Vahiy ve İçtihâd

Posted: 27 Mayıs 2012 in Tefsir

Sahabe zaman zaman kendi insanî ya da toplumsal tecrübesine, hayat kıstaslarına aykırı bulduğu, hatta yanlış gördüğü bir şeyi Allah Resulü’ne açarken kullandığı ifadelerle bize çok önemli bir ders veriyor. Bedir’i hatırlayın. Bedir’de henüz müşrikler mevzilenmeden önce Allah Resulü müminlere hitaben diyor ki: “Buraya mevzilenelim.’’ Savaş tecrübesi fazla olan bir sahabî de diyor ki: “Ya Resulellah bunu vahiyden mi söylüyorsun yoksa kendi re’yinden mi söylüyorsun?’’ Allah resulü ’’kendi re’yimden söylüyorum’’ deyince “öyleyse buraya değil, şuraya mevzilenelim’’ diyor. Biz hep bu misali şöyle düşünüyoruz “görüyorsun bak, sahabe Allah resulünden bile bir şey duyduğu zaman ona fikir tavsiye edebiliyor, Peygamber’le istişare edebiliyor, Peygamber de görüyorsunuz ümmetten bir ferdin görüşünü alıyor, yanlıştan rucu edebiliyor. Bu bir erdemdir ve bu İslam’da fikir ve ifade özgürlüğünün ne kadar önemli ve değerli olduğunu gösterir.’’ Bu hadiseden böyle bir çıkarım yapıyoruz ama şurayı es geçiyoruz; sahabe doğrudan kalkıp da “bu doğru değil ya Resulellah” demiyor. Kendi doğrusu var, o hayat tecrübesi, onun doğru olduğuna adı gibi emin. Ama dikkat edin, Allah Resulü’nün talimatı karşısında fikrinden emin olduğu halde yine de bir ihtiyat payı bırakıyor. Önce vahiy mi değil mi onu soruyor. Doğrudan kendi fikrini ortaya atmıyor. Burada edep ve üsluptan öte sahabenin taşıdığı imanî bir hassasiyet var. Diyor ki bu vahiy midir yoksa re’y midir? Allah Resulü vahiydir dese, o sahabînin yapacağı şey, peki o zaman, başüstüne demek olacak. Vahiy midir yoksa re’yin midir sorusundan anlıyoruz ki o sahabî “vahiydir” cevabını aldığında susacak. İşte bizim bugün yitirdiğimiz iman meziyetidir bu. Vahyin karşısındaki konumumuz, duruşumuz! İşte Ashab’ın vahiy karşısındaki pazarlıksız, rezervsiz duruşu da bu! Bir mukayese edelim. Şimdi ayet okunduğu zaman bizde ne var? Bir takım refleksler var, bu ayet ve benzer birçok ayet. Vakit kısıtlı olduğu için izaha girmem mümkün olmuyor. Bu bakımdan izahını yapamam da kafaları karıştırmış olurum diye korkuyorum. Ama şunun bir ilke olarak benimsenmesi gerekli; âyet-i kerime okunduğu zaman ya da sahih bir hadisi duyduğumuz zaman bizde de o sahabîdeki hassasiyetin olması lazım; bu vahiy midir, yoksa içtihat mıdır? İçtihat ise ve o konuda ihtisasımız varsa o zaman benim de bir görüşüm var, yok vahiy ise şu halde ben vahyi sorgulamam, kendi bildiğimi sorgularım diyebilme hassasiyeti.

İşte bu âyet-i kerime ve daha birçok âyet-i kerimede karşılaşabileceğimiz bir durumdur bu. Şu halde demek ki bu son anlattıklarımla ifade etmek istediğim şu; Kur’ân-ı Kerim′i doğru ve eksiksiz anlamanın birinci şartı Kur’ân-ı Kerim’in önüne pazarlıksız oturmak. Kur’ân-ı Kerim’le bir ansiklopedi için olduğu gibi bilgi alışı ve takibi suretinde bir ilişkimiz olamaz. Kur’ân-ı Kerim bizim için beynimizi, ruhumuzu, gönlümüzü yıkayan, arındıran, gerekirse yıkıp sıfırdan inşa eden bir kitaptır; dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim karşısında biz, yeniden inşa olmaya gelmiş bulunan, ondan önceki inşasını yok sayan, kendisini adeta her türlü şekle, kıvama sokulmaya hazır gören ve bu teslimiyet duygusuyla bir hamur gibi şartsız ve rezervsiz insanlar olmalıyız. Böyle yaptığımız takdirde Kur’ân-ı Kerim bizim için hidayet kaynağı olmuş olur. Okuduğumuz ayet modern değerlerle örtüşmediğinde hemen bir refleksle karşı koyarak “bu ayetin manası, muradı bu olamaz; mutlaka başka bir şey olmalı ama o anlam ne? Bunu mutlaka bulmam lazım” deyip de ayete hemen bir takım modern çözümler, teviller aramanın takıntı olduğunu ve yanlış olduğunu ifade etmek istiyorum.

