiz? Şahsınızla ehlisünneti bu kadar bir kılan nedir? Sizin de nefsiniz olduğunu, hatalarınız ve şahsi davalarınız olabileceğini düşünemiyorlar mı? Allah’ın dini, hani şahıslarla kaim değildi? Allah’ın dini siz ve sizin gibi birkaç hocaefendiye kalacak kadar garip mi, bu kadar sahipsiz mi? Bu imaj sizi rahatsız etmiyor mu hocam? Mahkemeye insanları çağırırken bu imaj etkili oluyor, sizi bilmem ama fanatikleriniz bu imajı tepe tepe kullanıyorlar.

Hocam, bir kardeşiniz olarak sesleniyorum size: Ayet-hadis okuyarak, Allah dostlarını gerekçe göstererek insanları mahkeme önüne çağırmaktan vazgeçin. İddiaların ne doğru olduğunu ne de asılsız olduğunu biliyoruz. Bize fırsat verin, ne olup ne bittiğini hele bir görelim, bilelim. Bir şeyi savunacaksak bilerek savunalım. Tutanaklara geçen ifadeler, bilgiler, görüntüler hele bir incelensin bakalım. Doğru mu yalan mı bilelim. Haklı olduğunuzdan eminseniz bu kadar telaşa zaten gerek yok. Üstelik güçlü avukatlarınız var. Hangi zamanda yaşıyoruz sonra. On binlerin sevdiği hocaefendileri bir oldu bittiyle ipe götürdükleri zamanlar çoktan geride kaldı. Faraza mahkeme gayri adil karar verse bile insanlar sizin savunmanızı okuyup vicdanlarında en adil kararı vereceklerdir. Verilen haksız kararlarla itibarınızı kaybetmezsiniz. Allah doğrunun yanındadır, doğrularla beraberdir. Söyleyeceğinizi söylediniz, artık Müslümanları iz’anlarıyla, vicdanlarıyla başbaşa bırakın ve adil kararı onlar versin. Suçlamalar asılsızsa yanınızda olalım, gerekli mercilere en etkin itirazları, protestoları yapalım. Eğer suçlamalar doğruysa sizin için, aileniz ve cemaatiniz için Allah’tan sabır dileyelim, hayrınız için dua edelim.

Faraza iddialar doğru çıktı. Kıyamet kopmaz ya. Günah işlediği için hiçbir mümin hiçbir mümini kınayamaz, onu yalnız bırakamaz. Hangimiz günahsızız ki, hangimiz hangimizi kınayabiliriz ki? Bizi Allah’a yaklaştıracak olan sadece kıldığımız namazlar mı? Derinden pişmanlık duyduğumuz tevbelerin Allah katında kıymeti yok mu? Yüzde yüz haklı olsanız bile sonuçta bir âlim-bir sûfi şöyle ya da böyle ucunda kendisi olan bir dava için bu çağrıyı yapmaz. İnsanları kendi haline bırakır. Gelen gelir, gelmeyen gelmez. Hakk’a tevakkül eder. Bir âlim, hiçbir zaman şahsını din gibi, ehli sünnet gibi hepimizin mukkaddes davasıyla özdeşleştirmez, özdeşleştirilmesine de asla göz yummaz. Doğru da olsa bu manaya gelebilecek her türlü söz ve tavırdan özellikle uzak durur. Etrafa bu havayı veren insanlarla arasına mesafe koyar, bu tuzağa düşmemeye çalışır. Biz dualarımızla yanındayız. Ama bizim duamız adaletlidir, hakkaniyetlidir. Dualarımız inancımızın, ahlakımızın tercümanıdır. Allah’ım, Cübbeli Ahmet hocamız ilgili suçlamalardan beriyse, bunu en iyi sen bilirisin, onu tez zamanda kurtar, bu komployu tertipleyenleri rezil eyle, perişan eyle. Eğer değilse, bu hadiseleri hakkında hayra tebdil eyle. Bu hadiseleri ne ona, ne de Müslümanlara fitne eyleme!

