
Toplumda, halk arasında “veli” ve bu kelimenin çoğulu olan “evliya” kelimesi, ne lügat manası, ne de Kur’an’da kullanıldığı anlam ile değil; daha çok bu kelimenin manasının tarihî süreç içerisinde kaydırılmasıyla oluşan şekliyle kullanılmaktadır. Geleneksel anlamda veli ve evliya; benliğini Allah’ta yok etmek suretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak harikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır.[1]
Dr. Mehmet Sürmeli Hoca’nın ‘Kuran’da Velayet Kavramı’ isimli eserini okumadan önce ‘velayet’e yüklediğimiz mananın çok kısır olduğunun farkında değildim; fakat – Allah kendisinden razı olsun – Mehmet Sürmeli Hoca vesilesiyle velayet kavramının ifade etmiş olduğu geniş anlamı az çok anlamış oldum. Velayet ve veli denildiğinde aklına yalnızca tasavvuf ve tasavvufî hususlar gelen kimsenin bahsettiğim eseri okumasında fayda var. Yine aynı eserde altını çizdiğim ve paylaşmak istediğim bazı hususlar şöyle;
‘Velayet konusunda zaman zaman ölçüler kaçırılmakta, velinin bir öğretmen olduğu unutulmaktadır. Tevhidi açıdan tehlikeye düşmemek için insanların beşeriyet ölçüsü içerisindeki konumları iyice kavranmalı ve kullara insanüstü vasıflar verilmemelidir. Bu açıdan kişilerin tasavvuf yoluna sülûk etmeden evvel İslami ilimlerde olgunlaşmaları gerekir. Bizim bu bilgilerimiz Kuran ve sünnette kayıtlıdır. Mürşidin aracılık vasfı geçicidir. Öteki sistemlerin özellikle Hıristiyanlığın aksine tasavvufta mürşidin aracılığı geçici bir süre içindir. Kısacası mürşid bir ışık yakar ve çekilir. Yolu yürüyecek olan müriddir.’[2]
Yukarıdaki bilgileri konuya giriş yapmak amacıyla aktardık. Başta da ifade edildiği üzere evliya ve veli gibi kelimelerin çağrıştırdığı manalar son derece kısıtlı ve kısırdır. Halk arasında oluşturulan ‘evliya’ imajının dilimizde de önemli bir yer edindiğini görüyoruz. İnsanımız yemin ederken bile zaman zaman ‘Ekmek Kuran Evliya çarpsın’ şeklinde ifadeler kullanmaktadır. Bu hususun ‘Evliya Kültü’ ile yakından ilgisi vardır. Psikolojik âmillerin işin içine girdiğini ve bu kültün oluşmasını tamamladığını söyleyebiliriz. Bu psikolojik amiller şunlardır: Veli, fevkalâde ruhanî kudretlerle mücehhez olduğu için, artık toplumda ona karşı korku ile karışık bir saygı duygusu hâkim olmaya başlar. Veliye karşı yapılacak herhangi bir saygısızlığın, çarpılma, anîden veya feci bir şekilde ölüme yakalanma vs. şeklinde cezalandırılacağına inanılır. Buna paralel olarak, velinin söz konusu ruhanî kudretinden, birtakım iyiliklerin cezbedilmesi ve kötülüklerin giderilmesi yolunda faydalanma arzusu doğar. Nihayet, dünyada bu tarzda menfaati sağlanacak olan velinin öbür dünya da Allah katında yardımcı olması için onu memnun etme çabası ortaya çıkar ve bunun sonunda bir tatmin duygusu müşahede edilir. Bütün bu sosyal ve psikolojik faktörler kültün teşekkülünü tamamlamış olur.[3]
Evliya ile korkutmanın en etkili yollarından birisi ve belki de en etkilisi senetsiz rivayet edilen akla ve nakle aykırı menkıbelerdir. Bu menkıbelerle insanlar ‘Evliya tokadı yemek’ ile korkutulmakta ve evliyanın şeriat dışı söz ve fiillerine bile ‘Vardır bir hikmeti’ şeklinde mantıkla yaklaşılması hedeflenmektedir. Bu ‘uydurma’ menkıbelerden bir tanesi şöyle;
‘Fıkıh konusunda büyük bir âlim olan İbrahim Halebî dini ilimlerde zirvedeymiş ama Hoca Efendi’nin bir eksiği varmış; o da tasavvufa hor bakar ve Muhyiddin-i Arabî’nin de aleyhinde konuşurmuş. Bu konuşmaları Kanuni’nin kulağına gidince ona haber göndermiş; ’Hoca efendi işine baksın, şeyh efendilere dil uzatmasın’ demiş. Halebî Efendi yine aleyhte konuşmaya devam etmiş. Bir gün medreseden çıkmış evine geliyormuş, kapıdan içeri girince yanındaki arkadaşına demiş ki: ‘Şimdi Muhyiddin karşıma çıksa onu şu eşiğe bastığım gibi ezerdim.’ Bunu derken de ayağını eşiğe birkaç sefer vurmuş. Üçüncü vuruşunda ayağına paslı bir çivi batmış. Yara ilerlemiş, kangren haline gelmiş ve ölümü de ondan olmuş.’[4]
Yukarıdaki ‘uydurma’ menkıbe ile verilmek istenen mesaj gayet açık; ‘İbn-î Arabî ya da evliya aleyhinde konuşursan başına musibet gelir.’ İşte bu türden menkıbelerle insanlar psikolojik baskı altına alınmak suretiyle velilerden sâdır olan şeriata aykırı sözlere bile müsamaha ile yaklaşılması gibi ulvî (!) bir amaç güdülüyor. Yukarıdaki menkıbenin kritiğini Dr. Seyfi Hoca kendi sitesinde yaptı. İsteyenler Seyfi Hoca’nın yazısını okuyabilir. Oldukça önemli olduğuna inandığım bu yazısında Dr. Seyfi Say Hoca naklettiğimiz makalenin uydurma olduğunu birçok yönden ispatlamıştır. Böylesine uydurma menkıbelerin sayısı hiç de az değil. Bir başka menkıbede ise şöyle bir olay anlatılıyor;