[Talha Hakan Alp, Kuran-ı Kerim’i Nasıl Anlamalıyız?]

Müçtehid Yetiştirmek

Posted: 27 Mayıs 2012 in Fıkıh
Etiketler:,

Osmanlı’da Buharî okuma geleneği de vardır. Osmanlı’da 40 Hadis geleneği de vardır. Kesinlikle biz İmam-ı Azam’lar çıkarmalıyız; ancak İmam-ı Azam’lar çıkarma işi Buharî okumakla olacak bir iş değildir. Bu da eğitim işidir. Buharî, İmam-ı Azam’dan sonra yaşamıştır. Şimdi müçtehid yetiştirmenin eğitimsel alt yapısı, müfredatı, programı var. Bu sadece hadis ilimleriyle olacak iş değil. İçtihad melekesini ona kazandıracak fıkıh usulü ve sair ilimler de vardır. Bu bizim idealimiz ve buna biz hayal gözüyle de bakmıyoruz. Gerçekleşecek bir şeydir ve olacağına inanıyoruz. Bunun yapılması gerektiğini kabul ediyorum; ama ilmihalle Buharî arasında yine bir çatışma kurgulamayalım. Tıpkı Kuran’la İlmihal arasında kurulmaması gerektiği gibi. Bu çok yanlış bir şey ve böyle bir şey önceden yoktu, son dönemde çıkarıldı. Bizi İlmihalden soğuttu. Birileri ‘fıkıh – ilmihal okumak yerine hadis okuyun’ dedi. Hayır, bu yanlış. İlmihal – Fıkıh nasıl sana Kuran-ı anlatıyorsa aynı şekilde hadisleri de anlatıyor; ama onları kavramlaştırıyor, hayata uygulayacağın pratikler halinde anlatıyor. Fakihlerin yaptığı hâkimlerin yaptığından farklı değil. Ayetler var, hadisler var. Fıkıh – İlmihâl bilgisi bunlardan üretilmiştir; ancak bilgiyle, hikmetle, metot ve usulle yapılmıştır. Uzmanlık ister. Dolayısıyla eline meal alan herkes oradan ahkam çıkaramaz. Çıkarmaya çalışırsa arızalar yaşanır. Nitekim tarihte Haricîler tecrübesinde olduğu gibi bu kabil arızalar yaşanmıştır. Tekfircilik problemi böyle bir arızadır. Meal okuyup insanları tekfir etmek aslında bir tür ilaç zehirlenmesidir. İlim, tecrübe ve ihtisası bir kenara atıp kendi başına dağdan ot toplayıp tedavi olmaya kalkışmak gibi yanlış ve son derece tehlikeli bir iştir.

[Talha Hakan Alp, Kuran-ı Kerim’i Nasıl Anlamalıyız?, s. 94]

Meâl Mi İlmihâl Mi?

Posted: 26 Mayıs 2012 in Fıkıh

Hem ilmihâl hem de tefsir tavsiye ederim. Meal tavsiye etmem. Sabunî’nin Safvetü’t-Tefasir adlı tefsirini tavsiye ederim. Türkçesi de bulunur. İlmihâl olarak da aslında Ömer Nasuhî Bilmen’in ilmihâlini tavsiye ederim; ancak dili ağırdır, maalesef biz de tembeliz. Osmanlıcaya yabancıyız. Bu bakımdan Hamdi Döndüren’in ilmihalini tavsiye edebilirim. Hamdi Döndüren’in ayrıca Aile İlmihali, Ticaret İlmihali diye başka ilmihalleri de var, bunları da tavsiye ederim. Meseleleri sizin anlayacağınız dille ve geniş biçimde anlatıyor. Ayrıca özel olarak Müslümanın Ticaret Rehberi diye soru – cevap formatında hazırladığı bir kitap daha var. Orada daha çok günümüz ticarî hayatında gündeme gelen problemleri ele alıyor. Bu kitabı da tavsiye ederim. Ancak bütün bu okumalarınızı özellikle yetkin hocaların gözetiminde yapmanız, buna imkân yoksa hiç olmazsa okumalarınız sırasında karşılaştığınız problemleri onlara açmanızı, onlardan size rehberlik yapmalarını istemenizi tavsiye ederim.