Son olarak etrafınızda toplanan fanatik hayran kitlesiyle ilgili de sizi uyarmak isterim. Bu insanlar haklı da olsanız, haksız da olsanız arkanızda olmaya kendilerini adamışlar. Neyin hak, hakkaniyet olduğunu, neyin haksızlık olduğunu; neyin doğru neyin yanlış olduğunu başka değil, sadece sizin sözlerinize bakarak belirliyorlar. Bu en başta sizin için büyük bir vebal, ağır bir mesuliyet. Siz yanlış yaptığınızda bu insanlara doğruyu kim söyleyecek, bu insanları kim ikna edecek? Ve bir bütün olarak meselenizi ehli sünnet davası olarak görüyorlar. Ya öyle değilse, ya iddialar doğruysa diye akıllarından bile geçirmiyor, ufak da olsa bir ihtiyat payı bırakmıyorlar. Bu konuda kararsız olan ve kendilerine katılmayan diğer Müslümanlara acımasızca yükleniyorlar. Korkarım arkanızda hak-hakkaniyet, adalet, insaf nedir bilmez bir cemaat birikecek. Bu insanlar kafirlerden çok Müslümanların başına bela olacaklar. Bu insanlar ne sizin adınıza ne de ne de ehli sünnet adına iyi bir intiba bırakacaklar. Yazık ki bunun zararını bütün müslümanlar hissedecek ve bir gün siz de hissedeceksiniz… Şunu da sırası gelmişken belirteyim. Mektubunuzdan anladım ki, her şeyin ulu orta konuşulmasından siz de bizar oldunuz. Haklısınız, ama unutmayın yıllardır camia içinde hususi çevrede konuşulan meseleleri kürsülere siz taşıdınız. Ve bugün sosyal medyada en etkin ve yaygın olan grup da yine sizin hayran kitleniz. Vaazlarınızın sosyal medyada kısa bir sürede yüzbinlerce insana ulaştığını keşke o zamanlar hesap etseydiniz. Yüz binlerce insanı cemaat içi mahrem meselelere ortak etmenin ne manası vardı? Umarım şimdi bunları daha bir basıretle değerlendirirsiniz. Hocam, insanları bırakın, sadece Allah’a güvenin. Bütün Müslümanlar olarak yanınızda olalım. Ama şuurla ve basıretle. Ne bir âlimin izzetini çiğnetelim, ne de meselenin aslını astarını iyice öğrenmeden bir alime olan sevgimizden ötürü başkalarının hakkını, izzetini çiğneyelim. İçine düştüğünüz bu zor durumdan tez zamanda kurtulmanızı kadir-i mutlak olan yüce Allah’tan diliyor, hayrınız ve hayrımız için dua ediyorum… Allah’a emanet olun…

[Talha Hakan Alp]

Kuran’ı Okuyup Anlamak

kuran_i_kerim_by_erenozdamar

Kuran’ı okuyup anlamaya çalışmak bir sürü faaliyetin bir neticesidir. Özellikle bize yabancı olan bir dili (Arapça’yı) sadece okuyup öğrenmenin, bu dil ile gelmiş olan Kuran’ı anlamak için tek başına yeterli olmayacağı açıktır. Bunun yanı sıra dinin temel akidelerini, inanç, ibadet, ahlak sistemini, tefekkürünü düşünce biçimini, varlık tasavvurunu da çok iyi bilmek ve kavramak gerekmektedir. Bunun için canlı Kuran olarak hayatını sürdüren Hz Peygamber’in yaşantısını ve Kuran vahyinin canlı tanıkları ve muhatapları olan ashâbı ve onların, inen her Kuran ayeti karşısındaki tavırlarını tepkilerini de çok iyi öğrenmek ve anlamak gerekmektedir. Bunun yanı sıra bu alanda çığır açmış eser sahibi âlimlerimizin kendi bilgi birikimleri ile birlikte geçmişten günümüze taşıdıkları bilgileri kendi dilleriyle kaleme aldıkları eserlerinden okuyup çok iyi araştırmak ve incelemek de gerekir. Öyle ise geçmişi ile dil bağını koparmış nesillerin işi ne kadar da zor? Geçmişini anlamayan nesillerin gelecek inşa etmesi, saman çöpünden kuleler yapmaya benzer ki, bütün çabalar hafif bir esinti ile yok olup gider.

[Durmuş Aslan, Sivas İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi]

Makâlâtu’l-Kevserî Çıktı!