Mağripte, itibârlı bir âlim olan Ebü’l-Hasan; İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin İhyâ kitabını okuyunca “Sünnete muhâlif” diye beğenmemiş ve Müslümanların elindeki İhyâ kitaplarının toplanıp yakılmasını emretmiş. Cuma günü yakılmasını kararlaştırmışlar. Ebü’l-Hasan cuma gecesi rüyasında ders okuttuğu câmiye girmiş. Bakmış ki caminin köşesinde parlayan bir nûr; Resulallah Efendimiz (sav), Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (r.anhümâ) ile oturuyorlar. Bu arada İmam-ı Gazâlî de elinde İhyâu Ulûmi’d-Dîn, kitabı ile huzura gelerek: “Ey Allâh’ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır.” dedi ve İhyâ kitabını Resûlüllâh’a verip: “Yâ Resûlallâh, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete muhâlif bir şey varsa, ben Allâhü Teâlâ’ya tevbe ettim. Eğer dîne muvâfıksa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin.” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) İhyâ kitabını baştan sona göz gezdirdi ve; “Vallâhi bu çok güzel bir şeydir.” buyurduktan sonra Hz. Ebû Bekr’e (r.a.) verdi. O da baktıktan sonra “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bu kitap güzeldir.” buyurdu. Hz. Ömer’de (r.a.) verdiler. O da inceleyerek, aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Resûlüllâh (sav); “Ebü’l-Hasan’ın elbisesini soyun, iftira edenlere vurulduğu gibi had vurun.” buyurdu. Beşinci sopadan sonra Hz. Ebû Bekr şefaat ederek; “Ya Resûlallâh böyle yapması yine senin sünnetini tazim içindi, af buyur.” dedi. Ebü’l-Hasan da hatasını anlayıp tevbe edince; İmam-ı Gazali Hazretleri de affetti. Ebü’l-Hasan uyanınca gördüklerini halka anlatıp tevbe etti. Bir ay, rüyasında yediği sopaların vurulduğu yerler sızladı. Vefat edince sopaların izi sırtında görülüyordu. Bu rüyasından sonra daima İhya kitabını okur, ona hürmet ederdi.
İşte yukarıdaki menkıbede de ‘Evliya ile Korkutmak’ derken kastetmiş olduğumuz şeyin en güzel örneklerinden birisini, yani psikolojik baskıyı baskın bir şekilde görmekteyiz. Böylesine aslı astarı olmayan rivayetleri kürsüden anlatan Cübbeli Ahmet Hoca gibi vaizlerin de dikkat etmesi gerektiğini, böylesine menkıbelerin Efendimize (sav) iftira anlamına geleceğini bilmeleri gerekir. Sonuç olarak, İmam Gazali ile alakalı menkıbeyi okuyan kimsenin gözünde İhyâ’da mevzu hadis olduğunu tespit eden hadis imamları itibarsızlaştırılmakta, kaynağı ve aslı bilinmeyen menkıbeler üzerine bozuk bir din tasavvuru inşa edilmektedir.
Müslümanların ve bilhassa da ilim talebelerinin böylesine ‘uydurma’ menkıbelerle vakit kaybetmemeleri ve böyle şeylere asla prim vermemeleri gerekir. Dinimizi öğreneceğimiz kaynaklarımız bellidir. Menkıbeler hiçbir zaman ilmî değer ifade etmezler. Yaşanıp yaşanmadığı belli olmayan ve çoğu zaman da Şerî esaslarla taban tabana zıt olan menkıbeler üzerine inşa edilen din tasavvurları her zaman bir takım problemlere gebedir. Selef devrinde asla görmediğimiz ‘Evliya ile korkutmak’ gibi şeyler sonraki dönemlerde ortaya çıkan uydurmalardan başka bir şey değildir.
Bu sözlerimizden ‘Evliyaya karşı çıkalım, sözlerini dinlemeyelim, düşmanlık edelim’ gibi anlamlar asla çıkarılmamalıdır. Allah dostları ve veliler başımızın tacıdır. Onlara asla edepte kusur etmek gibi bir hataya düşmek istemeyiz ve böyle bir hatadan da Allah’a sığınırız; fakat Allah Resulü (sav) ve sahabenin hayatında olmayan bir takım hatalı düşünce ve uygulamalara da ‘Eyvallah’ dememizi kimse bizden beklemesin.
Sonuç olarak, Evliya dediğimiz muhterem zâtlar korkulacak ‘öcü’ kimseler olmak şöyle dursun, görüldüklerinde Allah hatıra gelen kimselerdir. Bu mübarek zâtlar hakkında yukarıdaki menkıbeler gibi nice menkıbeler uyduran kimseler başta mübarek zâtların haklarını ihlâl ediyorlar ve insanları bu muhterem zâtlar hakkında olumsuz düşüncelere sevk edebiliyorlar. Dolayısıyla Mümine düşen gördüğü hatayı en güzelde surette düzeltmesidir; velev ki hata eden evliyâ dahi olsa…
39.917378
32.862441