[Talha Hakan Alp, Kuran-ı Kerim’i Nasıl Anlamalıyız?, s. 99]

Evliyâ ile Korkutmak

Posted: 16 Mayıs 2012 in Muhammed Zâhid

Toplumda, halk arasında “veli” ve bu kelimenin çoğulu olan “evliya” kelimesi, ne lügat manası, ne de Kur’an’da kullanıldığı anlam ile değil; daha çok bu kelimenin manasının tarihî süreç içerisinde kaydırılmasıyla oluşan şekliyle kullanılmaktadır. Geleneksel anlamda veli ve evliya; benliğini Allah’ta yok etmek suretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak harikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır.[1]

Dr. Mehmet Sürmeli Hoca’nın ‘Kuran’da Velayet Kavramı’ isimli eserini okumadan önce ‘velayet’e yüklediğimiz mananın çok kısır olduğunun farkında değildim; fakat – Allah kendisinden razı olsun – Mehmet Sürmeli Hoca vesilesiyle velayet kavramının ifade etmiş olduğu geniş anlamı az çok anlamış oldum. Velayet ve veli denildiğinde aklına yalnızca tasavvuf ve tasavvufî hususlar gelen kimsenin bahsettiğim eseri okumasında fayda var. Yine aynı eserde altını çizdiğim ve paylaşmak istediğim bazı hususlar şöyle;

‘Velayet konusunda zaman zaman ölçüler kaçırılmakta, velinin bir öğretmen olduğu unutulmaktadır. Tevhidi açıdan tehlikeye düşmemek için insanların beşeriyet ölçüsü içerisindeki konumları iyice kavranmalı ve kullara insanüstü vasıflar verilmemelidir. Bu açıdan kişilerin tasavvuf yoluna sülûk etmeden evvel İslami ilimlerde olgunlaşmaları gerekir. Bizim bu bilgilerimiz Kuran ve sünnette kayıtlıdır. Mürşidin aracılık vasfı geçicidir. Öteki sistemlerin özellikle Hıristiyanlığın aksine tasavvufta mürşidin aracılığı geçici bir süre içindir. Kısacası mürşid bir ışık yakar ve çekilir. Yolu yürüyecek olan müriddir.’[2]

Yukarıdaki bilgileri konuya giriş yapmak amacıyla aktardık. Başta da ifade edildiği üzere evliya ve veli gibi kelimelerin çağrıştırdığı manalar son derece kısıtlı ve kısırdır. Halk arasında oluşturulan ‘evliya’ imajının dilimizde de önemli bir yer edindiğini görüyoruz. İnsanımız yemin ederken bile zaman zaman ‘Ekmek Kuran Evliya çarpsın’ şeklinde ifadeler kullanmaktadır. Bu hususun ‘Evliya Kültü’ ile yakından ilgisi vardır. Psikolojik âmillerin işin içine girdiğini ve bu kültün oluşmasını tamamladığını söyleyebiliriz. Bu psikolojik amiller şunlardır: Veli, fevkalâde ruhanî kudretlerle mücehhez olduğu için, artık toplumda ona karşı korku ile karışık bir saygı duygusu hâkim olmaya başlar. Veliye karşı yapılacak herhangi bir saygısızlığın, çarpılma, anîden veya feci bir şekilde ölüme yakalanma vs. şeklinde cezalandırılacağına inanılır. Buna paralel olarak, velinin söz konusu ruhanî kudretinden, birtakım iyiliklerin cezbedilmesi ve kötülüklerin giderilmesi yolunda faydalanma arzusu doğar. Nihayet, dünyada bu tarzda menfaati sağlanacak olan velinin öbür dünya da Allah katında yardımcı olması için onu memnun etme çabası ortaya çıkar ve bunun sonunda bir tatmin duygusu müşahede edilir. Bütün bu sosyal ve psikolojik faktörler kültün teşekkülünü tamamlamış olur.[3]

Evliya ile korkutmanın en etkili yollarından birisi ve belki de en etkilisi senetsiz rivayet edilen akla ve nakle aykırı menkıbelerdir. Bu menkıbelerle insanlar ‘Evliya tokadı yemek’ ile korkutulmakta ve evliyanın şeriat dışı söz ve fiillerine bile ‘Vardır bir hikmeti’ şeklinde mantıkla yaklaşılması hedeflenmektedir. Bu ‘uydurma’ menkıbelerden bir tanesi şöyle;