BsyWk5IIAAA-c4A

Allah’a Ulaştıran En Kısa Yol: Nakşîlik

11622_538428232855895_42238278_n

Şah-ı Nakşibend Hazretleri, bu yol hakkında şunları söylemiştir; ‘Bizim yolumuz Allah’a ulaşmada en kısa yoldur. Ben Allah Teala’dan, maksuda kesinlikle ulaştıracak bir yol diledim.’ Onun bu duasının kabul olduğunu zaman göstermiştir. Nitekim Ubeydullah Ahrar Hazretleri er-Reşahât’ta şöyle demiştir; ‘Bu yol nihayeti ile bidayeti bir olduğu ve nihayeti bidayetinde gizli bulunduğu için Allah’a ulaşmada en kısa yoldur ve vuslatı kesinlikle gerçekleştirir. Asıl mahrum ve bedbaht olanlar ise bu tarikata girdiği halde istikamet kazanamayan ve bu yoldan hiç nasip almayan kimselerdir. Eğer göz görmüyorsa, suçlu güneş değildir. Allah’a ulaşmak için yola koyulan talib, eğer ehliyetsiz bir kimseye bağlanmışsa, yolun ve bu yola koyulan talibin bir kusuru olabilir mi? Haddizatında müridi Allah’a ulaştıran yolun kendisi değil mürşiddir. Ama ehil olmayan bir kimse, yol mükemmel bile olsa müridi vuslata erdiremez.

[Muhammed b. Abdullah el-Hanî, Âdâb Risalesi, s. 25]

Sahih-î Buhari ve Müslim Hakkındaki İtikâdımız

201381393031_sahihi_muslim_isik_gonca_kitap

Buhari ve Müslim, bir yazarın telifi olmaktan çok bu ümmetin alın terinin adıdır. Hiç bir peygambere nasip olmayan, sözlü kültürünün gelecek kuşaklara taşınması, bu ümmetin peygamberine nasip olmuştur. Mübarek ağzından çıkan sözler ve hareketleri adeta satır satır kayıt altına alınmıştır. İki kitap da bu alandaki iki mümin ve talebelerinin muhteşem emeklerinin adıdır. Kuran asla değildirler ama asla bir dergi de değildirler. Yazıldıkları tarihin üzerinden yaklaşık olarak bin iki yüz yıla yakın zaman geçmiştir. Bu zaman dilimi içerisinde ümmetin en önde isimleri arasında bütün asırlarda ve bütün mekânlarda Buhari ve Müslim bir numara olarak yer almıştır. Onları sevmeyen, tenkit edenler de olmuştur elbette ama bu ümmetten olmayı kendisine iftihar vesilesi kabul edenler arasında her iki kitap da, Kuranımızdan sonra ilk kaynak olarak kabul edilmiştir. Bugün kıldığımız namazdan yaptığımız cihada kadar hemen hemen her konuda ‘dinimiz’ dediğimiz ne varsa onun kaynağı büyük oranda bu iki kitaptır. Bizden önceki nesiller bu iki kitabı, hadis ilmi literatürü diliyle ‘SAHİH’ kitaplar olarak kabul etmişlerdir. Ben, kendimden bir şey söylemiyorum, söylemem de biiznillah. Müslümanlıkları, okullarda içi şirk dolu antları içerek gelişmemiş olan, bilakis mümin bir aile ve toplum içinde yetişmiş olan binlerce imam düzeyindeki âlim, bu iki kitabı benim ifade ettiğim dille övmüşlerdir. Ben de onları izledim. Bu iki kitabın tenkit edilmesi, Napalyon’un Ezher’i işgal ettirme planı ile beraber gündeme gelmiş bir şeydir. Lütfen beni bırakın, ben benden önce mümin bir toplumun önderleri olarak yaşayıp gidenlerin icma düzeyine yakın kanaatleri ile yaşayıp öleyim. Bu kanaatler de benim hatam olarak kalsın. Böyle bir hatayı kabul ederim ama ümmetimin kadim düşmanı batılıların sakızını çiğnemeyi kabul edemem. Buhari ve Müslim sevgimi, hürmet ve takdirimi mezara götürmek istiyorum.

[Nureddin Yıldız]

Bir Bacanağın ‘Marifet’leri (12)

daimihuzur.com_mahmud_efendi_hazretleri (4)

Gece ile gündüzün, ak ile karanın, nur ile zulmetin, güzel ile çirkinin, hâk ile bâtılın, sünnet ile bidatın iç içe olduğu günümüzde, hakikaten de kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamak imkânsız gibi bir şey. Zâlimlerin aralıksız zulmü, şarlatanların istismar politikaları, yalanın terviç edilip hıyanetin adiyattan sayılması ve aldatmanın akıllılık zannedilmesi insanoğlunu feci halde yanıltıyor. Yanıltıyor; çünkü bütün bu sahtekârlıklar, şarlatanlıklar, hilebazlıklar ‘hakikat’ zarfında alıcısına ‘İşte gerçekler’ şeklinde sunuluyor. Hizmet, teslimiyet, himmet gibi yaldızlı kelimelerle Ziya Paşa’nın dediği gibi ‘Herkesin kör ve âlemin sersem’ yerine konması günümüzde artık insanları ne şaşırtıyor ne de rahatsız ediyor. Bugün yaşanan bütün anormallikler normal kabul ediliyor. Normal hâller de anormal. Ama şuna inancımız tam. Zâlim sultan karşısında hakkı söylemenin en büyük cihad olduğunu haber veren Allah Rasulü’nün (sas) ümmetinden bir yiğit çıkarak ‘Durun, yeter artık’ diyecek ve istismarı bitirecek, Allah’ın izni keremi ve inayeti ile…

Ey aziz ilim talibi kardeşim! Sen, İbn-î Mace’de geçen ‘İlim talep etmek kadın erkek her Müslüman’a farzdır’ hadis-i şerifine istinaden medresede muhalled eserleri, sıra kitapları okuyorsun. Mahmud Efendi’nin açılmasına vesile olduğu medreselerde İslâmî ilimlerle tasavvufu cem ediyorsun. Belki Mahmud Efendi’ye intisap edip O’nu ‘mürşid’ olarak kabul ettin, belki de henüz ‘muhibban’ olarak sevgini izhar ediyorsun; ama her halükarda Mahmud Efendi’ye saygın, sevgin ve muhabbetin var. O halde Uyanık Bacanak ve saz arkadaşlarına hadlerini bildirecek yiğitlerin çıkacağı adresi başka yerlerde aramak anlamsız. İşte o yiğitlerden birisi neden sen olmayasın? Şimdi belki sen Mahmud Efendi’ye cismen yakın oldukları gerekçesiyle Uyanık Bacanak ve yancılarının hâline özeniyorsun, gıpta ediyorsun. ‘Keşke onların yerinde olsam, Mahmud Efendi’nin dizinin dibinde birkaç dakika dursam’ diye içinden geçiriyor olabilirsin; ancak Mahmud Efendi’ye cismen yakın olduklarını düşündüğün o hokkabazların aslında Mahmud Efendi’den fersah fersah uzak olduklarını bilmiyorsun. Tasavvufî kaynaklarda ‘Evladımız var Yemen’de yanı başımızda, evladımız var yanı başımızda Yemen’de’ şeklindeki sözleri duymuş olmalısın. O halde Uyanık Bacanak ve saz arkadaşlarına sakın ama sakın özenme. Aksine senin birinci vazifen Üstadın Mahmud Efendi’yi o malum gulyabanilerin elinden kurtarmak ve tasavvufu doğru anlayıp, doğru bir şekilde aktarmak olmalı. Tasavvuf, İmam Gazali gibi bir zâtın peşinden gidilirse pak, münevver, mutahhar ve mücellâ bir yoldur. Uyanık Bacanak ve yanındaki zevât gibi lüks villalarda, klimalar altında zühd edebiyatı yapan kişilere ehl-i tasavvuf değil, tasavvufu adeta ticarî bir sektör haline getiren ‘tasavvuf simsarları’ diyoruz. Böylelerine karşı çıktığınızda tasavvufa cephe almış olmazsınız. Bilakis tasavvufu bir takım kirlerden ve kirli şahsiyetlerin bulaştırmış olduğu bidatlerden temizleme noktasında takdir edilesi cehd-ü gayret sergilersiniz. Bu söylediklerimi yabana atmayın, aklınızın bir köşesinde bulunsun. İhmal ederseniz kaybeden siz olursunuz.