‘Fıkıh konusunda büyük bir âlim olan İbrahim Halebî dini ilimlerde zirvedeymiş ama Hoca Efendi’nin bir eksiği varmış; o da tasavvufa hor bakar ve Muhyiddin-i Arabî’nin de aleyhinde konuşurmuş. Bu konuşmaları Kanuni’nin kulağına gidince ona haber göndermiş; ’Hoca efendi işine baksın, şeyh efendilere dil uzatmasın’ demiş. Halebî Efendi yine aleyhte konuşmaya devam etmiş. Bir gün medreseden çıkmış evine geliyormuş, kapıdan içeri girince yanındaki arkadaşına demiş ki: ‘Şimdi Muhyiddin karşıma çıksa onu şu eşiğe bastığım gibi ezerdim.’ Bunu derken de ayağını eşiğe birkaç sefer vurmuş. Üçüncü vuruşunda ayağına paslı bir çivi batmış. Yara ilerlemiş, kangren haline gelmiş ve ölümü de ondan olmuş.’[4]

Yukarıdaki ‘uydurma’ menkıbe ile verilmek istenen mesaj gayet açık; ‘İbn-î Arabî ya da evliya aleyhinde konuşursan başına musibet gelir.’ İşte bu türden menkıbelerle insanlar psikolojik baskı altına alınmak suretiyle velilerden sâdır olan şeriata aykırı sözlere bile müsamaha ile yaklaşılması gibi ulvî (!) bir amaç güdülüyor. Yukarıdaki menkıbenin kritiğini Dr. Seyfi Hoca kendi sitesinde yaptı. İsteyenler Seyfi Hoca’nın yazısını okuyabilir. Oldukça önemli olduğuna inandığım bu yazısında Dr. Seyfi Say Hoca naklettiğimiz makalenin uydurma olduğunu birçok yönden ispatlamıştır. Böylesine uydurma menkıbelerin sayısı hiç de az değil. Bir başka menkıbede ise şöyle bir olay anlatılıyor;

Mağripte, itibârlı bir âlim olan Ebü’l-Hasan; İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin İhyâ kitabını okuyunca “Sünnete muhâlif” diye beğenmemiş ve Müslümanların elindeki İhyâ kitaplarının toplanıp yakılmasını emretmiş. Cuma günü yakılmasını kararlaştırmışlar. Ebü’l-Hasan cuma gecesi rüyasında ders okuttuğu câmiye girmiş. Bakmış ki caminin köşesinde parlayan bir nûr; Resulallah Efendimiz (sav), Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (r.anhümâ) ile oturuyorlar. Bu arada İmam-ı Gazâlî de elinde İhyâu Ulûmi’d-Dîn, kitabı ile huzura gelerek: “Ey Allâh’ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır.” dedi ve İhyâ kitabını Resûlüllâh’a verip: “Yâ Resûlallâh, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete muhâlif bir şey varsa, ben Allâhü Teâlâ’ya tevbe ettim. Eğer dîne muvâfıksa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin.” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) İhyâ kitabını baştan sona göz gezdirdi ve; “Vallâhi bu çok güzel bir şeydir.” buyurduktan sonra Hz. Ebû Bekr’e (r.a.) verdi. O da baktıktan sonra “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bu kitap güzeldir.” buyurdu. Hz. Ömer’de (r.a.) verdiler. O da inceleyerek, aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Resûlüllâh (sav); “Ebü’l-Hasan’ın elbisesini soyun, iftira edenlere vurulduğu gibi had vurun.” buyurdu. Beşinci sopadan sonra Hz. Ebû Bekr şefaat ederek; “Ya Resûlallâh böyle yapması yine senin sünnetini tazim içindi, af buyur.” dedi. Ebü’l-Hasan da hatasını anlayıp tevbe edince; İmam-ı Gazali Hazretleri de affetti. Ebü’l-Hasan uyanınca gördüklerini halka anlatıp tevbe etti. Bir ay, rüyasında yediği sopaların vurulduğu yerler sızladı. Vefat edince sopaların izi sırtında görülüyordu. Bu rüyasından sonra daima İhya kitabını okur, ona hürmet ederdi.

İşte yukarıdaki menkıbede de ‘Evliya ile Korkutmak’ derken kastetmiş olduğumuz şeyin en güzel örneklerinden birisini, yani psikolojik baskıyı baskın bir şekilde görmekteyiz. Böylesine aslı astarı olmayan rivayetleri kürsüden anlatan Cübbeli Ahmet Hoca gibi vaizlerin de dikkat etmesi gerektiğini, böylesine menkıbelerin Efendimize (sav) iftira anlamına geleceğini bilmeleri gerekir. Sonuç olarak, İmam Gazali ile alakalı menkıbeyi okuyan kimsenin gözünde İhyâ’da mevzu hadis olduğunu tespit eden hadis imamları itibarsızlaştırılmakta, kaynağı ve aslı bilinmeyen menkıbeler üzerine bozuk bir din tasavvuru inşa edilmektedir.