Bir Bacanağın ‘Marifet’leri (11)

mahmud1

Marifet Derneği’nin lütfedip de yayınladığı kısa açıklamada Uyanık Bacanak ve saz arkadaşları bakın neler yumurtlamış: ‘Geçtiğimiz ay Çeçenistan Cumhurbaşkanı Ramazan Kadirov, bir hocalar heyeti göndererek Efendi Hazretlerini Çeçenistan’a davet etmiş ve Efendi Hazretlerimiz de kabul etmiştir. Bunun üzerine Efendi Hazretlerimizin oğlu Muhterem Ahmet Ustaosmanoğlu Hocamız, Efendi Hazretlerine gelerek kamuoyundaki tepkileri ve Ramazan Kadirov ile alakalı bütün söylentileri dile getirerek; ‘Buna rağmen Çeçenistan’a gitmek istiyor musunuz?’ diye sorduğunda, Sultanımız ‘İstiyorum’ buyurmuşlardır. Son olarak Efendi Hazretlerimizin Çeçenistan’a yapmayı arzu ettiği ziyaretin basında duyulması özellikle de Yeni Şafak Gazetesinin yalan ve iftiralarla dolu haberlerinin ve İHH’nın Türkiye’de yaşayan bazı Çeçenleri organize ederek Mahmud Efendinin evine gönderip taciz etmeye kalkmasının ardından bir İstanbul Milletvekilinin, Efendi Hazretlerinin hane-i saadetine gönderilerek sefere çıkmaması yönünde baskı yapılması ve bir dosyanın varlığından bahsedilmesi bizleri derinden üzmüş, seyahat özgürlüğüne müdahale ve tehdit olarak telakki edilmiştir. Şimdiye kadar İslam’a ve Müslümanlara hizmet uğrunda meşru hiçbir isteğimize cevap verilmemesine ve uğradığımız haksızlıklara rağmen bizler sükûnetimizi muhafaza etmiş ve kamuoyunda kargaşaya sebep olmasın diye herhangi bir açıklama yapmamıştık. Mahmud Efendi Hazretlerinin 09.06.2014 Pazartesi akşamı; ‘Millet, cemaate diyemiyor mu, bunlar yalancıdır, yalancı, Albayrağın adamları’ buyurması üzerine biz de bu yazıyı kaleme almak ihtiyacı duyduk.’*

Yukarıdaki açıklamaları Marifet Derneği’nin pek ‘marifet’li (!) üyeleri mi, yoksa vasat bir ilkokul talebesi mi yaptı karar veremedim. Derneğin kendisini böyle basit cümlelerle savunmaya kalkması Bacanak ve tayfasının ne kadar paniklediklerini de gözler önüne seriyor. Aksi halde bu kadar kısa bir yazıya bunca yalanı sığdırmak başka ne ile açıklanabilir ki? ‘Dakika bir, gol 1’ derler ya, bu yazı da direkt bir yalanla başlıyor. Çeçenistan’a gittiklerinden hiç bahsetmeyen dernek üyeleri, Kadirov’un bir hocalar heyeti göndererek Mahmud Efendi’yi Çeçenistan’a davet ettiği söyleniyor. Yalandan kim ölmüş değil mi? Mahmud Efendi’nin Kadirov ile alakalı bütün iddialara rağmen Çeçenistan’a gitmek istediği de bahsi geçen bir diğer husus. Mahmud Efendi’yi esaret altında tutanların, Kadirov’u Mahmud Efendi’ye nasıl tanıttıkları da meçhul. Acaba bu ziyaretin gerçekleşmesi uğruna Mahmud Efendi’ye Kadirov’un büyük bir veli ve mücahid olduğu söylenmiş olabilir mi? Elbette olabilir. Mâlum güruhtan her şey beklenir. Baksanıza Ümmetin yüz akı olan İHH’ya utanmadan nasıl da iftira atıyorlar? Zaten Çeçen cinayetlerini İHH’ya yüklemek için hazır kıta bekleyen bir komite var. Bacanak ve saz arkadaşları İHH’ya iftira atarak şer odaklarının ekmeğine yağ sürmekten nasıl bir zevk alıyorlar? Mahmud Efendi’nin Yeni Şafak ile alakalı söylediklerini ise gerçekçi bulmuyorum; çünkü Uyanık Bacanak videoda net bir şekilde görüldüğü üzere Mahmud Efendi’nin Yeni Şafak’a laf çarpması için hayli gayret sarf ediyor. Yani ‘Albayrak’ın adamları yabancıdır’ sözü Mahmud Efendi’ye uzun uğraşlar sonucu cebren söyletilmiş bir sözdür. Bir iki dakikalık videolardan bunu anlamanız zor; ancak Bacanak ve arkadaşları rezil olmaktan korkmasalar ve kamera arkası görüntülerini yayınlasalar sergilenen tezgâh çok daha net anlaşılır.

Modern Fetvalar Çağdaş Hurafeler Çıktı!

10516767_803083553059776_7572665364356127253_n

Nikahta Zorluk Çıkaranlar Farkında Mı?

Muslim-Couple-600x347

İslam toplumunu fuhuştan arındırma yöntemlerinin en başında nikah gelir. Cahiliyyeden daha kötü bir durumda olduğumuz bedihi bir hakikattir. O dönemde fuhuş yaygındı fakat bazı hususlarda insanlar birbirlerini ayıplarlardı. Şimdilerde aleni yapılan fuhşa tebrik mesajları gönderiliyor. Adına yarışma denilen televizyon programlarında insanlar fuhuş yapmak için birbirleri ile yarış halinde. Dizilerde özendirilen gayr-i meşru ilişkilerle yuvalarımızda evlatlarımız zehirlenmekte. Beslediği hayvanı başkası tarafından zehirlenince dava konusu edinenler maalesef evlatları zehirlenince seslerini çıkarmamaktalar. Bundan daha vahimi, İslam adına bunları tenkit edenler sanatın önüne ket vuruyor ithamıyla hedef tahtası haline getirilmekte. Sevgililer Sevgilisinin ‘Nikahta bereket vardır’ buyurmasına karşılık ‘Evlilik aşkı öldürür’ şeklinde adeta misilleme yapan fuhuş organizatörlerinin var olduğu, yeni cahiliyyenin eskisine rahmet okuttuğu bir dönemde yaşıyoruz. Kuran ve Sünnet nikahtaki bereketi açıkça ifade ederken modern dünya bunu inkar ediyor. Evliliğin aşkı öldüreceğini iddia eden bu zihniyet, erkeğin hanımı üzerindeki iktidarını tahakküm, kadının ise eşine itaatini esaret olarak algılayan anlayışın ürünüdür. Modern dünyanın tahakküm ve esaret diye yaftalamasına karşın kainatın göz bebeğinin şu buyruğu onların hidayetine vesile olur ümidini taşıyoruz: ‘Ey insanlar! Kadınların haklarına riayet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muamele ediniz! Onlar hakkında Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız, onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz!’ [Buharî]

Nikah akdini kolaylaştırma yerine zorluk çıkaran kimseler bu hususlardan dolayı huzuru ilahide hesap vereceklerinin farkındalar mı? Onlar ‘Evlilik aşkı öldürür’ diyerek topluma fuhşu zerkeden zihniyete bilerek ya da bilmeyerek yardım ettiklerinden dolayı hüküm giyecekler. Halbuki Allah Rasulü ‘En hayırlı nikah kolay ve külfetsiz olanıdır’ buyurarak başlık parası, yüz görümlülüğü, süt hakkı gibi tarafları külfet altına sokan bu adetlerde hayır olmadığını işaret ediyor. Öte yandan gelinliği beğenmeyip nikâhı bozan gelin de, karşı tarafın bütçesini dikkate almayarak ev ve eşyaları yeterince lüks olmadı diye düğünü tehir eden ebeveyn de aynı şekilde sorumludur. Unutulmamalıdır ki bir iki saat giyeceği gelinliğin 1500-2000 liralık olmasını isteyen, isteği yerine gelmeyince de nikahı bozmaya kalkışan bir gelin adayından Efendimizin (sav) müjdelediği saliha bir zevce olamaz. Din-i Mübin bu mukaddes değere o kadar ehemmiyet verir ki ona engel olacak her türlü dünyevi sebepleri reddeder. Bu hususta erkekler için numune- imtisal Allah Rasulü, bayanlar için ise ezvac-ı tahirattır. Dünyaya dair istekleri Rasulullah’ın rızası ile çeliştiğinde düşünmeden Allah ve Rasulü’nü tercih eden bu edep timsali hanımlar, kıyamete kadar gelecek olan kadınlar için saliha bir zevce olma yolunda örnek şahsiyetlerdir. O halde kâmil mümin olmanın kor ateşi elinde tutmaktan daha zor olduğu şu zamanda imanı muhafazanın en önemli yolu olan nikâh bu bilinç üzere akdedilmeli ve buna mani olacak dünyevi bütün sebepler imkân nispetince bir kenara itilmelidir. O zaman nikahtaki keramet zuhur edecek ve huzurlu bir yuvanın temelleri atılmış olacaktır.