Müslümanların ve bilhassa da ilim talebelerinin böylesine ‘uydurma’ menkıbelerle vakit kaybetmemeleri ve böyle şeylere asla prim vermemeleri gerekir. Dinimizi öğreneceğimiz kaynaklarımız bellidir. Menkıbeler hiçbir zaman ilmî değer ifade etmezler. Yaşanıp yaşanmadığı belli olmayan ve çoğu zaman da Şerî esaslarla taban tabana zıt olan menkıbeler üzerine inşa edilen din tasavvurları her zaman bir takım problemlere gebedir. Selef devrinde asla görmediğimiz ‘Evliya ile korkutmak’ gibi şeyler sonraki dönemlerde ortaya çıkan uydurmalardan başka bir şey değildir.

Bu sözlerimizden ‘Evliyaya karşı çıkalım, sözlerini dinlemeyelim, düşmanlık edelim’ gibi anlamlar asla çıkarılmamalıdır. Allah dostları ve veliler başımızın tacıdır. Onlara asla edepte kusur etmek gibi bir hataya düşmek istemeyiz ve böyle bir hatadan da Allah’a sığınırız; fakat Allah Resulü (sav) ve sahabenin hayatında olmayan bir takım hatalı düşünce ve uygulamalara da ‘Eyvallah’ dememizi kimse bizden beklemesin.

Sonuç olarak, Evliya dediğimiz muhterem zâtlar korkulacak ‘öcü’ kimseler olmak şöyle dursun, görüldüklerinde Allah hatıra gelen kimselerdir. Bu mübarek zâtlar hakkında yukarıdaki menkıbeler gibi nice menkıbeler uyduran kimseler başta mübarek zâtların haklarını ihlâl ediyorlar ve insanları bu muhterem zâtlar hakkında olumsuz düşüncelere sevk edebiliyorlar. Dolayısıyla Mümine düşen gördüğü hatayı en güzelde surette düzeltmesidir; velev ki hata eden evliyâ dahi olsa…

Tahir Hoca’nın Mirası

Posted: 14 Mayıs 2012 in Video
Etiketler:, ,

Şükrü Saraçoğlu ismini daha çok Fenerbahçe’nin ünlü stadından dolayı hatırlarız. Bir süre Fenerbahçe spor kulübünün başkanlığını yapan bu zatın ismi başkan Aziz Yıldırım tarafından stada verilmiş. Bunun haricinde -umumiyetle- hakkında pek bir şey bilmeyiz. Hâlbuki bu memlekette yirminci yüzyılın ilk yarısında başbakanlık yapmış ve değişik bakanlıklarda bulunmuş olan Mehmed Şükrü Saraçoğlu imanını kaybetmiş nesillerin ibretlik bir belgesidir. 1923′de milletvekili olan Saraçoğlu, CHP ideolojisine gönülden inanmış eski bir ittihatçı olarak çeşitli makamlara yükselmiş, 1950′de CHP’nin yenilgisinden sonra siyasi hayattan çekilmiştir. Kendisi –devrin pek çok CHP’li diğer simaları gibi- dine hayat hakkı tanımayan, baskıcı, dayatmacı laiklik anlayışını benimsemiştir. Öyle ki, merhum Eşref Edip Fergan’ın Kara Kitap adlı eserinde yazdığına göre; “Otuz sene daha işi böyle sürdürebilirsek, din meselesini tamamen bertaraf etmiş oluruz” demiştir.

Yine Fergan’ın belirttiğine göre, Millet meclisi kürsüsünden “Din zehirdir!” diyebilecek kadar cüret ve küstahlıkta bulunabilmiştir. Üstad Bediüzzaman da onun bu saçmalamasından bir vesileyle şöyle bahsetmektedir; “Dine ve terbiye-i Muhammediyeye zehir diyen Saraçoğlu’nu bırakıp, hakikat-ı Kur’aniyeyi güneş gibi gösteren ve nev’-i beşerin yaralarına tam tiryak olduğunu isbat eden Siracünnur ile münakaşa ederek, Nur’un o mecmuasının âhirine ilhak edilen bir risalede zayıf hadîslerin tevilleri var diye, o mecmuanın müsaderesine yardım etmek çıkmaz mı?” Şükrü Saraçoğlu’nun dili, İnsanlığın İftihar tablosuna söz söyleyebilecek kadar uzundu. Yine merhum Eşref Edip beyin nakline göre, Meclis kürsüsünden Celal Bayar’a şöyle hitap etmişti; “Şuna emin olunuz ki, memlekete kızıl tehlike bu sefer Muhammed’in bayrağı altında sokulacaktır.” Eşref Edip Bey onun din düşmanlığını şu ifadeleriyle resmeder; “CHP’nin ünlü başvekili, işte böyle din düşmanı bir zattı. CHP’nin din aleyhtarı bozuk zihniyet ideolojisini tastamam temsil ediyordu. Saraçoğlu’nun din aleyhtarlığı taassup içerisinde idi. O “Kendisinin din aleyhtarlığının taassup derecesinde olduğunu” söylemekle iftihar eden bir zattı.”