[Mahmut Sami Gülcü, Hüküm Dergisi, Temmuz 2014]

IŞİD’in Nesebi

ısid2

Sahabenin hâl diliyle yüreklere ve şehirlere taşınan İslam, Irak’tan ajanslara düşen, kovalanan Süryaniler ya da silah korkusuyla ‘kelime-i şehadet’ getiren Hristiyan görüntüleriyle aynı kareye girmez. Ensar’dan Ebu Husayn, Hristiyan olan iki oğlunu Şam’dan zorla getirtmesini Allah Rasulü’nden talep edince ‘Dinde zorlama yoktur’ ayet-i kerimesi nazil olmuştu. Doğruluğu sapıklıktan ince ve mahrem çizgileriyle ayıran İslam’a kendi iradesiyle girmeyen hiçbir nasipsize baskı yapılamaz. Aksi bir durum İslam içindeki İbn Ubeyleri çoğaltacaktır ki bu, zahir küfürden daha yıkıcıdır. İlk ayetiyle muhataplarına okumayı emreden ve bu emirler de fetret dönemlerinde düşen İslam sancağının ulemanın elinde yükseleceğine işaret eden bir dinin müntesipleri eğer konuşmalarına ‘Peygamberini kılıçla gönderen Allah’a hamd olsun’ diye başlıyorsa bu, dinin dünyaya söyleyecek bir sözü olmadığını ilan etmektir. Bu cihetle Işid, İslami Harekete karşı büyük bir ihanet içerisindedir. Işid’in nesebi, selef-i salihine değil, Hz Ali ve Hz Muaviye arasındaki hakem hadisesi üzerine ayrılan, Müslüman öldürmeyi ibadet olarak gören Haricîliğe dayanır. Nihayetinde insan öldüğünden dolayı cihadı ‘li zatihi hasen’ bir ibadet olarak görmeyen bir din kendi meşrebinden olmayanların katline fetva veren bu çağdaş haricilik tarafından temsil edilirse rahmet merhamet zeminini kaybeder.

Rum, Bulgar ve Ermeniler’in Osmanlı Devleti’nin siyasal yapısını tehdit edecek bir sayıya ulaşması ve yıkıcı faaliyetler içerisine girmeleri üzerine Yavuz Sultan ya zorla İslam’a girmeleri ya da sınır dışı edilmeleri yönünde bir irade beyan etti. Fakat Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin ‘Hristiyan Yahudî teba üzerinde tek tasarruf hakkınız var, o da onlardan cizye almaktır. Sürgüne gönderme yetkiniz yoktur’ şeklindeki itirazı üzerine, Şeriat’ın iradesine teslim olarak kararını uygulamaktan vazgeçmiştir. İlim, amel ve dava şuurunu esas alan, hayatın içinde duran alimler bugün meydan yerine çıkıp neyin İslam olduğunu söylemeyecekse ne zaman konuşacaklar? Geçmişte yaşayan bâtıl mezheplere ait görüşleri ezberleyip, Ehl-i Sünnet’in onları nasıl sistem dışı bıraktığını iftiharla anlatmayı ilim adamlığı olarak görenler bilmelidirler ki, küresel güçlerin ürettiği çağdaş ideolojiler bugün ümmet için geçmiş zamanların müteveffa meşreblerinden çok daha yıkıcıdır. Kudemanın sorun çözme tarzını dikkate almadan yazıp çizenler, sahabenin ufkundan mahrum kaldıkları gibi, Ehl-i Sünnet’i de Şia Vahhabi ateşinin ortasında savunmasız bir halde bırakmaktadırlar.

[Halit İstanbullu, Hüküm Dergisi, Temmuz 2014]