Yakın tarihimizin canlı şahitlerinden, şu anda 86 yaşında olan Hafız Enver Gâlip Ceylan Hocaefendi, bu zatın ölümüyle alakalı şu enteresan hatırayı bendenize anlatmıştır, ibret nazarlarınıza arz ediyorum; “Saraçoğlu diye bir herif vardı. Bu adam hastaymış. Nişantaşı’nda oturuyormuş. Bir gün biz Şişli Camiinde müezzin arkadaşlarla otururken bir kadın geldi. “Rica ediyorum, bir hafız efendi istiyorum. Çok ağır vaziyette bir hastamız var, başında Yasin okumasını istiyoruz” dedi. Bizim birader Mehmet Ali de o sırada beni ziyarete gelmişti. Kendisi hafızdır. Şu an Ankara’da oturuyor. Müezzin arkadaşlardan Tahsin Efendi ona; “Mehmed Ali sen git de, biz vazifeliyiz, buradan ayrılamayız” dedi. Kadına söyleyince o da “Buyursun” dedi. Mehmed Ali gitti. Çok kalmadı, geri döndü. Biz ne olduğunu sorduk. “Adam öldü” dedi ve şunları anlattı; “Ben ömrümde böyle bir şey görmedim. Adamın öyle korkunç, simsiyah, kömür gibi bir suratı var ki, bakılamıyor. Öyle bir ızdırap içinde, öyle bir bağırıyordu ki, heyecandan ben bir şey okuyamadım. Biz içeri girdikten beş dakika sonra öldü. Daha sonra aşağıya indim. Kapıcı “Hafız Efendi, yoksa öldü mü” diye sordu. “Evet” dedim. Bunun üzerine ellerini açarak “Hey ya Rabbi, bu apartman kurtuldu ya. İğneler vuruluyor, ilaçlar veriliyor, ama adam sabahlara kadar danalar gibi bağırıyor. Kimse uyku uyuyamaz oldu” dedi. “Kim bu adam?” diye sordum. “Aaa… Okumaya geliyorsun, kim olduğunu bilmiyor musun? Bu meşhur Şükrü Saraçoğlu” dedi. Mehmed Ali gelip bunu bize anlatınca, cami imamımız Cevdet Soydanses (Meşhur Hafız Sami Efendi’nin yeğeni) Hoca dedi ki; “Çocuklar, büyük bir ibret bu. Bakın, tabiri caizse, Allahu Teâlâ kendisine isyan eden Firavun’un, Nemrud’un ve sairenin cezasını ahirete bırakır. Ama Peygambere (sav) dil uzatanı dünyada rezil etmeden, dünyada azabını göstermeden, ibret için öldürmez. Tabirimi hoş görün -Hâşâ- Allahu Teâlâ Peygamberine karşı çok kıskançtır. Rasulullah’a (sav) dokunanı hiç affetmez. Evvela azabı burada başlar. Rasulullah’a dil uzatan böyle inlemeden ölmez. Bunlar tecrübelerle sabittir” dedi, gözleri yaşardı.”

[Salih Okur]

Ayasofya [Cami Olarak] Açılsın!

Posted: 14 Mayıs 2012 in Duyuru

Sünnet’in anlamı, kaynakları, sahabenin adâleti, bunda “oniki masum imam inancının rolü”, bize ulaşan rivâyetleri tenkit yöntemi gibi önemli konularda Şia ve Ehli Sünnet arasında çok köklü ihtilaflar vardır. Eğer bu farklar ıskalanırsa, iki ekol arasındaki ihtilafların hakiki anlamda idrak edilmesi de, sağlanmak istenen yakınlaşmanın muhtevası da sağlıklı bir mecraya oturtulamaz. İki ekol arasındaki Sünnet tanımını yapmak ve böylece hangi fırkanın İslâm’ın ikinci teşri’ kaynağından ne anladığını ortaya koymak bile, aradaki ihtilafların kökeninin derinliğini ortaya koymak açısından bir fikir verecektir. Özetle, Ehli Sünnet’e göre Sünnet’in tanımı; Hz. Peygamber (sas)’den sâdır olmuş sözler, fiiller, takrirler ile O’nun ahlâkî ve beşerî vasıflarını ihtiva eden rivâyetlerdir. Şia’ya göre ise Sünnet; Masumlardan sâdır olmuş sözler, fiiller, takrirler ile Onların ahlâkî ve beşerî vasıflarını ihtiva eden rivâyetlerdir.

Masumlardan kasıt ise; “Ondört Ma’sûm-i Pâk” diye bilinen Hz. Muhammed (sas), kızı Hz. Fâtıma, onun eşi Hz. Ali ve bunların soyundan gelen 11 İmâm’ın toplamıdır. İki ekol arasında hadis olarak tek ortak merci Hz. Peygamber’dir. Şia hadis külliyatında ise Hz. Peygamber’den nakledilen rivayetlerin çok küçük bir yekûn tuttuğunu göz önüne alırsak hadislerde ortak noktayı teşkil eden kısmın çok küçük bir alan olduğu gerçeği karşımıza çıkar. Hz. Peygamber’den rivayet edilen hadislerde bile ittifak sağlamak sanıldığı gibi kolay değildir.

Şia hadis külliyatının toplamında Hz. Peygamber (sas)’den nakledilen rivayetlerin çok küçük bir yekûn tuttuğunu geçen yazımızda söylemiştik. Şiî hadis kaynaklarını inceleyen birisi nakledilen hadislerin Oniki İmam’dan ve özellikle de İmam Câfer Sâdık ile İmam Bâkır’dan nakledilen rivâyetlerden müteşekkil olduğunu görecektir. Burada dikkatleri çekmemiz gereken husus, imamların ve özellikle de bu iki imamın rivâyet zinciriyle birer râvi olarak Hz. Peygamber’den naklettikleri hadislerden bahsetmiyoruz. Aksine, Hz. Peygamber’den nakledilenlerde olduğu gibi dinî bağlayıcılığı olan İmamlar’dan sâdır olmuş söz, fiil, takrirat ile onların ahlâkî ve beşerî vasıflarını ihtiva eden rivâyetlerden bahsediyoruz. Râvi zincirinin Oniki İmam’dan herhangi birisinde son bulduğu rivâyetler bunlar.

Ehl-i Sünnet’in Oniki İmam’ı teşri kaynağı olarak kabul etmediğini ve tabii olarak Şia hadis külliyatının ana yapısını oluşturan bu rivâyetleri dinî metinler olarak görmesinin mümkün olmadığını bildiğimizde bu zeminde bir takribin de mümkün olmadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. İki ekol arasında ortak dinî merci olan Hz. Peygamber’den (sas) rivâyet edilen hadislerde bile ittifak etmek kolay değildir, çünkü Şiî hadis usûlü Ehli Sünnet râvileri mü’min görmediğinden rivâyetlerini de kabul etmemektedir. Râvinin adil olabilmesi için “mü’min” olması gerekir. Ehli Sünnet râviler Oniki İmam’ın masumiyet ve velâyetini kabul etmediklerinden en insaflı Şiâ kesimlere göre bile mü’min değil Müslüman kategorisine girerler.

Hz. Peygamber’den onlara ulaştığını iddia ettikleri hadisler yine onlara has râvi zincirleriyle kabul edilmektedir. Bu râvilerin kahir ekseriyetinin ise Ehli Sünnet cerh ve ta’dil kurallarına göre cerh edildiğini, yani güvenilir kabul edilmediğinden reddedildiğini ortaya koyduğumuzda bu takribin nasıl mümkün olduğunu bize kim nasıl izah edecek? Yeni bir cerh ve ta’dil literatürü oluşturulamayacağına, iki ekolün de kendi usûlünden vazgeçmeyeceğine göre iki ekol arasında hadisde ortak dinî merciî oluşturan Hz. Peygamber’den (sas) gelen rivâyetler hangi sened ve metin kritiğine tabi tutulacak? Usûlün belirlediği tashih ve tad’if (red ve kabul) kriterlerinde bir yakınlaşma sağlanmazsa makbul ve merdud diye tasnif edilecek hadisler kimin kriterlerine göre tesbit edilecek?

Burada başka büyük bir mesele daha karşımıza çıkıyor. Hadislerin sened ve metin kritiği konusunda Şiî ekol iki önemli fırkaya ayrılıyor; el-Ahbâriyyûn ve el-Usûliyyûn (Haberciler ve Usûlcüler) diye. el-Ahbâriyyûn fırkasının hadis tenkidine inanmadığını, hadis metodolojisinin Ehli Sünnet’in bir hurafesi olduğunu, amacın Oniki İmam’dan gelen rivâyetleri bu yöntemle reddetmek olduğu iddiasını de eklersek, hadislerde takrib daveti otomatikman bu fırkayı kapsamamaktadır. El-Ahbâriyyûn, İsnâ Aşeriyye fırkası içerisinde kuşkusuz güçlü bir damarı temsil etmektedir.

Hadis sened ve metin kritiğini geliştiren Usûlcüler ise bu yöntemi Ehli Sünnet’e nazaran çok geç geliştirmişlerdir. Bu alanda yazılan Şiî usûlü hadis kitapları Ehli Sünnet’in usûl kitaplarından 6 asır sonra telif edilmiştir. Bu da ayrıca ele alınması gereken önemli bir konudur. Bu gecikmeye rağmen ortaya koydukları hadis tenkid yöntemi maalesef ciddi anlamda tatbik edilmemiştir. Şia hadis literatüründe hadislerin Ehli Sünnet’de olduğu gibi; sahih, hasen, zayıf ve uydurma diye tasnif edilmemesi de kayda geçilmelidir. Bu meyanda yapılan çağdaş bir girişim ise çok ciddi itirazlarla karşılaşmıştır.

[Yard. Doç. Dr. Serdar Demirel]

Masturbation is an extremely unhealthy practice, considered unlawful and sinful in our tradition, which has many personal and societal ill-effects known and recognized by Muslims and many non-Muslims alike. It affects a person in the long-run, ruining one’s marriage, impairing one’s physical health, reducing one’s ability to be proactive in the daily chores, and harming one’s religious and spiritual growth by distancing one from one’s Lord. Once an addiction is formed to masturbate, the habit continues even after marriage, and in some cases, till one’s old age. Masturbation can also lead to psychological impotence. Becoming accustomed to a specific form of sexual gratification, a man will prefer watching porn and satisfying himself instead of having sexual relations with his wife. Hence, this practice must be shunned immediately.

As for practical ways of getting rid of this habit, I suggest the following:

1) Take all necessary means to control your sexual desire (shahwa), and avoid anything and everything that may lead you to masturbate. As such:

a) Guard your gaze against casting it lustfully at women. Avoid going unnecessarily to areas where there is fitna and a greater likelihood of you seeing women dressed immodestly such as shopping malls and town-centers (especially on weekend nights). Try your best in finding alternatives for places of Fitna. For example, use your car to commute rather than a public mode of transport like the underground tube. When travelling abroad, do not wonder around the shops and coffee places at the airport; rather, go and sit in a quiet place and read a book. In the plane, try reading a book or going to sleep instead of looking around and chatting with female air stewardesses. If your work or studies involve being around a lot of women, consider alternatives. See if you can find a job where there is relatively less fitna, and if that is not possible, avoid spending unnecessary time there especially around immodestly dressed females. Make sure to turn your gaze as soon as you see anything inciting such as a billboard advertisement which has immodest images. Completely avoid places where there is casual free mixing of the opposite genders.

b) Do not watch TV even for news or sports. Avoid surfing the internet unnecessarily, especially when you are alone. When there is a need, try using the internet in a public place or when your family members are around you. In particular, avoid YouTube and other similar sites where there is a greater risk of seeing something Haram.

2) Always be around family members and other people; try not being alone unless when necessary. Do not sleep alone in your room, and do not have TV or internet to yourself.

3) Avoid bad company, and endeavor to stay in the company of the pious and righteous, in the Mosque, and with learned Ulama as much as possible.

4) Try and fast as much as possible, and generally eat less especially foods that may stir your sexual desire such as meat and dairy products.

5) Continually ask Allah, especially after the Fard prayers, to free you from this habit.

6) Involve yourself with acts of worship as much as possible, like reciting the Qur’an, Dhikr and Salawat.

7) Consider marriage. The jurists (fuqaha) state that if one is overwhelmed with sexual desire to the extent that they fear committing a sin, marriage becomes obligatory. Speak to your parents and start looking for a suitable spouse with whom you can fulfill your desires in a Halal way.

8) Finally, there is nothing more effective in helping you avoid this sinful habit than exercising your will-power (himma) and fighting against your lower, desiring self (nafs) and your sexual appetite. It may be a good idea to impose a monetary or another form of penalty on yourself every time the sin is committed. Continue the struggle wholeheartedly and you will see the benefits, InshaAllah. For more on this, read the books of Imam al-Ghazali (Allah have mercy on him) in particular his Ihya Ulum al-Din.

[Mufti Muhammed b. Adam al-Kawthari]